Posts Tagged ‘makale’

O Mahyaların Altında Namaz Olur mu?

// Ekim 8th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

[08/10/09 - Taraf Gazetesi - Yıldıray Oğur]

6 Ekim İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu nedeniyle Eminönü’ndeki Yeni Cami’ye “Milli birlik esastır”, Sultanahmet’e “Ordumuza şükran borçluyuz”, Süleymaniye’ye “Ne mutlu Türküm diyene”, Üsküdar Yeni Cami’ye “Kurtuluşun kutlu olsun”, Eyüp Sultan’a “Önce vatan” mahyaları asılmış.

Ey Müslümanlar!

Yarın cuma. Camiye gideceksiniz.

Restore edilmesine rağmen Süleymaniye’nin bahçesini dolduracaksınız.

Düşünün ki namaz kıldığınız o caminin tepesinde şöyle bir mahya asılmış “Günde bir kadeh şarap kalbe iyi gelir.”

Öfkelenirdiniz değil mi? Kur’an’da açıkça haram edilmiş bir şeyin cami tepesinde ne işi olabilirdi. O yazı caminin tepesinde asılı durdukça o camide namaz kılınabilir miydi?

Peki, içkiyi haram eden Kur’an bakın milliyetçilik için ne diyor:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli ve en üstün olanınız, takva bakımından en üstün olanınızdır.” (Hucurat 49/13)

Kur’an “Türk olmuşsun, Arap olmuşsun, Kürt olmuşsun fark etmez. Bununla övünmeyi, bununla üstünlük taslamayı tıpkı içki içmeyi yasakladığım gibi sana yasaklıyorum” diyor.

Peki, şimdi söyleyin Kur’an açıkça “Ne mutlu takva sahibiyim diyebilene” derken 41 milleti adaletle yönetmesiyle meşhur Kanuni’nin yaptırdığı Süleymaniye Camii’nin minarelerine asılmış “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün Kur’an açısından “Günde bir bardak şarap kalbe iyi gelir”den ne farkı var? Kapısında kimseye ırkı, kimlik kartı pasaportu sorulmayan o mabede sizce o mahya yakışıyor mu? Suudiler Kâbe’nin minarelerine “Ne mutlu Arabım diyebilene” yazısı assaydı hoşunuza gider miydi? Peki, bu hoşnutsuzluğunuzu yarın o camide size nasihatler verecek imama da bildirmeyecek misiniz?

Ey Cuma Namazı’nı Sultanahmet Camii’nde kılacak Müslümanlar!

Siz caminizin tepesine “Ordumuza şükran borçluyuz” mahyası astıranlara sormayacak mısınız?

Cuma’ya gidiyor diye subayları atan orduya mı şükran borçlusunuz? Kutlu Doğum Haftası fazla şatafatlı kutlandı diye geceyarısı e-muhtıra veren orduya mı şükran borçlusunuz? Cuma’ya giden memurları fişleyen, oruç tutan Genelkurmay Başkanı’nı evinden sefertası taşımak zorunda bırakan orduya mı şükran borçlusunuz? Hakkâri Çukurca’da altı askeri şehit eden asker mayınları ile ilgili hâlâ açıklama yapmayan orduya mı şükran borçlusunuz? Yoksa üç karakolun arasında küçük Ceylan’ı havan topuyla vurup, sonra da “kim yaptı bilmiyoruz” diye açıklama yapmakla yetinen orduya mı şükran borçlusunuz? Belki de şükranlarınızı bildirmek için başörtülü eşinizle karargâha gittiğinizde sizi içeri bile almayacak orduya şükran borçlusunuzdur?

O caminin imamına “Biz gerçek Müslüman olsaydık bugün bu caminin minaresine “Orduya şükran borçluyuz” değil, “Küçük Ceylan’ı kimler vurdu” yazan bir mahya asılmalıydı diye çıkışmayacak mısınız?

Ya sevabı çok olsun diye İstanbul’un manevi direklerinden Eyüp Sultan’ın Camii’ne gidecek Müslümanlar!

Peygamberi evinde misafir etmiş, şimdi de İstanbullulara misafirliğe gelmiş Ebu Eyüb El Ensari’nin türbesinin başına “Önce vatan” mahyasını asmışlar.

80 yaşında “Önce vatan, önce Arabistan” demeyip, evinden kilometrelerce uzağa İstanbul’a gelmişti Eyüp El Ensari. Ve vasiyetinde de “Önce vatan” demeyip şehit düştüğü İstanbul’a gömülmek istemişti. Ve şimdi biz 1300 yıldır bize “Önce vatan değil” diyen Eyüp Sultan’ın mezarının başına, inandığı şey için Eyüp’ten Fatih’e bile gitmeyecek üç beş tane uyuşuk memura uyup “Önce vatan” yazısını astık. Bir nevi büyük sahabeye “Senin vatanın yok mu, ne işin var burada ey Arab” demiş olduk.

Açılıma kızan milliyetçi memurların İstanbul’un en kutsal mekânlarından birine siyaset sokmasına izin verdik. Yarın Eyüp’te namazını kılacak Müslümanlar Eyüp El Ensari’nin ruhunu inciten o mahyaya bir şey demeyecek misiniz?

Peki, siz namaz için Eminönü’ndeki Yeni Cami’yi seçen Müslümanlar!

Cami imamınıza siz de sorun: Kur’an’ın ve İslâm’ın neresinde var “Milli birlik esastır” ilkesi? Hangi milli birlik? Ne alakası var camiyle bunun? Hadi ona İslâm’da derme çatma bir yer bulursa şunları da sorun: Peki muhterem hocam. O halde camiye “Daha çok demokrasi”, “Sivil anayasa istiyoruz”, “Darbeciler yargılansın” mahyaları asmaya ne dersiniz? Bunlar siyasi de “Milli birlik esastır” değil mi? Hani laik devlettik? Devletin, resmî ideolojinin ne işi var camilerde? Erbakan, camileri arka bahçesi olarak kullanıyor diye kızıyordunuz, peki aynı şeyi niçin şimdi devlet yapıyor? Bu laikliğe aykırı değil mi?

Yarın binlerce kişinin namaz kılacağı bu camilerde ayağa kalkıp “Bu mahyanın caminin tepesinden ne işi var” diye hesap soracak cesur bir Müslüman aranıyor.

Aliya İzzetbegoviç düşüncesine yolculuk

// Ekim 13th, 2008 // No Comments » // İktibas

Aliya İzzetbegoviç’in kitaplarının en önemli özelliği, netlik ve somutluğudur.
Beşer Doğasının Düalizmi

Abdülvehhab el-Messiri*

Bosna’nın eski Cumhurbaşkanı, siyasi, manevi ve fikri lideri Aliya İzzetbegoviç, insan olgusunun bileşenlerini yorumlamada çok önemli görüşlere sahip bir düşünürdür. İnsan ve doğanın ikili yapısıyla tamamıyla irtibatlı olan bu terkip, onun felsefi sisteminin ana dayanağı ve kalkış noktasıdır. Ancak onun farklı alanlardaki düşünce ve aydınlanmasını ele almadan, fikir dünyasını keşfe çıkmadan önce onun sadece bir müçtehit/düşünür değil aynı zamanda mücahit olduğu gerçeğinin de altını çizmek gerekir. O düşünür ve devlet adamıdır. Batı medeniyetini; onun biliminin ve egemen paradigmasının içinde barındırdığı materyalist, nihilist epistemolojik modeli analiz eder. Ardından ona karşı çıkar ve halkını yok etmeye çalışan Batı medeniyetiyle mücadele eder. Fakat o, aynı zamanda insanı savunan Batılı düşünürlerden de yararlanmasını bilir. Allah (c.c.)’ın ona ve halkına kurtuluş nasip etmesini sağlayan şey, onun Allah’a ve insanlığın düalist karakterine imanından kaynaklanan insana olan inancıdır. Hem mücahit hem müçtehit/düşünür, hem rahip hem kahraman şeklinde ikili bir rolü yerine getirmesini sağlayan şey budur.

Aliya İzzetbegoviç’in kitaplarının en önemli özelliği, netlik ve somutluğudur. (Üstad Muhammet Ades, onun en önemli kitabı olan Doğu ve Batı arasında İslam’ını çok güzel ve fasih bir dille Arapçaya tercüme etmiştir. Bu tercüme, aynı zamanda titizlikle estetiği bir araya getirebilen felsefi bir çalışmadır.)

Aliya İzzetbegoviç, insan meselesinin dünyadaki bütün düşüncelerin köşe taşı olduğunu belirtir. “İnsan nasıl yaşamalı” konusu etrafından yapılan bütün tartışmalar, bizi geriye, insanın aslı meselesine götürür. Bir başka ifadeyle soyut ve kuru bir şekilde epistemolojik sorgulama yaparak meseleyi zorunlu varoluşsal bir probleme dönüştürmek yerine sıradan insanın anlayabileceği şekilde konuyu anlatır. Köken meselesini el alırken bunu eşsiz bir şekilde yapar. Darwin’in evrim teorisinde temsil olunan materyalist doğa görüşünü tartışmak ve bu teoriyi biyoloji ve doğa bilimleriyle çürütmek yerine, tamamen farklı bir stratejiye yönelir ve insandaki insani boyutunu yorumlamada Darwin’in nazariyesinin de içinde bulunduğu materyalist ideolojilerin acziyeti üzerinde durur.

Begoviç, hayvanları kendilerinde herhangi bir gizem bulunmayan, bir özne tarafından yapması gereken işlemlere programlanmış ve bu programın dışına kesinlikle çıkmayan tamamen doğal varlıklar olarak tanımlar. Tabiat âlemi mütecanis/homojendir, nicelik ve tekrardan oluşur, mekaniktir. Çünkü hayvan, bu programı aşma gücüne sahip değildir, maddi modelin dışında bir davranış sergileyemezler.

Sonra Aliya İzzetbegoviç, Materyalizm ve Darwinizm’in insan hakkındaki teorisini ele alır ve köken sorunun ortaya koyar. Materyalist ve Darwinci nazariyeye göre bütün yaratıklar yaşamın başlangıcı sorunuyla (bir başka deyişle doğal ve kimyasal [maddi] bir süreç sonunda ortaya çıkan amiplerle) ilgilidir. Gerçekte insan, -bu perspektiften- maddeden amip düzeyine doğru evrim göstermiş bir canlıdan başka bir şey değildir. Amipler de gelişerek yüksek özelliklere sahip maymunlara dönüşmüştür. Buradan da deha ve zekaya sahip fikri ve cismani olgunluğa erişmiş insan türemiştir. İnsan, bu düşünceye göre hayvani ve dışsal özelliklere sahip olması hasebiyle özünde pragmatist ve işlevseldir. Çünkü o sınırlı olan madde ve doğa çerçevesinde kalmıştır. Evrim, doğası gereği –ne kadar kompleks olduğu ya da evrimin ne kadar sürdüğü gibi konuları göz ardı ettiğimizde- insan üretemez. Sadece, toplum içerisinde bir şekilde maddi hedefleri için yeteri şekilde hareket edebilen ideal hayvanı üretebilir.
İnsanla hayvan arasındaki ortak hususların bulunduğu tartışmasızdır. Bu açıdan bakıldığında hayvanlarda şuur, zekâ ve araç kullanabilme kabiliyeti vardır. Her ikisi de ihtiyaçlarını gidermek ve topluluğa katılmak, ekonomik faaliyet gütmek zorundadır. İnsanda, haşarat ve omurgalı hayvanların yüksek seviyesinde olmayan şeyler yoktur. İnsanla hayvan arasındaki fark, hatta insanın evriminden sonra bile, tür farkı olmayıp bir derece ve sistem farkıdır. Materyalist görüşe göre insanın kendisini diğer canlılardan ayıran bir öz yoktur.

Davranış bilimci John Watson’a göre insanla hayvanı birbirinden ayıran bir şey bulunmamaktadır. Bu nedenle bilim, insanı sadece dışsal maddi gerçeklerle tanımlar: Dik yürümek, alet yapmak, insanlarla dil üzerinden iletişim kurmak. Şunu da eklememiz gerekir: “Ateşi, değirmeni ve nükleer enerjiyi keşfetmiştir”. İnsanın buradaki görevi belirli bir görevdir: “Doğayla uyum sağlamak, eylemiyle dünyayı maddi ihtiyaçlara göre değiştirmek, bütün dikkatini ayakta kalma hedefine yoğunlaştırmak.” İnsan burada madde ve doğanın oğludur, onun parçalanma kabul etmez bir parçasıdır. Bu nedenle, kâinata ilişkin materyalist bir bakış açısından beslenen materyalist bilimle psikoloji, dünyanın en doğru ve hassas bir fotoğrafını bize göstermeye çalışmaktadır. Bu fotoğrafta ise insan yok sayılmakta, atomize edilerek maddi unsurlarına indirgenmekte, böylece yok oluşuna giden yolda ilerleyerek doğanın içerisinde bütünüyle erimektedir.

Ancak insan gerçekte bu materyalist ve tabii insandan özsel olarak farklıdır. İnsan, sadece biyolojik görevleri olan bir varlık değildir, kendisinde tabii gereklilikler, maddi çıkarlar ve mutlak sebeplilikler dünyasından özgürlük, irade, seçme kudreti, merak, komplekslilik ve fedakârlıklar dünyasına taşıyan bir şey vardır.

Aliya İzzetbegoviç, insandaki bir olgunun maddi ve hayvani yönüne ikna olmayan, onu beş duyu organının işittiği sathi maddeden farklı bir şeyi aramasına neden olduğunu düşünmektedir. Böylelikle insan; hayatın ve ölümün anlamı, tabiat ötesi hakkında düşünmeye başlar. İşte ondaki bu şey, hayatını daha da konforlu hale getiren alet yapma (teknoloji) ile yetinmemekte, bunun yerine ibadetler, efsaneler, garip hurafe inançlar, danslar, putlar, sihir üretmekte; temizlik, necaset, yücelik, lanet, bereket, kutsallık gibi hayatının bütününü kapsayan haramlar ve ahlaki yasaklar oluşturmaktadır. İnsanın sadece maddi ve yüzeysel boyutuyla yetinmemesini, bilakis gerçekte var olanlardan çok daha fazla ehemmiyet atfettiği şeyleri de bunlara eklemesini sağlayan şey nedir? Hayvan doğrudan avlanmaya giderek av sırasında bütün zekâsını kullanırken insan ise bu avı bir ritüele çevirmekte ve ava çıkmadan önce dualar etmekte, kutsal bildiği şeylere yalvarmaktadır.

Hayvan, avını kararlılıkla takip ederken, insan kurbanlar vermekte, ibadet etmekte ve oruç gibi bir takım ritüelleri yerine getirmektedir. Arı örneğinde olduğu gibi bazı hayvanat, yararı kalmamış ve kendilerine artık bir faydası dokunmayan varlıkları yok ederken, insanoğlu yaşlılara izzet- ikramda bulunmakta, ölülerinin arkasından bir takım törenler düzenlemektedir. Hayvanlar dünyanın sadece maddi, biyolojik ve yüzeysel bölümüyle ilgilenir ve bu noktadaki görevlerini layıkıyla yerine getirmeye çalışırken, insan hakikatin ve hayal âleminin derinliklerine dalmaktadır. İşte niyetin ve ilhamın önemi burada ortaya çıkmaktadır.

Bu değişimin kaynağı nedir? Aliya İzzetbegoviç, insanın kökeni meselesi üzerine kafa yorarken, onun dokunulabilir ve maddi olmayan meçhul bir döngüye kapıldığını belirtir ve bu nedenle buna metafizik döngü ismini verir. Bu, beşeriyetin tarihinde dönüm noktası teşkil edecek bir döngüdür. Evrim teorisinin bir noktada ulaştığı latince ‘homofaber’ olarak isimlendirilen alet üreten insan, akıllı insanı (Latince homosaphien’i) ortaya çıkarmıştır. Bu insan, hayvandan ve Darwin’in doğal insanından farklı bir varlıktır. Bu varlık, akıl ve vicdan sahibi, doğanın bir parçası olduğunu hissetmekle birlikte onunla arasında mesafe olması nedeniyle aynı zamanda ona yabancı olduğunu da duyumsayan bir varlıktır. Bu nedenle orada ifade etmeye ve sürekli iletişim içerisinde olmaya çalıştığı başka bir dünya olduğunu sezmektedir. Bu nedenle insan, teknolojik ileriliği veya geriliğine bakmaksızın, resim, müzik gibi sanatsal/metafizik işlerle uğraşmakta, mezarlıklar üzerine belirli işaretler dikmekte ve inandığı bir varlığa kurbanlar sunmaktadır. İnsan bu noktada, içinde kendisini, (muzlara uzanmak için sopayı kullanan maymun ya da düşmanlarını öldürmek için taşı kullanan ayı örneğinde olduğu gibi) belki alet de yapabilecek olan hayvandan ayıran bir şey olduğunu hissetmektedir. Ancak hayvan kurbanlar sunmaz, vicdan dürtüsü hissetmez. Açıktır ki metafizik döngü, insanı, madde ve tabiat dünyasından ayırmıştır. Bu nedenle insan, madde dünyasının içinde yaşamakta olmasına rağmen bu âlemden aşkındır. Buradan hareketle insanın maddi yönüyle ruhani/manevi yönü arasındaki ayırım billurlaşmaktadır.

Tabiat/madde âleminde kesin ve nesnel kanunlara tabi objektif varlığa sahip varlıklar bulunmaktadır. Örneğin bilelim ya da bilmeyelim, isteyelim ya da istemeyelim dünya güneş etrafında dönmektedir; objektivite ve hakikatler âlemine egemen olan kesinlilikler vardır. Bu, hayır ya da şerle nitelenmesi mümkün olmayan varlıklardır. Bu nedenle biz, bu dünyada yapmak istediğimiz her şeyi yapamayız, bilakis yapmamız gereken şeyleri yaparız. Bizde maddi kesinliliklere boyun eğen bir yön vardır. Ancak insan, sadece madde âleminde yaşamamaktadır; insanoğlunun niyetler, irade, şevk ve sevgide ifadesini bulan dinamiği özgürlük olan içsel bir dünyası da vardır.

Maddi çerçevede özgürlüğün olması mümkün değildir. Bilakis, canlılar ve hayvanlar âlemindeki kesin maddi kanunlar burada insan için de geçerlidir. Bu kanunlar kapsamlı kanunlar olup insanı bütünlüğü içerisinde kuşatır, ona hareket edebileceği bir alan bırakmaz. Bu, maddi ve indirgemeci modelin tek boyutluluğudur. Maddi çerçevenin dışına çıkıldığında farklı seçenekler arasında seçim yapabilme imkânı taşıyan bir alanla tanışır. Böylelikle örneğin kesinlik ifade eden maddi kanunları aşmaya çalışır, onurunu koruma ya da zulmü reddetme eylemlerinde olduğu gibi belki eyleme dönük olmayan ve maddi açıdan yararlı olmayan bir iş yapar gibi görünür. Materyalist dünya görüşünden hareket eden insan, şüphesiz seçim yapabilme kudretine sahip, özgürlüğe, çalışmaya ve fedakârlığa muktedirdir. Fakat o, bunu yaparak aslında sözde materyalistliğiyle tenakuza düşmektedir, çünkü maddenin kanunlarını aşmıştır. Örneğin yatalak çocuğu için fedakârlık yaparak bütün hayatını ona vakfetmesi, materyalizmle açıklanabilecek bir yaklaşım değildir. Bizim materyalistimizi, kahramanlığı ve maddi perspektifi aşan tavrından ötürü tebrik etmemiz gerekir.

Özgürlük ancak materyalist olmayan bir manzume içerisinde mümkündür. İzzetbegoviç, bununla yaratılış düşüncesi arasında bağlantı kurar. Şayet biz, ‘insan yaratılmadı ancak evrime uğradı’ şeklinde bir düşünceye sahip olursak bunun mantıksal sonucu, özgürlüğün yokluğudur.

Özgürlüğün bir anlamı yoktur. Çünkü onu ortaya çıkaran ve ona hükmeden doğal düzendir. Temel insani model olarak irade özgürlüğüne vurgu yaptıktan sonra Aliya İzzetbegoviç, başka bir konuya, yani ahlak meselesine girer. Materyalist tavırla insani tavır arasında ayrım yapar. Nihilist ve Darwinist olan materyalist ahlak, insanla madde arasındaki uzlaşmadan hareket eder. Böylelikle tek hedef yaşamak, temel araçları ise zekâ ve güç olur. Bu maddi çerçevede ancak tepki ve karşı tepkiden bahsedilebilir. Materyalist itkiyi tereddütsüz bir şekilde maddi karşılık, ikilemler, hatıralar ya da yasaklar izler. Bu hayatta kalma mücadelesini ahlaki anlamda en üstün olan değil, doğa kanunlarına en çok uyum gösteren kazanır. Bu nedenle doğanın sesi, şefkat, rahmet ve vicdandan kurtulmaktır. Bismark ve Darwin’in oğlu olan Nietcszhe’ye göre doğanın sesi, zayıfları daha da ezmek ve onların cesetlerine basarak yükselme yönündedir. Nietcsze’nin yaptığı, biyolojik kanunları insana uygulamaktır. Mantıki sonuç; sevginin, acımanın reddi, şiddet ve nefretin meşrulaştırmasından başka bir şey değildir.
Materyalist ahlak, özünde çıkarcı ve pragmatisttir. Bu nedenle insanın, kendisine maddi kazanç getiren maddi birçok faaliyeti, materyalist bir karaktere bağlılığın zirvesini oluşturmaktadır. Örneğin, pornografik sanat, fuhşu teşvik eden yazıları, çıplak insanların teşhiri ve suçluların öyküleri gibi kanuni suçları (kanunun izin verdiği gayr-ı ahlaki olayları) ele alalım. Erotik bir filmin yapımı, normal bir filmin yapımından kat kat ucuzdur. Materyalist açıdan bakıldığında bu tür bir filmin üretimi, insanın kültürel ve ahlaki değerlerine saygı gösteren başka bir filmden (en azından teorik olarak) onlarca kez üstündür.

Sonra Aliya İzzetbegoviç, emperyalist savaşlar, azınlıkların yok edilmesi ve işgalleri örnek verir: Bu tür hareketler, materyalist bakış açısından son derece karlı faaliyetlerdir. İspanyollar, Amerika’nın güney ve orta bölgelerinde yaşayan Kızılderilileri yok ederek kazançlı çıkmışlardır. Beyaz kolonyalistler, Kuzey Amerikalı yerlilerin sistematik olarak yok edilmesinden istifade etmişlerdir. Emperyalist güçler, gerçekleştirdikleri işgaller, işgal ettikleri topraklardaki yeraltı ve yerüstü zenginliklerin yağmalanması nedeniyle büyük yararlar elde etmişlerdir. Naziler, Yahudileri ve benzeri azınlıkları yok ederek büyük parasal kazançlar elde etmişlerdir. Bu, soykırım ve yağma suçlarının iyi olduğu anlamına gelir mi?
Materyalist bakış açısından ise böyledir!

Doğal düzenin sınırlarını aşan ahlaki manzumelerin olmaması nedeniyle haz iyilik acı ise kötülüktür. İnsanın maddi varlığını daha kalıcı hale getirme anlamında maddi menfaati açısından gerçekleştirdiği şeyler, en büyük iyiliktir. Yararcı ekolün müntesiplerinden Jeremy Bentham’ın dediği gibi doğa, insanı iki şeyle hükmü altına almıştır: Birincisi elem (acı) ikincisi ise lezzet (haz)’dır. Bu ikisi davranışlarımızı belirleyen tek etmendir. Yani bu ikisi, “İnsan, hazzını artırma ve acısını azaltma amacı dışında hareket etmez ve bütün insan davranışlarının özeti haz ve acıdır’ diyen tıpkı Fransız filozof Helvetius’un dediği gibi (insan davranışlarının varıp dayandığı noktadır). Materyalist akıl, acı ve haz duyularına da müdahale etmekte, bu ikisini Darwinist, biyolojik ve maddi gerçekler olarak sunmaktadır. (Bir başka ifadeyle acı ve hazzı, sadece maddi çerçeveyle sınırlandırmaktadır). Böylelikle yararın ahlakiliği, doğanın sınırlarıyla belirlenmiş olmaktadır. İnsanoğlunun duyuları, bu seküler dünyanın surlarının ötesine geçememektedir. Bu ise, ahlak kelimesinin orijinal anlamıyla uyum içerisinde, çıkarın sınırlarının ötesine geçemez.

Burada Aliya İzzetbegoviç şu soruyu sormaktadır: “Materyalist biçimde düşünen aklın, ahlâki manzumeler üretebilmesi mümkün müdür?” Buna olumsuz cevap verir: Akıl, şeyler arasındaki ilişkileri tecrübe etme ve onu belirleme imkânına sahiptir, ancak bir şeyi ahlaken güzel görme ya da kötü görme noktasında herhangi bir hüküm veremez. Doğa ve akıl birlikte, doğruyla yanlışın kötüyle iyinin niteliğini belirleme yetkisine sahip değildir. Bu sıfatlar, doğada mevcut olmayan niteliklerdir. Ahlakın akli esaslar üzerine bina edilmesi, sosyal ahlakın ötesine geçemeyecek ya da belirli bir topluluğun değerlerini korumaktan öteye geçemeyecek bir faaliyettir. Gerçekte o, sosyal düzenin bir parçasıdır, dışsal kanunların ve kanunların uygulamalarının bir türüdür. Ahlakın akli analizi, bencilliğe ve insanın kendi benliğini aşırı abartmasına indirgenir.

Ancak biz, derinlemesine baktığımızda bu materyalist metodu reddeden bir yön görürüz. Gerçek ahlâk (insanın kendi benliğinde olduğu gibi) maddeye/doğaya karşıdır. İnsan seküler beşeri bilimlerin tasavvur ettiği gibi hazzın, şahsi çıkarın peşinde koşan bir varlık değildir. İnsanın ahlak konusundaki tecrübesi, materyalist düşünceyi nakzeder. Zühd, takva, oruç, dünyadan el etek çekme, benliği yok etme gibi faaliyetlerde materyalist bakış açısına göre ne gibi bir haz vardır? İnsan, benliğini vatanı ya da hiçbir maddi kıymete haiz olmayan manevi şeyler için feda etmekte, onurunu korumak için mücadele eder. Adaletin yenilgiye uğratıldığını gördüğünde, bu insan, karşısında devasa büyüklükte bir kudret olduğunu görmesine ve başkaları için kendisini feda etmekle sonuçlanacağını bilmesine rağmen harekete geçmekte ve mazluma destek vermektedir.

İzzetbegoviç’in dediği gibi, fedakârlık, insanla hayvanın arasındaki sınırı kalın çizgilerle çizen yeni bir ilkenin ortaya çıkmasına neden olur. Ancak bu ilke, çıkar, menfaat ve ihtiyaçlar ilkesine aykırıdır. Çıkar hayvanidir, ancak fedakârlık insanidir. (Siyaset bilimi ve ekonomi politik, fedakârlık konusunu ele almaz, çıkar ve yarar konularını ele alır.)

Hakiki ahlak, kâr ettirici bir şey değildir. Birçok durumda materyalist açıdan bakıldığında zulüm ve yalan her zaman daha kazançlı çıkaran tavırdır. Siyasi, ırki, milli ve dini hoşgörü, kelimenin alışılageldik içeriğiyle bakıldığında karlı bir tutum değildir. Materyalist akıl açısından bakıldığında düşmanı yok etmek, çok daha kazançlıdır. İhtiyarları, şifa bulma imkânları olmayan yatalakları korumak, engellilere ve hastalara yardım etmek, yarar peşinde koşan faaliyetler değildir. Evet… Bazen ahlâklı davranış, faydalı olabilir ancak bunun anlamı, insan tecrübesinin bir döneminde yararını ispat ettiği bir şeyi yerine getirerek, o davranışını ahlaki kıldığı anlamına gelmez. Tersine… Bu tecrübe çok nadiren meydana gelir.

Burada Aliya İzzetbegoviç’in ele aldığı başka bir kavram vardır: Eşitlik. O, eşitliğin materyalist anlayışa göre gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir kavram olduğunu düşünür. İnsanlığa baktığımızda materyalist ve bilimsel bir şekilde onları gözettiğimizde insanların birbirinden yaratılışça farklılık arz ettiğini görürüz. Kimi zayıftır kimi şişman, kimi aptaldır kimi zeki. Falancanın kafatası büyük filancanın küçüktür. Onun derisi beyaz bununki siyahtır. Bu farklılıklara dayanarak, elemeye başlarız ve sonunda tek kazananların zekiler olduğuna karar veririz. Aptallara gelince onlardan kurtulmamız gerekir. Sonuç olarak mutlak eşitlik yoktur.

Aliya İzzetbegoviç, insanlar arasındaki eşitlik düşüncesiyle ebediyet düşüncesi arasında bir bağ olduğunu ifade eder. Bu nedenle semavi dinlerin etik anlayışında, hiçbir belirsizliğe mahal bırakmayacak şekilde insanların bütünün Allah’ın yarattığı kullar olması hasebiyle eşit olduğu düşüncesi kökleşmiştir. Ebediyet düşüncesini kabul etmeyen ya da bunun bozulmuş bir versiyonuna sahip olan dinler ve ahlak sistemleri açısından bakıldığında onların eşitliği kabul etmediği görülür. Şayet Allah mevcut değilse insanlar açıkça ve umutsuz bir şekilde eşit değildirler.

Eşitlik ve insan arasındaki kardeşlik; insan sadece Allah (c.c.) tarafından yaratılmış bir kulsa mümkündür. İnsani eşitlik, ahlâki bir özellik olup doğal, akli ve maddi bir gerçeklik değildir. Onun varlığı, insani bir yücelik ve insan şahsiyetinin semavi bir değer gibi insanın ahlâki bir sıfatı olması hasebiyle mevcuttur.

*Geçtiğimiz aylarda yitirdiğimiz Mısırlı ünlü düşünür ve yazar.

Bu makale İslam Özkan tarafından TİMETURK için tercüme edilmiştir.

Dünya Kudüs Günü

// Eylül 19th, 2008 // No Comments » // Duyuru, İktibas

Kudüs Günü

Rıdvan Kaya’nın Haksöz dergisinin 95. sayısında (Şubat 1999) yayınlanan makalesi

Kudüs Günü ve İslami Sorumluluğumuz

Her yıl Ramazan’ın son Cuma’sı vesilesiyle bu konuyu daha yoğun birlikteliklerle ele almamız; bu meselemiz, bu derin yaramız etrafında daha bir hassasiyetle durmamız, duyarlılıklarımız ve sorumluluklarımızın altının daha kalın bir biçimde çizilmesi açısından önemlidir. Kudüs biz müslümanlar açısından her yönüyle büyük öneme sahiptir.

Herşeyden evvel, Rabbimiz Kitab’ında Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa için “ellezi barekna havlehu” buyurmaktadır. Kitabullah’ta “çevresini bereketli kıldığımız” şeklinde vasfedilen Mescid’i Aksa’nın müslümanlann ilk kıblesi ve İsra1 mucizesinin mekanıdır. Resulullah Efendimiz’in bir gece yolculuğuyla Mescid’ül Haram’dan Mescid’ül Aksa’ya yürütülmüş olması ve Kitabullah’ta Kudüs’e yönelik vurgular onun bizler için ilahi bir emanet olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yine Kudüs, Hicret’in daha henüz 16. yılında Hz. Ömer tarafından Bizanslıların elinden alınıp, İslam topraklarına katılmış ve bu tarihten itibaren her taşında, toprağında, havasında İslami mirasın işlenmiş olduğu bir şehrimizdir. Bu yönüyle de biz müslümanlar için tarihi bir emanettir.

Ayrıca Kudüs, gerek tüm kitabi din mensupları için taşıdığı önem, gerekse de dünya siyasetinin merkezi demek olan Ortadoğu bölgesinin kalbinde yer alması nedeniyle, yüzyıllardır işgalci ve kafir güçlerin oyunlarına, saldırılarına konu olmuş bir beldemizdir. Ve özellikle de son yüzyılda, İslam dünyasına yönelik emperyalist işgal ve sömürgeliştirme politikalarının odağında yer almıştır. Bu yönüyle de coğrafyamızın bizlere yüklediği mücadelenin, kavganın bir sembolünü oluşturmaktadır.

Kudüs’ün ve Kudüs Günü’nün Anlamı

Kudüs’ün biz müslümanlar için her açıdan önemi açık. Yine bu mukaddes beldenin bugün siyonist çizmeleriyle kirletilmekte oluşunun Ümmet’e yüklediği sorumluluk da gayet açık. Bu itibarla burada uzun uzun Kudüs’ün bir ilahi emanet olarak öneminden; Siyonist işgalin boyutlarından söz etmeye gerek yok. Burada altı çizilmesi gereken husus, daha ziyade bu günün bizler için anlamı ne olmalıdır sorusu üzerinde durmaktır ve yine Kudüs’ün kurtuluşunu İslam Ümmeti’nin kurtuluşundan bağımsız bir olgu olarak görmeyen müslümanlar olarak, hangi noktalar üzerinde yoğunlaşmalıyız sorularına cevap aramak olacaktır.

1-Siyonist İşgalin Meşrulaştırılması Çabalarına Karşı Direniş Bilincini Canlı Tutmak

Kudüs Günü vesilesiyle öne çıkartmamız gereken önemli bir husus, her zemin ve şartta Siyonist işgal olgusuna karşı bilinç ve duyarlılığımızı canlı ve sıcak tutmak olmalıdır. Özellikle 9O’lı yıllarla birlikte içine girilen ve yeni dünya düzeni adı verilen ve aslında Amerikan emperyalizminin dünyayı koşulsuz ve dizginsiz bir biçimde şekillendirme çabasından başka bir şey olmayan mevcut ortamda, bu duyarlılıkların korunması ve artırılması ihtiyacı daha bir Önem arzetmektedir. Bilindiği gibi bloklar arası rekabetin sona ermesi ile birlikte ortaya çıkan gelişmeler neticesinde, Amerikan emperyalizmi tüm dünyayı tamamıyla bir kontrol ağı altına alma yolunda hızlı adımlarla ilerlemiş ve bu cümleden olarak, Ortadoğu’da da geleceğe dönük çıkarlarına uygun olarak ‘barış’ adı altında bir projeyi dayatmıştır.

Bu dayatmanın sonucu, birtakım tavizler karşılığında gasıp İsrail’in varlığının kabullenilmesi olmuştur. Bölgedeki tüm ülke ve güçler bu dayatmaya muhataptır. Zaten birçoğu işbirlikçi bir nitelik arzeden rejimler, bu projenin gönüllü neferliğini yapmaya dünden razı oldukları için, hiç vakit kaybetmeden siyonistlerle sarmaş dolaş vaziyetlere girmişler; sözde Filistin’in kurtuluşu için mücadele eden Arafat ve şürekası ise bu dayatmayı ucuz birtakım vaadler ve tavizler karşılığında kolaylıkla kabullenmişlerdir. Yaşanan bu gelişmenin sonucu olarak, bugün emperyalistlerin güdümündeki uluslararası kuruluşlar ve medyanın da katkısıyla Siyonist çete hem dünya genelinde, hem de bölgede düne nazaran çok daha ‘meşru’ bir görüntüye kavuşturulmuştur.

Bu noktada Siyonist işgale karşı çıkmak, İslami kimliğimizin ve imanımızın bir gereği olarak öne çıkmaktadır. Tam yarım asırdır Filistin’de yaşananlar asla unutmayacağımız bir gerçeği önümüze koymaktadır: Siyonist işgal hiçbir şekilde kabullenilemez; hiçbir pazarlık veya karşılığa bağlı olarak normalleşemez. Bu bizim Kur’ani bir sorumluluğumuz olduğu gibi, tarihe, insanlığa, hakk ve adalet ilkelerine karşı da vazgeçilmez bir vazifemizdir. Bu vazifemizi her şartta yerine getirmeli ve işgal olgusuna karşı bilincimizle, yüreğimizle, sözümüzle, bileğimizle, elimizdeki her türlü imkanla sürekli bir karşı durma tavrını geliştirmeliyiz. Unutmamalıyız ki, işgal önce bilinçlerde, yüreklerde boy verir. Bir kere bilinçlere, yüreklere sızmayı başaran işgal mikrobu, zamanla her yere sinmeyi, yerleşmeyi başarır, kalıcılaşır.

Ve maalesef bugün, müslüman olduğunu söyleyen, hatta İslami bir dava peşinde olduğunu iddia eden çevrelerde bile Siyonist çetenin necis varlığını kabullenme yönünde emareler görülebilmektedir. Bu noktada, ülkemiz egemenlerinin siyonistlerle geliştirdiği kirli ilişkilerden sözetmeye gerek bile yok. Onlar varlıklarının gereğini yapıyorlar. Ama bu kirli ilişkinin sadece laik dikta düzeni ile gasıp Siyonistler arasında kalmayıp, çeşitli araçlar ve yöntemlerle topluma, halka da taşınmakta olduğu gerçeğini acı bir biçimde müşahede etmekteyiz. Burada özellikle üzerinde durmamız gereken nokta ise, çeşitli İslami etiketler taşıyan kuruluş ve çevrelerin duyarsızlığıdır. Ve özellikle bu olumsuz gidişatı teşhir etme ve tavır alma konusunda Türkiyeli İslami medyanın hassasiyetinde bir gerileme olduğu görülebilmektedir. Yine geçtiğimiz aylarda, Siyonist İsrail’in Ankara’daki elçiliğinde düzenlediği kuruluş yıldönümü kokteyline, İslami kesimi sözde temsil eden bir partinin milletvekillerinin de katılmış olması, bu konudaki duyarsızlığın nerelere vardırıldığının bir göstergesidir; ve tek kelimeyle utanç vericidir. İşte Kudüs Günü ve benzeri vesileler, bizlerin bu hassasiyetimizi koruduğumuzu, koruyacağımızı ve adaletten ve özgürlükten yana tüm insanlara mesajımızı haykırdığımız vesileler olmalıdır.

2- Birliktelik ve Dayanışma Arayışlarını Hızlandırmak

Siyonist işgal gerçeğini canlı tutma ve ona karşı tavrımızı pekiştirme yanında; Kudüs Günü vesilesiyle altı çizilmesi gerekli bir diğer husus da, bu ve benzeri vesilelerin müslümanlar arasında birliktelik bilincini geliştirme yönünde yapması gereken katkıdır. Bir ve beraber olmak, zulme ve küfre karşı birlikte mücadele etmek, bizlere Kur’an’ın bir emridir. Kaldı ki müslümanlar olarak, sadece Kudüs sorununu gerçek boyutlarıyla kavramamız; bizleri kuşatan emperyalist-Siyonist zincirin ağırlığını hissetmemiz; bu kuşatmayı adeta kalıcı bir esarete dönüştürmeye çalışan yerli işbirlikçi güçlerin sınır tanımaz zulümlerini somut bir biçimde müşahede etmemiz; birlikteliğin, omuz omuza, yürek yüreğe olmanın nasıl bir kaçınılmaz şart olduğunu anlamamız için yeter de artar bile!

Bu itibarla parçalanmış coğrafyamızı yeniden birleştirmeye, bütünleştirmeye, parçalanmış Ümmet yapımızdan başlamamız bir zorunluluktur. Bunu sağlamadan, yani Kuran’ın tasvir ettiği şekliyle “bünyanun mersus” haline gelmeden, yani kurşunla kaynatılmış bir duvar haline gelip, ‘uğradığımız saldırıya karşı topluca karşı koyma’ bilinci ve eylemini gerçekleştirmeden kurtulmamız mümkün değildir.

3- Yaşadığımız İşgali Kavramak ve Tavır Geliştirmek

Üzerinde çokça durmamız gereken diğer bir husus ise, bizzat yaşadığımız işgali, her an soluduğumuz işgali kavrama ve buna karşı somut tavırlar geliştirme üzerinde yoğunlaşmamızdır. Bu noktada ilk olarak Türkiyeli müslümanlar arasında sıkça rastlanılan ve Filistin’deki işgale karşı net bir tavır almakla beraber, bizzat yaşanılan işgali kavramakta acze düşen insanların içinde bulunduğu çelişkileri ortaya koymak gerekiyor. Her ne kadar özellikle 28 Şubat süreci ile birlikte yoğunlaşan zulümler, bu konuda pek çok insanımızın gözünü açmış, içinde bulundukları hali daha açık bir şekilde anlamalarına zemin hazırlamış ise de, hala ülkemize hakim olan zulüm ve şirk sistemini gerçek niteliğiyle kavrayamayan yığınların olduğunu görebilmekteyiz.

Ülkemizin içinde bulunduğu hal, Filistin’i kuşatan siyonist işgalden temelde farklı değildir. Topraklarımıza ve halkımıza musallat olmuş laik diktatörlük, emperyalizm ve siyonizmin yanında üstlenmiş olduğu işbirlikçilik rolüyle, Ortadoğu’ya yönelik şeytan üçgenini tamamlamaktadır. Ülkemizde cuntacı güçler, irtica adını verdikleri İslam’a ve müslümanlara karşı ‘topyekün savaş’ açtıklarını her vesileyle açıkça haykırmaktadırlar. İslami yükselişi durdurmak için her türlü zulüm uygulanmakta, İslami kimliklerini ve değerlerini savunan insanlar her fırsatta hakaretlere ve eziyetlere uğramakta, işkence ve baskılara maruz bırakılmakta, en ağır cezalara çarptırılmaktadırlar. Hatta öyle ki, ülkemize musallat olmuş zalimlerin mahkemeleri, kimi zaman neredeyse Siyonistlerin mahkemelerini bile aratır kararlar vermekte ve müslümanları yıldırmaya, sindirmeye çalışmaktadırlar.

Kuşatıldığımız işgale karşı koyabilmek için her şeyden önce net ve berrak bir mücadele bilincine sahip olmalıyız. Mücadele bilinci bize kendimizi, düşmanımızı, ne yapmamız gerektiğini öğretecektir. Bu bilince sahip olmanın biricik yolu ise Kur’an’la irtibattır; doğrudan Kur’an mektebinin öğrencisi olmaktır. Bunu sağlamanın yolu ise Allah’ın kitabı ile aramıza adeta büyük duvarlar ören tarihi, geleneksel, mezhebi önyargı ve engellerin aşılmasıdır. Sahih İslam’la, Resulullah efendimiz ve güzide ashabının örnekliğinde ortaya konulan tevhidi pratikle tanışmaktır. İşte bunu yapabildiğimizde her şey yerli yerine oturacak, Kur’ani kavramlar ve Kur’ani mesaj net olarak anlaşılacaktır. Böylelikle, mücadele gerçekliğini daha net tanıyıp, kavrama imkanı bulabileceğiz. Aynı şekilde tercih yapma aşamasına geldiğimizde direniş ve uzlaşma çizgilerini rahatlıkla tefrik edebilme yetisini kazanabileceğiz.

Tercih yapma noktasına gelindiğinde ilkeli ve tutarlı tercihler yapmak kolay değildir. Sahih bir bilinç ve sürekli bir eylemlilik gerektirir. Yorgun, yılgın ve Rabbimizin yardımından ümidi kesmiş kişilik yapısı, bu aşamada hep tercihini uzlaşmadan, teslimiyetten yana koyar. Kudüs özeline dönecek olursak; Arafat ve Arafat benzerlerini takip ettikleri ihanet çizgisinden dolayı teşhir etmek, mahkum etmek kolaydır, Ama acaba içimizdeki Arafatları teşhis etmek de bu kadar kolay mıdır?

Bu noktada toplumumuza gözlerimizi çevirdiğimizde, sözde İslami iddialar taşıyan, sözde İslami mücadele yürüten nice Arafat’ların bulunduğunu görürüz. Nedir bunları bu hale iten şey? En temelde Kur’ani bir mücadele bilinci ve eylemliliği içinde olmamalarıdır; her rüzgârda savrulmayı alışkanlık haline getirmeleridir. Sahip oldukları imkanları koruma uğruna zalimler cephesinden bir dayatmayla, baskıyla karşılaşıldığında kimliğinden, çizgisinden tavizler verebilmeye yatkın olmalarıdır.

Halbuki tarih müslümanların, imanlarına ve ilkelerine sarıldıklarında nice zalim ve şedid güçleri sarstıkları, telaşa, paniğe sevk ettiklerinin sayısız örnekleri ile doludur.

Nitekim Güney Lübnan’da Siyonistlere kan kusturan İslami Direniş bunun somut bir örneğidir. Yine işgal altındaki Filistin topraklarında İslami Direnişin ortaya koyduğu mücadele çizgisi ve kararlılık bunun bir örneğidir. Ümnıet’in ortak kazanımı sayılması gereken bu tecrübeler, bir kere daha şu gerçeği ortaya koymuştur: Müslümanlar imanlarının gereğini yaptıkları ve iddialarına sahip çıktıkları takdirde, zalimler geri adım atmaya mecbur olacaklardır.

Nitekim ülkemizde de aynı gerçek yaşanmakta değil midir? Son yıllarda düzenin artan baskıları ve dayatmaları karşısında, taşıdıkları İslamilik sıfatını haketmeyen koca koca cemaatler, çevreler, hareketler zalimler karşısında eğilmekten neredeyse kötürüm oldular, felç oldular; bir daha bellerini doğrultamayacak hale geldiler. Ama öte yandan sayıları çok fazla olmayan, büyük büyük tabelalara, binalara, unvanlara sahip bulunmayan, fakat Kur’anî ilkeleri ve bu ilkeleri koruma kararlılıkları bulunan bir avuç başörtüsü direnişçisi bacımız ise zalimlere karşı her şartta direnmeyi sürdürüyor. İşte bir müddettir Bursa’da yaşananlar bu gerçeğin bir teyididir. Bursa’da çoğu çocuk yaştaki başörtülü kardeşimiz bir kez daha, zulme karşı var olmanın, İslami kimliğimizi korumanın tek yolunun direniş olduğunu haykırmaktadırlar.

Bu direniş mesajının dalga dalga tüm İslam coğrafyasından Kudüs’e; Kudüs’ten tüm İslam coğrafyasına yayılmasını Rabbimizden niyaz edelim. Tıpkı Şehid Şikaki’nin dediği gibi:

“Filistin etrafında birliktelik sağlamak tarihin Kur’an’la buluşması ve Mescid-i Aksa’ya doğru siyasi bir coğrafyanın yeniden oluşturulmasıdır.”

Rıdvan Kaya

www.haksozhaber.net

Güvenlik Aslında Beyninizde

// Ağustos 8th, 2008 // No Comments » // BT-İnternet

Las Vegas’ta düzenlenen Black Hat konferansının açılış konuşmalarından birisinde güvenlik konusunda tam bir dahi olan Bruce Schneier, güvenlikle ilgili pek çok yargının ve eylemin üzerini kaplayan bulutlara bir ışık tuttu. Schneier’e göre güvenlik yaşam için temel unsurlardan birisi.

İş güvenliğe geldiğinde asıl belirleyici faktör her zaman teknoloji değil, insan aklı da olabilir.

Las Vegas’ta düzenlenen Black Hat konferansının açılış konuşmalarından birisinde güvenlik konusunda tam bir dahi olan Bruce Schneier, güvenlikle ilgili pek çok yargının ve eylemin üzerini kaplayan bulutlara bir ışık tuttu. Schneier’e göre güvenlik yaşam için temel unsurlardan birisi.

Schneier konferans salonundan taşan kalabalığa “Güvenlik hem bir his hem de gerçekliktir,” dedi. “Güvenli olmasanız bile kendinizi güvende hissedebileceğiniz gibi, aslında güvende olsanız da kendinizi güvende hissetmeyebilirsiniz. Bir bakıma güvenlik kelimesinin iki anlamı vardır ve bu durum da anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.”

Schneier güvenliği tüketicilerin bir miktar para veya zaman harcadıkları ve karşılığında bir ürün aldıkları bir takas pazarına benzetiyor. Burada sorulması gereken soru tüketicilerin ödediklerinin karşılığını alıp almadıkları değil, aldıkları ürünün gerçekten faydalı olup olmadığıdır.

Schneier “İnsanların güvenlik takas-pazarları hakkında nötral bir sezgileri vardır,” diyor. “Bu takas pazarında ister sokaklardan birinde yürümeyi seçersiniz ister kapınızı kapatırsınız veya kurşungeçirmez bir yelek giyersiniz.”

Schneier’e göre beş çeşit güvenlik takas-pazarı mevcut: Risk ciddiyetine göre, risk olasılığına göre, maliyetin büyüklüğüne göre, ürünün riski ne oranda azalttığına göre ve pazarın kendisine bağlı olarak.

Schneier Amygdala’nın beynimizin en eski bölümü olduğunu ve güvenlikten sorumlu olduğunu açıkladı. Beynin bu bölümü aynı zamanda kavga ve uçuş mekanizmalarını da kontrol eden bölüm.

“Amygdala beynimizin oldukça hızlı bir bölümüdür, bilinçten sorumlu kısımdan bile daha hızlı çalışır.”

Kıyaslamak gerekirse beynimizin bilinçten, düşünme ve sebep-sonuç ilişkisi kurmaktan sorumlu olan kısmı ise neocortex’tir. Schneier neocortex’ten beynimizin en yeni kısmı olarak söz etti ve beta test aşamasındaki bir programa benzetti. Schneier neocortex’in aynı zamanda en yavaş çalışan bölüm olduğunu dolayısıyla da en geç reaksiyon gösteren bölüm olduğunu anlattı.

Beynin çıkarımları veya bilişsel yanlılıklar tüm insanlarda var olan ve algıyı şekillendiren beyin kısa-yollarıdır. Schneier güvenlik sorunlarının pek çoğunun bu bilişsel yanlılıkların hatası sonucunda oluştuğunu savunuyor.

“Bazı riskleri abartırken diğerlerini küçümsüyoruz.”

Schneier’ın yaptığı çalışmalara göre ucunda bir kazanç varsa insanlar risk muhalifi, kayıp varsa ise risk destekçisi hale geliyorlar.

Schneier “Kesinliği olan bir kazanç bir sonraki günü de göreceksiniz demektir; diğer taraftan kesinliği olan bir kayıp ise kaybeden olduğunuzu gösterir. Riskli kayıp ise kaybetmeyebileceğiniz anlamına gelir,” diyor.

Kontrol eğilimi, bizim kontrolümüzde olan şeylerin bizler için zararlı olamayacağını bize garanti eder. Müsaitlik çıkarımı ise insanların büyük rakamlarda, küçük rakamlarda oldukları kadar iyi olmadıklarını ortaya koymaktadır.

Sonradan öğrenme yanlılığı ya da diğer bir deyişle Pazartesi sabahı sendromu, başınıza bir kez bir şey geldikten sonra, bunun nasıl gerçekleştiğine dair olan düşüncülerinizi aslında yanlış hatırladığınızı açıklar.

Ardından “kişiselleştirme” gelir. Schneier olayın doğrusunu değil olay akışına daha uygun hikayeyi düşünme eğiliminde olduğumuzu açıklıyor.

Schneier’ın sunduğu çalışmalardan birisi “güven çapası” üzerineydi.
Çalışmada, katılımcılar gelişigüzel sayılarda duran bir rulet masasının önüne götürülüyorlar. Daha sonra ise Afrika kıtasındaki ulusların, rulet topunun durduğu sayıdan daha mı fazla yoksa daha mı az olduğu sorusuna tabi tutuluyorlar.
Schneier “Ortaya çıkan sonuçlara göre, gördüğümüz rakam ne kadar yüksekse tahmin ettiğimiz rakam da o denli yüksek oluyor,” dedi. “Beynimiz yüksek rakama adeta demir atıyor. Bunun çok enteresan bir anlamı var. İnsanlara gelişigüzel veriler dağıttığınızda bu verilere sığınmayı seçiyorlar. Bu da demek oluyor ki örneğin risk tahmininde insanlarda bilgisayar-benzeri hesaplamalar arıyorsanız, zamanınızı boşa harcıyorsunuzdur.”

Schneier konuşmasının sonunda insanların çok ince bir biçimde ayarlanmış bir risk algısına ve maliyet anlayışına sahip olduklarını belirtti. Eğer iyi bir güvenlik uzmanıysanız insanlardan bu eğilimleri edinebilir ve bu eğilimlerin üstesinden gelebilirsiniz.

Schneier “Kötü niyetli kişiler de bu eğilimleri anlamaya çalışacak ve anlayacaklardır, sonra da sömürmeye başlayacaklardır,” dedi. “Günümüzde ikna alanında her geçen gün daha fazla kötü niyetle karşılaşmaktayız.”

Güvenlik profesyonelleri için asıl sorun güvenlik algısı ve gerçekliğin işlemez duruma gelmesi hali.

“Bence güvenlik camiası olarak bizler, insanların güvenliği nasıl algıladıkları üzerine çok daha fazla çalışma yapmalıyız özellikle de ürün dizayn ederken.”

Kaynak

Geleceği Görebiliyorum – Digital Manners Policies

// Ağustos 8th, 2008 // No Comments » // BT-İnternet

Geleceği Görüyorum, Bir “Kapatma Düğmesi*” Mevcut

Eğlence sektörünün telif haklarını ihlal etmemen için bilgisayarlarını -televizyonlarını, iPodlarını vb.- kontrol etmek istemesi alışılabilir birşeydi. Fakat günümüzde başka herkes sahip olduğun her donanımı kontrol etmek istiyor.

OnStar yakında Polislerin gerekli gördükleri hallerde uzaktan araç motorunu durdurabilecekleri bir sistem geliştiriyor. Teröristlerin Speed (Hız Tuzağı) filmindeki sahneleri gerçeğe dönüştürmemesi için otobüslerde de aynı sistem kurulacak. Pentagon uçaklara uzak kontrollü bir kapatma düğmesi (Kill Switch) yerleştirmeyi düşünüyor ve potansiyel düşmanların kendi ekipmanlarına aynı şeyi yapmalarından korkuyor.

Microsoft ise bu alandaki en orjinal fikri ortaya atıyor, “Digital Manners Policies” (Dijital Görgü İlkeleri). Patent haklarına göre, DMP (Dijital Medya Oynatıcı) aletlerin kullanımı harici bir yayından gönderilecek “emirler” doğrultusunda sınırlandırılabilecek. Restoran ve konferans salonlarında cep telefonları uzak kontrolle titreşim moduna geçirilebilecek, uçak ve hastanelerde kapatılabilecek. Özel alanlarda ve müzelerde fotoğraf makinalarının resim çekmesi engellenebilecek. Tiyatro ve sinemalarda kameraların çekim yapması engellenebilecek. Sonunda profesörler öğrencilerin sınıf içerisinde mesaj çekmesini engelleyebilecek.

Olasılıklar sonsuz ve çok tehlikeli. Bunu gerçekleştirmek neredeyse kusursuz bir hiyerarşik otorite sistemi inşa etmektir. Bu en basit formunda bile zor bir güvenlik problemidir. Bu sistemin farklı tür aygıtlarda -bilgisayarlar, telefonlar, PDAlar, kameralar, kayıt cihazları- farklı yazılım ve üreticilerle kullanılması problemin vehametini daha da arttırır. Muhtelif acenta, işletme, endüstri ve tekil şahıslara farklı seviyelerde yetki verilmesinden ve ardından gelecek dayatmacı önlemlerden bahsetmiyorum bile.

Öncelikle “bir cihaza diğer cihazlar üzerinde yetki verildiğinde” güvenlik problemleri baş göstermeye başlayacaktır. Kim cihazımın fonksiyonlarını kısıtlama yetkisine sahip olabilir ve bunu hangi yetkiye dayanarak yapabilir? Bu gücün suistimal edilmemesini kim engelleyebilir? Onların sınırlandırmasına engel olmam mümkün mü? Hangi şartlarda ve nasıl? Benim engellememe engel olabilirler mi?

Bunun suistimal edilmesini nasıl önleyebiliriz? Bir hırsız, örneğin fotoğraf çekme yasağını ihlal edebilir ve güvenlik kameralarının çalışmalarına engel olabilir mi? Polis aynı kuralı ihlal edip bir başka Rodney King (1991 yılında Afrika kökenli siyahi bir taksi şoförünün dört Los Angeles Polisi tarafından öldüresiye dövülmesi) olayını gerçekleştirebilir mi? Polisler sınırlandırılamayan “süper kullanıcı” veya herşeyi sınırlandırabilen “süper kontrol” cihazlara sahip olacak mı? Bu “süper” cihazların sadece polislerde var olduğundan nasıl emin olacağız? Bu “süper” cihazlar “yanlış ellere” geçtiğinde ne yapacağız?

Bu işi özelleştilmiş kapalı devre sistemler -havacılık elektroniği, askeri donanım- için yapmak açık sistemlere göre nispeten daha kolay. Şayet Microsoft’un bu porjesinin sağlam temellere dayandığını düşünüyorsanız tek yapmanız gereken geçtiğimiz yıllarda karşılaştığımız çeşitli “kopya koruması” ve “dijital haklar yönetimi” sistemlerinin iç karartıcı verimsizliğidir. Bu da, genel sistemlere karşın daha basit olan, benzer bir “uygulama yaptırım” mekanizması.

Bu sistemi anlamanız için size yardımcı olayım. Uçaklarda veya hastanelerde kablosuz cihazların kullanımı veya lüks restoranlarda birilerinin cep telefonunun yüksek sesle çalması ile ilgili abartılı hikayelere aldanacak kadar saf olmayın. Bu gerçekten sadece medya kuruluşlarının elektronik aletleriniz üzerinde kontrollerini arttırmak istemeleri ile ilgili. Onlar sadece film ve konser görüntülerini kaydetmenizi engellemek istemiyor, aynı zamanda bilgisayarınızın “görgü kurallarına” uyması ve herhangi bir programla kayıt yapmasını engellemek için yeni televizyonunuzu da istiyorlar. Onlar sahibi olmadığınız bir bilgisayara müzik kopyalamanızı reddetmesi için iPod’unuzu istiyorlar. Onlar yasallaşmış “görgü” tanımlarına uymanızı istiyorlar; Ne yapacağınızı ve Ne Zaman yapacağınızı kontrol etmek istiyorlar.

“Digital Manners Policies” bir pazarlama terimidir. Gelin onu gerçek adıyla analım: “Çoktan Seçmeli Cihaz Karıştırma”. Bu edepli değil, bu tehlikeli. Kimseyi daha güvenli yapmayacak… veya daha edepli.

Kaynak: Bruce Schneier – 26.06.2008