Beşer Doğasının Düalizmi
Abdülvehhab el-Messiri*
Bosna’nın eski Cumhurbaşkanı, siyasi, manevi ve fikri lideri Aliya İzzetbegoviç, insan olgusunun bileşenlerini yorumlamada çok önemli görüşlere sahip bir düşünürdür. İnsan ve doğanın ikili yapısıyla tamamıyla irtibatlı olan bu terkip, onun felsefi sisteminin ana dayanağı ve kalkış noktasıdır. Ancak onun farklı alanlardaki düşünce ve aydınlanmasını ele almadan, fikir dünyasını keşfe çıkmadan önce onun sadece bir müçtehit/düşünür değil aynı zamanda mücahit olduğu gerçeğinin de altını çizmek gerekir. O düşünür ve devlet adamıdır. Batı medeniyetini; onun biliminin ve egemen paradigmasının içinde barındırdığı materyalist, nihilist epistemolojik modeli analiz eder. Ardından ona karşı çıkar ve halkını yok etmeye çalışan Batı medeniyetiyle mücadele eder. Fakat o, aynı zamanda insanı savunan Batılı düşünürlerden de yararlanmasını bilir. Allah (c.c.)’ın ona ve halkına kurtuluş nasip etmesini sağlayan şey, onun Allah’a ve insanlığın düalist karakterine imanından kaynaklanan insana olan inancıdır. Hem mücahit hem müçtehit/düşünür, hem rahip hem kahraman şeklinde ikili bir rolü yerine getirmesini sağlayan şey budur.
Aliya İzzetbegoviç’in kitaplarının en önemli özelliği, netlik ve somutluğudur. (Üstad Muhammet Ades, onun en önemli kitabı olan Doğu ve Batı arasında İslam’ını çok güzel ve fasih bir dille Arapçaya tercüme etmiştir. Bu tercüme, aynı zamanda titizlikle estetiği bir araya getirebilen felsefi bir çalışmadır.)
Aliya İzzetbegoviç, insan meselesinin dünyadaki bütün düşüncelerin köşe taşı olduğunu belirtir. “İnsan nasıl yaşamalı” konusu etrafından yapılan bütün tartışmalar, bizi geriye, insanın aslı meselesine götürür. Bir başka ifadeyle soyut ve kuru bir şekilde epistemolojik sorgulama yaparak meseleyi zorunlu varoluşsal bir probleme dönüştürmek yerine sıradan insanın anlayabileceği şekilde konuyu anlatır. Köken meselesini el alırken bunu eşsiz bir şekilde yapar. Darwin’in evrim teorisinde temsil olunan materyalist doğa görüşünü tartışmak ve bu teoriyi biyoloji ve doğa bilimleriyle çürütmek yerine, tamamen farklı bir stratejiye yönelir ve insandaki insani boyutunu yorumlamada Darwin’in nazariyesinin de içinde bulunduğu materyalist ideolojilerin acziyeti üzerinde durur.
Begoviç, hayvanları kendilerinde herhangi bir gizem bulunmayan, bir özne tarafından yapması gereken işlemlere programlanmış ve bu programın dışına kesinlikle çıkmayan tamamen doğal varlıklar olarak tanımlar. Tabiat âlemi mütecanis/homojendir, nicelik ve tekrardan oluşur, mekaniktir. Çünkü hayvan, bu programı aşma gücüne sahip değildir, maddi modelin dışında bir davranış sergileyemezler.
Sonra Aliya İzzetbegoviç, Materyalizm ve Darwinizm’in insan hakkındaki teorisini ele alır ve köken sorunun ortaya koyar. Materyalist ve Darwinci nazariyeye göre bütün yaratıklar yaşamın başlangıcı sorunuyla (bir başka deyişle doğal ve kimyasal [maddi] bir süreç sonunda ortaya çıkan amiplerle) ilgilidir. Gerçekte insan, -bu perspektiften- maddeden amip düzeyine doğru evrim göstermiş bir canlıdan başka bir şey değildir. Amipler de gelişerek yüksek özelliklere sahip maymunlara dönüşmüştür. Buradan da deha ve zekaya sahip fikri ve cismani olgunluğa erişmiş insan türemiştir. İnsan, bu düşünceye göre hayvani ve dışsal özelliklere sahip olması hasebiyle özünde pragmatist ve işlevseldir. Çünkü o sınırlı olan madde ve doğa çerçevesinde kalmıştır. Evrim, doğası gereği –ne kadar kompleks olduğu ya da evrimin ne kadar sürdüğü gibi konuları göz ardı ettiğimizde- insan üretemez. Sadece, toplum içerisinde bir şekilde maddi hedefleri için yeteri şekilde hareket edebilen ideal hayvanı üretebilir.
İnsanla hayvan arasındaki ortak hususların bulunduğu tartışmasızdır. Bu açıdan bakıldığında hayvanlarda şuur, zekâ ve araç kullanabilme kabiliyeti vardır. Her ikisi de ihtiyaçlarını gidermek ve topluluğa katılmak, ekonomik faaliyet gütmek zorundadır. İnsanda, haşarat ve omurgalı hayvanların yüksek seviyesinde olmayan şeyler yoktur. İnsanla hayvan arasındaki fark, hatta insanın evriminden sonra bile, tür farkı olmayıp bir derece ve sistem farkıdır. Materyalist görüşe göre insanın kendisini diğer canlılardan ayıran bir öz yoktur.
Davranış bilimci John Watson’a göre insanla hayvanı birbirinden ayıran bir şey bulunmamaktadır. Bu nedenle bilim, insanı sadece dışsal maddi gerçeklerle tanımlar: Dik yürümek, alet yapmak, insanlarla dil üzerinden iletişim kurmak. Şunu da eklememiz gerekir: “Ateşi, değirmeni ve nükleer enerjiyi keşfetmiştir”. İnsanın buradaki görevi belirli bir görevdir: “Doğayla uyum sağlamak, eylemiyle dünyayı maddi ihtiyaçlara göre değiştirmek, bütün dikkatini ayakta kalma hedefine yoğunlaştırmak.” İnsan burada madde ve doğanın oğludur, onun parçalanma kabul etmez bir parçasıdır. Bu nedenle, kâinata ilişkin materyalist bir bakış açısından beslenen materyalist bilimle psikoloji, dünyanın en doğru ve hassas bir fotoğrafını bize göstermeye çalışmaktadır. Bu fotoğrafta ise insan yok sayılmakta, atomize edilerek maddi unsurlarına indirgenmekte, böylece yok oluşuna giden yolda ilerleyerek doğanın içerisinde bütünüyle erimektedir.
Ancak insan gerçekte bu materyalist ve tabii insandan özsel olarak farklıdır. İnsan, sadece biyolojik görevleri olan bir varlık değildir, kendisinde tabii gereklilikler, maddi çıkarlar ve mutlak sebeplilikler dünyasından özgürlük, irade, seçme kudreti, merak, komplekslilik ve fedakârlıklar dünyasına taşıyan bir şey vardır.
Aliya İzzetbegoviç, insandaki bir olgunun maddi ve hayvani yönüne ikna olmayan, onu beş duyu organının işittiği sathi maddeden farklı bir şeyi aramasına neden olduğunu düşünmektedir. Böylelikle insan; hayatın ve ölümün anlamı, tabiat ötesi hakkında düşünmeye başlar. İşte ondaki bu şey, hayatını daha da konforlu hale getiren alet yapma (teknoloji) ile yetinmemekte, bunun yerine ibadetler, efsaneler, garip hurafe inançlar, danslar, putlar, sihir üretmekte; temizlik, necaset, yücelik, lanet, bereket, kutsallık gibi hayatının bütününü kapsayan haramlar ve ahlaki yasaklar oluşturmaktadır. İnsanın sadece maddi ve yüzeysel boyutuyla yetinmemesini, bilakis gerçekte var olanlardan çok daha fazla ehemmiyet atfettiği şeyleri de bunlara eklemesini sağlayan şey nedir? Hayvan doğrudan avlanmaya giderek av sırasında bütün zekâsını kullanırken insan ise bu avı bir ritüele çevirmekte ve ava çıkmadan önce dualar etmekte, kutsal bildiği şeylere yalvarmaktadır.
Hayvan, avını kararlılıkla takip ederken, insan kurbanlar vermekte, ibadet etmekte ve oruç gibi bir takım ritüelleri yerine getirmektedir. Arı örneğinde olduğu gibi bazı hayvanat, yararı kalmamış ve kendilerine artık bir faydası dokunmayan varlıkları yok ederken, insanoğlu yaşlılara izzet- ikramda bulunmakta, ölülerinin arkasından bir takım törenler düzenlemektedir. Hayvanlar dünyanın sadece maddi, biyolojik ve yüzeysel bölümüyle ilgilenir ve bu noktadaki görevlerini layıkıyla yerine getirmeye çalışırken, insan hakikatin ve hayal âleminin derinliklerine dalmaktadır. İşte niyetin ve ilhamın önemi burada ortaya çıkmaktadır.
Bu değişimin kaynağı nedir? Aliya İzzetbegoviç, insanın kökeni meselesi üzerine kafa yorarken, onun dokunulabilir ve maddi olmayan meçhul bir döngüye kapıldığını belirtir ve bu nedenle buna metafizik döngü ismini verir. Bu, beşeriyetin tarihinde dönüm noktası teşkil edecek bir döngüdür. Evrim teorisinin bir noktada ulaştığı latince ‘homofaber’ olarak isimlendirilen alet üreten insan, akıllı insanı (Latince homosaphien’i) ortaya çıkarmıştır. Bu insan, hayvandan ve Darwin’in doğal insanından farklı bir varlıktır. Bu varlık, akıl ve vicdan sahibi, doğanın bir parçası olduğunu hissetmekle birlikte onunla arasında mesafe olması nedeniyle aynı zamanda ona yabancı olduğunu da duyumsayan bir varlıktır. Bu nedenle orada ifade etmeye ve sürekli iletişim içerisinde olmaya çalıştığı başka bir dünya olduğunu sezmektedir. Bu nedenle insan, teknolojik ileriliği veya geriliğine bakmaksızın, resim, müzik gibi sanatsal/metafizik işlerle uğraşmakta, mezarlıklar üzerine belirli işaretler dikmekte ve inandığı bir varlığa kurbanlar sunmaktadır. İnsan bu noktada, içinde kendisini, (muzlara uzanmak için sopayı kullanan maymun ya da düşmanlarını öldürmek için taşı kullanan ayı örneğinde olduğu gibi) belki alet de yapabilecek olan hayvandan ayıran bir şey olduğunu hissetmektedir. Ancak hayvan kurbanlar sunmaz, vicdan dürtüsü hissetmez. Açıktır ki metafizik döngü, insanı, madde ve tabiat dünyasından ayırmıştır. Bu nedenle insan, madde dünyasının içinde yaşamakta olmasına rağmen bu âlemden aşkındır. Buradan hareketle insanın maddi yönüyle ruhani/manevi yönü arasındaki ayırım billurlaşmaktadır.
Tabiat/madde âleminde kesin ve nesnel kanunlara tabi objektif varlığa sahip varlıklar bulunmaktadır. Örneğin bilelim ya da bilmeyelim, isteyelim ya da istemeyelim dünya güneş etrafında dönmektedir; objektivite ve hakikatler âlemine egemen olan kesinlilikler vardır. Bu, hayır ya da şerle nitelenmesi mümkün olmayan varlıklardır. Bu nedenle biz, bu dünyada yapmak istediğimiz her şeyi yapamayız, bilakis yapmamız gereken şeyleri yaparız. Bizde maddi kesinliliklere boyun eğen bir yön vardır. Ancak insan, sadece madde âleminde yaşamamaktadır; insanoğlunun niyetler, irade, şevk ve sevgide ifadesini bulan dinamiği özgürlük olan içsel bir dünyası da vardır.
Maddi çerçevede özgürlüğün olması mümkün değildir. Bilakis, canlılar ve hayvanlar âlemindeki kesin maddi kanunlar burada insan için de geçerlidir. Bu kanunlar kapsamlı kanunlar olup insanı bütünlüğü içerisinde kuşatır, ona hareket edebileceği bir alan bırakmaz. Bu, maddi ve indirgemeci modelin tek boyutluluğudur. Maddi çerçevenin dışına çıkıldığında farklı seçenekler arasında seçim yapabilme imkânı taşıyan bir alanla tanışır. Böylelikle örneğin kesinlik ifade eden maddi kanunları aşmaya çalışır, onurunu koruma ya da zulmü reddetme eylemlerinde olduğu gibi belki eyleme dönük olmayan ve maddi açıdan yararlı olmayan bir iş yapar gibi görünür. Materyalist dünya görüşünden hareket eden insan, şüphesiz seçim yapabilme kudretine sahip, özgürlüğe, çalışmaya ve fedakârlığa muktedirdir. Fakat o, bunu yaparak aslında sözde materyalistliğiyle tenakuza düşmektedir, çünkü maddenin kanunlarını aşmıştır. Örneğin yatalak çocuğu için fedakârlık yaparak bütün hayatını ona vakfetmesi, materyalizmle açıklanabilecek bir yaklaşım değildir. Bizim materyalistimizi, kahramanlığı ve maddi perspektifi aşan tavrından ötürü tebrik etmemiz gerekir.
Özgürlük ancak materyalist olmayan bir manzume içerisinde mümkündür. İzzetbegoviç, bununla yaratılış düşüncesi arasında bağlantı kurar. Şayet biz, ‘insan yaratılmadı ancak evrime uğradı’ şeklinde bir düşünceye sahip olursak bunun mantıksal sonucu, özgürlüğün yokluğudur.
Özgürlüğün bir anlamı yoktur. Çünkü onu ortaya çıkaran ve ona hükmeden doğal düzendir. Temel insani model olarak irade özgürlüğüne vurgu yaptıktan sonra Aliya İzzetbegoviç, başka bir konuya, yani ahlak meselesine girer. Materyalist tavırla insani tavır arasında ayrım yapar. Nihilist ve Darwinist olan materyalist ahlak, insanla madde arasındaki uzlaşmadan hareket eder. Böylelikle tek hedef yaşamak, temel araçları ise zekâ ve güç olur. Bu maddi çerçevede ancak tepki ve karşı tepkiden bahsedilebilir. Materyalist itkiyi tereddütsüz bir şekilde maddi karşılık, ikilemler, hatıralar ya da yasaklar izler. Bu hayatta kalma mücadelesini ahlaki anlamda en üstün olan değil, doğa kanunlarına en çok uyum gösteren kazanır. Bu nedenle doğanın sesi, şefkat, rahmet ve vicdandan kurtulmaktır. Bismark ve Darwin’in oğlu olan Nietcszhe’ye göre doğanın sesi, zayıfları daha da ezmek ve onların cesetlerine basarak yükselme yönündedir. Nietcsze’nin yaptığı, biyolojik kanunları insana uygulamaktır. Mantıki sonuç; sevginin, acımanın reddi, şiddet ve nefretin meşrulaştırmasından başka bir şey değildir.
Materyalist ahlak, özünde çıkarcı ve pragmatisttir. Bu nedenle insanın, kendisine maddi kazanç getiren maddi birçok faaliyeti, materyalist bir karaktere bağlılığın zirvesini oluşturmaktadır. Örneğin, pornografik sanat, fuhşu teşvik eden yazıları, çıplak insanların teşhiri ve suçluların öyküleri gibi kanuni suçları (kanunun izin verdiği gayr-ı ahlaki olayları) ele alalım. Erotik bir filmin yapımı, normal bir filmin yapımından kat kat ucuzdur. Materyalist açıdan bakıldığında bu tür bir filmin üretimi, insanın kültürel ve ahlaki değerlerine saygı gösteren başka bir filmden (en azından teorik olarak) onlarca kez üstündür.
Sonra Aliya İzzetbegoviç, emperyalist savaşlar, azınlıkların yok edilmesi ve işgalleri örnek verir: Bu tür hareketler, materyalist bakış açısından son derece karlı faaliyetlerdir. İspanyollar, Amerika’nın güney ve orta bölgelerinde yaşayan Kızılderilileri yok ederek kazançlı çıkmışlardır. Beyaz kolonyalistler, Kuzey Amerikalı yerlilerin sistematik olarak yok edilmesinden istifade etmişlerdir. Emperyalist güçler, gerçekleştirdikleri işgaller, işgal ettikleri topraklardaki yeraltı ve yerüstü zenginliklerin yağmalanması nedeniyle büyük yararlar elde etmişlerdir. Naziler, Yahudileri ve benzeri azınlıkları yok ederek büyük parasal kazançlar elde etmişlerdir. Bu, soykırım ve yağma suçlarının iyi olduğu anlamına gelir mi?
Materyalist bakış açısından ise böyledir!
Doğal düzenin sınırlarını aşan ahlaki manzumelerin olmaması nedeniyle haz iyilik acı ise kötülüktür. İnsanın maddi varlığını daha kalıcı hale getirme anlamında maddi menfaati açısından gerçekleştirdiği şeyler, en büyük iyiliktir. Yararcı ekolün müntesiplerinden Jeremy Bentham’ın dediği gibi doğa, insanı iki şeyle hükmü altına almıştır: Birincisi elem (acı) ikincisi ise lezzet (haz)’dır. Bu ikisi davranışlarımızı belirleyen tek etmendir. Yani bu ikisi, “İnsan, hazzını artırma ve acısını azaltma amacı dışında hareket etmez ve bütün insan davranışlarının özeti haz ve acıdır’ diyen tıpkı Fransız filozof Helvetius’un dediği gibi (insan davranışlarının varıp dayandığı noktadır). Materyalist akıl, acı ve haz duyularına da müdahale etmekte, bu ikisini Darwinist, biyolojik ve maddi gerçekler olarak sunmaktadır. (Bir başka ifadeyle acı ve hazzı, sadece maddi çerçeveyle sınırlandırmaktadır). Böylelikle yararın ahlakiliği, doğanın sınırlarıyla belirlenmiş olmaktadır. İnsanoğlunun duyuları, bu seküler dünyanın surlarının ötesine geçememektedir. Bu ise, ahlak kelimesinin orijinal anlamıyla uyum içerisinde, çıkarın sınırlarının ötesine geçemez.
Burada Aliya İzzetbegoviç şu soruyu sormaktadır: “Materyalist biçimde düşünen aklın, ahlâki manzumeler üretebilmesi mümkün müdür?” Buna olumsuz cevap verir: Akıl, şeyler arasındaki ilişkileri tecrübe etme ve onu belirleme imkânına sahiptir, ancak bir şeyi ahlaken güzel görme ya da kötü görme noktasında herhangi bir hüküm veremez. Doğa ve akıl birlikte, doğruyla yanlışın kötüyle iyinin niteliğini belirleme yetkisine sahip değildir. Bu sıfatlar, doğada mevcut olmayan niteliklerdir. Ahlakın akli esaslar üzerine bina edilmesi, sosyal ahlakın ötesine geçemeyecek ya da belirli bir topluluğun değerlerini korumaktan öteye geçemeyecek bir faaliyettir. Gerçekte o, sosyal düzenin bir parçasıdır, dışsal kanunların ve kanunların uygulamalarının bir türüdür. Ahlakın akli analizi, bencilliğe ve insanın kendi benliğini aşırı abartmasına indirgenir.
Ancak biz, derinlemesine baktığımızda bu materyalist metodu reddeden bir yön görürüz. Gerçek ahlâk (insanın kendi benliğinde olduğu gibi) maddeye/doğaya karşıdır. İnsan seküler beşeri bilimlerin tasavvur ettiği gibi hazzın, şahsi çıkarın peşinde koşan bir varlık değildir. İnsanın ahlak konusundaki tecrübesi, materyalist düşünceyi nakzeder. Zühd, takva, oruç, dünyadan el etek çekme, benliği yok etme gibi faaliyetlerde materyalist bakış açısına göre ne gibi bir haz vardır? İnsan, benliğini vatanı ya da hiçbir maddi kıymete haiz olmayan manevi şeyler için feda etmekte, onurunu korumak için mücadele eder. Adaletin yenilgiye uğratıldığını gördüğünde, bu insan, karşısında devasa büyüklükte bir kudret olduğunu görmesine ve başkaları için kendisini feda etmekle sonuçlanacağını bilmesine rağmen harekete geçmekte ve mazluma destek vermektedir.
İzzetbegoviç’in dediği gibi, fedakârlık, insanla hayvanın arasındaki sınırı kalın çizgilerle çizen yeni bir ilkenin ortaya çıkmasına neden olur. Ancak bu ilke, çıkar, menfaat ve ihtiyaçlar ilkesine aykırıdır. Çıkar hayvanidir, ancak fedakârlık insanidir. (Siyaset bilimi ve ekonomi politik, fedakârlık konusunu ele almaz, çıkar ve yarar konularını ele alır.)
Hakiki ahlak, kâr ettirici bir şey değildir. Birçok durumda materyalist açıdan bakıldığında zulüm ve yalan her zaman daha kazançlı çıkaran tavırdır. Siyasi, ırki, milli ve dini hoşgörü, kelimenin alışılageldik içeriğiyle bakıldığında karlı bir tutum değildir. Materyalist akıl açısından bakıldığında düşmanı yok etmek, çok daha kazançlıdır. İhtiyarları, şifa bulma imkânları olmayan yatalakları korumak, engellilere ve hastalara yardım etmek, yarar peşinde koşan faaliyetler değildir. Evet… Bazen ahlâklı davranış, faydalı olabilir ancak bunun anlamı, insan tecrübesinin bir döneminde yararını ispat ettiği bir şeyi yerine getirerek, o davranışını ahlaki kıldığı anlamına gelmez. Tersine… Bu tecrübe çok nadiren meydana gelir.
Burada Aliya İzzetbegoviç’in ele aldığı başka bir kavram vardır: Eşitlik. O, eşitliğin materyalist anlayışa göre gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir kavram olduğunu düşünür. İnsanlığa baktığımızda materyalist ve bilimsel bir şekilde onları gözettiğimizde insanların birbirinden yaratılışça farklılık arz ettiğini görürüz. Kimi zayıftır kimi şişman, kimi aptaldır kimi zeki. Falancanın kafatası büyük filancanın küçüktür. Onun derisi beyaz bununki siyahtır. Bu farklılıklara dayanarak, elemeye başlarız ve sonunda tek kazananların zekiler olduğuna karar veririz. Aptallara gelince onlardan kurtulmamız gerekir. Sonuç olarak mutlak eşitlik yoktur.
Aliya İzzetbegoviç, insanlar arasındaki eşitlik düşüncesiyle ebediyet düşüncesi arasında bir bağ olduğunu ifade eder. Bu nedenle semavi dinlerin etik anlayışında, hiçbir belirsizliğe mahal bırakmayacak şekilde insanların bütünün Allah’ın yarattığı kullar olması hasebiyle eşit olduğu düşüncesi kökleşmiştir. Ebediyet düşüncesini kabul etmeyen ya da bunun bozulmuş bir versiyonuna sahip olan dinler ve ahlak sistemleri açısından bakıldığında onların eşitliği kabul etmediği görülür. Şayet Allah mevcut değilse insanlar açıkça ve umutsuz bir şekilde eşit değildirler.
Eşitlik ve insan arasındaki kardeşlik; insan sadece Allah (c.c.) tarafından yaratılmış bir kulsa mümkündür. İnsani eşitlik, ahlâki bir özellik olup doğal, akli ve maddi bir gerçeklik değildir. Onun varlığı, insani bir yücelik ve insan şahsiyetinin semavi bir değer gibi insanın ahlâki bir sıfatı olması hasebiyle mevcuttur.
*Geçtiğimiz aylarda yitirdiğimiz Mısırlı ünlü düşünür ve yazar.
Bu makale İslam Özkan tarafından TİMETURK için tercüme edilmiştir.