Posts Tagged ‘Köşe Yazısı’

Bize ‘Ah!’ ettirene ‘Oh!’ deme hakkımız var mı?

// Mayıs 12th, 2010 // No Comments » // Köşe Yazısı, İktibas

Bilge Kral Aliya’nın, savaşın en ateşli ve en insafsız döneminde bile kaybetmediği, mümin inceliğini yeni baştan hatırlama vakti. Şimdi. Hemen şimdi.

-bu bir video yazısı değildir-

Sırpların sivil Boşnak halka cinayetin en insafsızını, tecavüzün en vahşisini uyguladığı dönemler.

Boşnak askerlerin elinde ise çok sayıda Sırp esir var. Hepsi asker. İhtimal ki, serbest olsalardı onlar da aynısını yapacaklardı. Belki de yapmışlardı. Olan biteni duysalardı içten içe sevineceklerdi.

Boşnak asker soruyor başkomutana: “Şimdi biz bu esirleri ne yapalım?”

Başkomutan Aliya sakince cevap veriyor: “Onlar bizim esirlerimiz. Yani misafirlerimiz. Onlara misafir gibi davranacağız.”

Duyguları kabarmış, öç alma telaşına kapılmış genç asker içindeki itirazı saklayamaz: “İyi ama komutanım, onlar bizim bacımıza tecavüz ederken, çocuklarımızı katlederken…”

Aliya yine sakindir: “Onlar bizim esirimiz dedim asker, onlar bizim öğretmenimiz demedim ki…”

Bu anekdotu sevgili dostum Saadeddin’den duyalı beri, bir müminin taşıdığı ağır ve onurlu yükü ben de omuzlanmaya çalışıyorum.

Düşmanınızdan intikam almak adına, onun yaptığını yaparsanız, düşmanınızı kendinize “öğretmen” yaparsınız.

Muhalifinizin kullandığı yöntemlerin aynısını misilleme adına kendiniz de yaparsanız, muhalifinizi mürşidiniz eylersiniz.

Kötülüğe, bir başka kötülükle karşılık vermek, kötülüğü birken iki yapar, çoğaltır. Demek ki kötülüğe karşı yeni bir kötülük üretmekle kötülüğe iyilik ederiz. Hem kötülüğü çoğaltırız, hem de kötülüğü yapanın kötülüğü yapışını eylemimizle onaylarız. Bir nüshasını daha çıkarırız kendimize. Onun ettiğini öyle beğeniriz ki bir de kendimizi özne yaparız onun eylemine.

Kötülüğe kötülük etmek isteyen, kötülüğü kötülükle karşılık vermez, onu olduğu yerde bırakır, çoğaltmaz. Kötülüğü yapanı da yaptığına pişman etme fırsatı tanır.

“Deniz Baykal videosu”ndan şu ya da bu şekilde yararlanmayı “kötülüğe iyilik yapmak” olarak yorumluyorum.

“İyi ama…” dediğimi de duyuyorum şu anda…

“Hadi ordan…” demeye başlamış olabilirsiniz.

“Sırası mı şimdi nezaketin?”

Bence, tam sırası…

Tamam;  o da bize kötülükler yaptı. Yıllarca, hepimize, en başta gencecik kızlarımıza, onurlu delikanlılarımıza, katsayı farkıyla, başörtüsü yasağıyla vs. kötülük yapanların yanında yer aldı, destek oldu, yol gösterdi, yol oldu. O video ortaya çıkmasaydı, bugün ülkenin biricik özgürlük ümidi anayasa değişiklik paketini yüzümüze çarpmak üzere mahkemeye doğru yürüyor olacaktı. Gözlerimizin içine bakarak, gülüşün bir türlü oturmadığı o yüzünden dökülen bin parçayla kalbimizi parçalayacaktı, hiç acımadan. Ki hakkında-doğru yada uydurma-bir video çıktı diye vazgeçecek gibi de değil. Belki daha da şedit davranacak.

Acınacak adam değil benim nazarımda… Onca gencecik yüreği üniversite kapılarında sırf başını örttüğü için titretenlerin, tarlasını bahçesini satmış babaların güç bela okuttuğu evlatlarını diplomasından mahrum edenlerin başında geliyor, başını çekiyor Deniz Baykal. Bir bilse keşke, ne kadar “ah” aldığını…

Şimdi bize “Ah!”lar ettiren Deniz Baykal’a, başına gelenden/getirilenden ötürü, “Oh olsun!” mu diyeceğiz?

Onlar bir dönem Vakit gazetesinde yazan bir isim üzerinden hiç üzülmeden, hoyratça dövdüler hepimizi. Bütün Müslümanlara “çocuk tecavüzcüsü” gömleği giydirmeye kalktılar. İntikam sırası geldi diye, Kanal D’lerin, Star TV’lerin açtığı çığırda yürüyüp Aydın Doğan’ı şeyhimiz mi yapalım?

Doğru olmadığı sonradan ortaya çıktığı halde özür bile dilemeye yanaşmadıkları onlarca Anadolu evladını “taciz” haberleriyle rezil ettiler, ekmeğinden aşından, yurdundun huzurundan ettiler. Şimdi ondan öğrendiğimizi aynen uygulayıp Uğur Dündar’ı öğretmenimiz mi yapalım?

Uydurma görüntülerle, çarpıtma ifadelerle hoyratça teşhir ettikleri insanların çocuklarını bile taşlattılar, yuhalattılar… Çarşaf çarşaf fotoğraflarla namuslarını, haysiyetlerini linç ettiler. Hepimizi Danıştay saldırganının yanına koyup cani ilan ettiler, süründürdüler. Şimdi biz de “aynı”sını yapıp, Ertuğrul Özkök’ü “öğretmenimiz” mi eyleyelim?

Onlar sırf dürüst rapor yazdı diye Anayasa Mahkemesi Raportörü’nün muhterem eşine dair mahrem bilgileri açık ederek alçaldılar; biz de mi aynı yere kadar alçalalım şimdi?

Alçaklıksa bu; “onlar”ın bileceği iş…

“Bizim” bildiklerimiz arasında yok böyle bir şey…  Bize “bildirilenler” arasında, “örtmek” var, “setretmek” var, bir başkasının utanacağını bildiğimiz, utandığı için gizli kalmasını temenni ettiği hatasını “açık” etmemek var…

Sorun videonun gerçek olup olmaması değil.

Gerçek olmayanı yayınlamamakla başlamaz bir Müminin sorumluluğu. Gerçek olanı bile, sahih olmayan bir niyetle açık ettiğinde, gerçeği yamulttuğunu, doğruyu eğrilttiğini bilir mümin. Deniz Baykal’ı bilmem ama biz Hucûrat 12’den sorumluyuz. “Ey iman edenler, nasıl olur da hem de sizin içinizden hem de kardeşinin ölü etini seve seve yiyenler çıkar?” Ne Hürriyet gazetesine sorulur “ölü eti” yiyip yemediği, ne Star TV’yi yönetenlere? Ne Ertuğrul Özkök ne de Uğur Dündar bilmek zorundadır “kişiye her duyduğunu söylemenin (her seyrettiğini seyrettirmenin) yalan olarak yet”tiğini söyleyen hadis-i şerifi…

Her taze nefes aldığımızda siyasal olarak boğazımıza çökmüş Deniz Baykal için “Oh olsun!” demek keyifli geliyor bana da. Ümitlendiğimiz her defasında, ümitlerimizi yüzü gülmez yargıçların hesaplarında boğmuş Deniz Baykal için “Oh olsun!” demek işime geliyor benim de…

Ama “müminim” ben; inşaallah…  En azından üzerimdeki “mümin” etiketini yere düşürmemekle yükümlüyüm. Ondan da önce “insan”ım. Hele de mümin olduğum için daha çok insanım. İman etmek, insanlığımızı çoğaltmak içindir, herkese dağıtacak kadar çoğaltmak içindir. Böyle biliyorum…

Masum yüzlü, tatlı sözlü torunları var Baykal Dede’nin de… O çocuklara dedeleriyle utandırmamakla yükümlüyüz. “Müslüman fıtratlı” hiçbir çocuğu mahcup etmeme, üzmeme borcumuz var.

Değil mi?

Hala daha, “İyi ama…” diyor nefsim, toy Boşnak asker gibi…

İyi ama benim öğretmenim Baykal değil ki…

“Oh!”larıma “Ah!” ediyorum, ah!

Senai DEMİRCİ10 Mayıs 2010

Griplerdeki domuzluk

// Ekim 24th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı, İktibas

Kuş gribini anlamadan domuz gribi anlamak mümkün olamaz.

Birbirini izleyen bu oyunların arka planlarını bilmeden de “Türkiye’de hiç aşı yapılmazsa, nüfusun tahminen 3’te birinin hastalanacak, 5 bin kişi hayatını kaybedecek. Dolaylı kayıplar hariç salgının toplam maliyetinin 1.1 milyar TL olacak. Ama biz önlemimizi aldık. 1 milyon 800 bin kişinin hastalığa yakalanacağını ve 400 ölümünün gerçekleşeceğini öngörüyoruz” diyen Sağlık Bakanı Prof Dr Recep Akdağ’ın kehanet içeren sözlerinin nereye gittiğini görmek ve anlamak da zorlaşır.

Birkaç yıl önceki kuş gribi haberlerini, tavuk ve kuş katliamı görüntülerini hatırlayınız.

Ne olmuştu?

Binlerce tavuk katledildi…

Sonra…

Tavuklar yetmedi, birilerinin hatırı için birçok kuş türü de katliamdan nasibini almıştı.

Her ne kadar dile getirilmese de Türkiye’de, göçmen kuşların güzergâh olarak kullandıkları fakat insanların hiç kullanmadığı dağlarda bile kuş gribi virüsünü taşıyan yem ve gübreler bulunmuştu.

Kimse sorgulamadı ‘bu gübre ve yemleri buraya kim getirdi’ diye.

Birileri virüsü ülke çapında yaygınlaştırmak için dağları taşlara yem bırakmış ve özellikle göller bölgesi ve tavukçuluğun yoğun olduğu bölgelere virüsün bulaşması için elinden geleni yapmıştı.

Hatta bir tavuk üreticisi hastalık bulaşmış ve ölmekte olan tavukları bedava veya sembolik bedellerle bölge köylülerine dağıtmış ve bu tavukları yiyen üç çocuk ölmüştü.

Ölümcül bir hastalık taşıyan tavukları dağıtan bu tavuk firmasının yetkilileri hakkında ne işlem yapıldı ve nasıl bir hukuki müeyyide ile karşılaştılar? Bilinmez. Unutulup gitti.

Sahi o günler dünyayı kasıp kavuran kuş gibine ne oldu?

Neden birden aramızdan ayrıldı?

Ya da şöyle soralım: Kuş gribi gerçek miydi, gerçekse amaç neydi?

Elbette, kuş gribi diye adlandırılan bir virüs vardı. Ancak bu virüs, belirli çıkar amaçlarının laboratuarda ürettikleri özel bir virüstü. Tıpkı domuz gribi virüsü gibi…

Hedef on ikiden vurulunca virüste ortan kayboldu!

Peki, bu virüsle kim neyi hedeflemişti?

Tıpkı bugünkü domuz gribi palavrasında olduğu üzere, aynı ülkelerin liderleri ve yöneticileri ile aynı örgütlerin yöneticileri benzer şeyler söylüyorlardı.

Amaçları, virüsün yaygınlaştırılması ve panik oluşmasını sağlamaktı. Bunu başardılar!

* * *

Donald Rumsfelt’i bilirsiniz. Hani Irak’a, Afganistan’a savaş açan, eski ABD Savunma Bakanı.

Yine hatırlayınız o günlerde sanki yeterli miktar ilaç bulunamıyormuş izlenimi uyandırmak için Türkiye Sağlık Bakanlığı yetkilileriÖlümcül kuş gribinin koruyucu aşısı bulunmuyor. İlk 48 saat için Tamiflu adlı ilaç etkili olabiliyor. Pek çok gelişmiş ülkede, muhtemel salgına karşı Tamiflu stoklanıyor. Sağlık Bakanlığı da bu ilaçtan 300 bin adet istedi. İlave 500 bin adet istedi. Halkın stok yapması nedeniyle Tamiflu tükendi” gibi haberler uçuruyordu.

Kimindi Tamiflu?

Tamiflu adlı ilacını o günlerde adları birçok skandala karışan Roche firmasınca üretiliyordu?

Fakat bu ilaç Roche’ın değil, ABD’li “Gilead Bilim” firmasına aitti.

Peki, Gilead Bilim kimindi?

Sıkı durun! Yine o skandal adam, Donald Rumsfelt’in!

Belli ki Donald Rumsfelt, ilacı kendi firmasının adıyla pazarlamak istememişti ve bunun için ABD menşeli olmayan Roche firmasını seçmişti. Bu tercihin karşılığından Roche’dan hisse alacaktı ve öyle oldu?

Rumsfelt’in Gilead Bilim’ine ait olan Tamiflu, kuş gribi ilacı diye tüm dünyaya milyarlarca satıldı ve malum adamlar köşeleri yine döndüler.

Bu yeterli değildi. Bir taşla daha çok kuş vurulmalıydı.

Rumsfelt para kazanacak diye George W. Bush kendisi niye riske etsindi.

ABD yönetimince kuş gribi ilacı diye anons ettirilerek ve tüm dünyaya milyarlarca adet pazarlattırılan Tamiflu’nun yanında, Tayland’da kurulu olan dünya tavuk devlerinden Bush’un kardeşi Neil Bush’unda ortaklarından olan CP Piliç’te bu sayede köşe olmalıydı. Oda planlandığı gibi gerçekleşti. CP Piliç, gücüne güç kattı.

90′ı aşkın ülkede örgütlenmiş Tyson Food’ı gücü perçinlenmesi gerekiyordu ve oda öyle oldu. Tyson Food, kazancını yüzde 49 oranında artırarak 26 milyar dolarlık kâr elde etti.

Kopya koyun, Dolly projesinin sahibi de olan İngiliz Roslin Enstitüsü yetkililerine göre asıl amaç; “Doğal tavuk türlerini ortadan kaldırarak GDO’lu hayvan türünün yayınlaştırılması ve tekel oluşturulmasını sağlamak”tı.

Kendi projeleri olmayanlar ve başkalarının dümen suyuyla hareket edenler sayesinde hedeflenen gerçekleşti.

Endüstriyel anlamda doğal tavuk türleri tümüyle yok edildi!

Adlarına tescilli GDO’lu tavuk türleri ile piyasalara hâkim oldular!

Üstüne üstlük milyarlarca Tamiflu ilacı sattılar! Bu sayede birçok kişinin bağışıklık sistemini bozdular. Kimilerini kısırlaştırdılar.

Kuş gribinden sonra domuz gribi için de kurtarıcı ilan edilen Tamiflu’nun, şimdiler de tehlikeli olduğu açıklandı!

Meğer bir zamanların kurtarıcısı Tamiflu’nun çocuklar ve gençlerde birçok ağır yan etkisi varmış

Tabiî ki bu sonuçlar daha şimdilik açıklananlar… İlerleyen gün veya yıllarda çok ürkütücü sonuçlar duymak hiç şaşırtıcı olmamalı.

Kemal ÖZER

Posted via web from FaRuKS

Kumpası Çinliler Bulmuş Sevgilim – [İbrahim Tenekeci/Milli Gazete]

// Temmuz 10th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

10/07/2009 tarihli İbrahim Tenekeci yazısı.

Türkiye denilen yer, sadece Anadolu ve Trakya’dan ibaret değildir.

Arnavutluk, Bosna, Kosova, Sancak, Bulgaristan, Yunanistan, Kırım, Kafkaslar, Filistin, Irak gibi yerlerde Müslümanlara yapılan mezalimlerin devletimizi ve milletimizi yakından ilgilendirmesinin bir nedeni de budur.

Bu ülkede Kaşgar, Kalemberk, Mostar, Semerkant isimli edebiyat ve kültür dergileri çıktı, çıkıyor.

Kırım Türklerinden Sancak Türklerine kadar, kayda değer bütün süreli yayınlar, bu topraklarda yayınlanıyor.

Bunu sadece “Osmanlı refleksi” ile açıklayamayız.

Doğu Türkistan’dan Adriyatik Denizi’ne, Kırım’dan Filistin’e kadar, geniş bir coğrafyada yaşayan Müslüman milletler, başlarına bir musibet geldiği vakit, hemen Türkiye’ye bakar. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları da onlara…

Sayın Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı olunca çok sevinmiştik. Nihayet Türkiye’nin gerçek anlamını bilen biri, Türkiye adına toplantılara katılacak, girişimlerde bulunacak, hak ve hukukumuzu savunacaktı.

Tanıyıp bildiğimiz bu muhterem ve muteber insan, elbette rengini ve tavrını Türk dış politikasına yansıtacak, bugüne kadar ihmal edilmiş olan konuları, ilişkileri onaracak, milletine yakışan bir politikanın sözcülüğünü ve temsilciliğini yapacaktı. Diye düşünüyorduk.

Türkiye, yüzünü batıya dönerken, sırtını da doğuya, yani İslam dünyasına dönmüştü. Davutoğlu gibi isimler, en azından, sırt dönme durumunu, sırtını sağlam yere dayama şekline dönüştürebilirdi.

Ara sıra iyi şeyler olmadı değil, oldu. Ama garip şeyler de oldu, oluyor. Mesela Somali açıklarına “korsan avı” için savaş gemisi gönderdik, gönderiyoruz. Aynı yere, “korsan avı” için Rus turizm firmaları da müşteri gönderiyor. Macera arayan zengin ve fanatik Rusları…

“Korsan dedikleri kimler” diye sorup kaldığımız yerden konumuza devam edelim.

Gazeteciler, farklı yerlerde, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na, Doğu Türkistan’la ilgili sorular sordu.

Her ikisi de, kâğıttan, aynı cevabı okudu.

Demelerine göre, “Uygur halkı, Türkiye ile Çin arasında kurulan güçlü ilişkiler için dostluk köprüsüymüş.”

Ayrıca, “gelişmeleri endişeyle takip ediyorlarmış.”

“Seyirci kalamazlarmış.”

Buna ilaveten, Başbakan Erdoğan, “sorumluların bir an önce bulunup hesap vermesini” istiyor. Zaten Çin yönetimi de öyle yapıyor ve “sorumlu” diye ilgili-ilgisiz, binlerce Uygur Türkünü tutuklayıp hapse atıyor. Yakında “kitlesel idamlar” başlayacakmış.

Evet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin konuyla ilgili tepkileri bundan ibaret…

Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabiya Kadir’e, “Ankara’nın tepkisi sizce yeterli mi” diye soruluyor. Verdiği cevap aynen şu: “Ankara’nın bu konuda ne dediğini duymadım bile…”

Çinlilerin vahşi uygulamalarını ülkemizde yaşayan bir avuç Uygur Türkü ve bir grup milliyetçi değil de, yüz binler protesto etseydi, mitingler düzenlenseydi, hele bu mitingi Saadet Partisi düzenleseydi, eminim ki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının Çin hükümetine cevabı daha farklı olurdu. Gazze örneğinde olduğu gibi…

Politika işte böyle bir şey. Bu kadar acımasız.

Her fırsatta renkler ve zevkler tartışılmaz deniliyor.

Doğru mudur?

Doğrudur.

Peki, körleri ne yapacağız?

“Senin örgütün bir melekti yavrum”

// Nisan 20th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

Zaman yazarları M.Nedim Hazar son zamanlarda ayyuka çıkan suçluyu yüceltme, operasyonu sulandırma furyasına değinmiş. Güzel de değinmiş;

Bir kutsama, ulvileştirme, yüceltme yarışıdır aldı başını gidiyor Holding Medyası’nda… Yıllar önce yazmıştım aslında; meselenin özü AK Parti değil, örtü filan değil…


Kimse kimseyi kandırmasın sevgili holding medyasındaki silah arkadaşlarımız, kimse kimseye dubara yapmasın. Birbirimizi tanıyoruz biz. 28 Şubat’ta olduğu gibi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, kapatma tiyatrosunda olduğu gibi. Meselenin daha köklü, daha derinlerde olduğunu biliyoruz artık.

Bal gibi biliyorlar… Ama hâlâ onlara göre, bu dava siyasî ve inandırıcılığını yitirmiş!


Alçakça cinayetler sonrasında mütedeyyin kesimi hedef yerine oturtup atışı serbest yapan, ‘Türkiye’nin 11 Eylül’ü’ diyerek toplumdaki inançlı kesimi hedef gösterenlerin davanın sulandırılmasından başka yolları kalmadı çünkü.


Hiç kimse kusura bakmasın, millet işin farkında ve çekilen sifonun sonuna kadar pisliği götürmesini istiyor. Kim karanlık işlere bulaşmışsa, kim bu milleti ahmak yerine koyup kaderiyle oynamaya kalkışmışsa, kim Ergenekon izbelerinde, karanlık odaların folyolu duvarları arkasında entrika çevirmişse ortaya çıkarılmasını istiyor.

“Senin örgütün bir melekti yavrum” romantizmini kimse yutmaz, yutmayacaktır.

Yazının tamamını okumak için şöyle buyurun

Ordu Kışlaya! – [Perihan Mağden]

// Temmuz 14th, 2008 // No Comments » // Köşe Yazısı

Ordu Kışlaya! – [Perihan MAĞDEN / Radikal]

Düşünün: Fenerbahçe Orduevi’nde konuşlanmışlar. Bunların emekliye ayrılmış olması filan fark etmiyor. Memleketin esas sahipleri onlar.
Jandarma Komutanıyken yapamadılar mı darbeleri, işleri rast gitmedi mi; emekliye ayrıldıklarında da bir fors, bir racon. Orduevleri, lojmanlar, Atatürkçüdüşüncedernekleri, kapitalistlerin yönetim kurulu üyelikleri emirlerine amade.
Bir nevi Kadirimutlak/Sonsuza Dek GÜÇ: bu nasıl bir güç vehmetme kendine/kendilerine. ‘Sivil’ toplumculuk ayağına yatıp saftorozları sokağa döküp/İzmir’in dekoltemanyak kadınları filan: “Paşam yoksa göğüs dekolteme mi karışacak Bu Yobazlar?” “Olur mu güzel evladım, dekolte de senin Kemalist hakkın, getir şöyle bir kadeh rakımızı da mehtaba karşı içip Atamız’ın ruhunu şad edelim!” ayakları. ‘Sivil’ ağızları.
NOKTA’nın Darbe Günlükleri bir çorabın sökülmesidir. Çektiler ipi, gerisi çorap söküğü gibi geldi. Şimdi elimizde içinden çıkılmaz görünen bir yumak var. Öyle ‘gösterilmek’ istenen. Amiral Battı’nın kaptanının kafası karmakarışık.
Kafa karışıklığı, bunların en faydalı ilacı. Gelsin “ben ne kadar zamandır biliyordum”lar, gitsin “ben muhalif meşrebim: buna dense dense Ergenekon safsatası/salatası/efsanesi denir; ay kuşkucuyum kuşkucu” utanmazları.
Şener Eruygur’un (anasının ak sütü gibi hakkı) Fenerbahçe Orduevi’ndeki ‘ofisinde’ Ergenekon hücresinin oluşum şeması ele geçirilmiş. Baskınlarda herrr birinin evinden aynı zımbırtı belgeler çıkıyor.
Siz bunların ciddiyetine/olabilirliğine inanmıyor olabilirsiniz edepsizliğe vurarak. Ama onlar kendilerinin ciddiyetine inanmaktan yıkılıyor-muş işte, 2500 sayfa DELİL ortada. Yaz yaz bitmiyor.
Sonra ALTI YILDIR işbaşındaki iktidar partisinin Başsavcı’nın ‘kanaatlerine’ (halk arasında: Kemalist paranoya) dayanarak kapatılma davasında ‘Hukuk her şeyden üstün’leyenler, polisiye delillere taşş gibi dayalı Ergenekon Davası’nın vatanını seven/Atatürk’ünü seven/cumhuriyetini seven Güç Bezirgânları’na karşı düzenlenmiş abartılı bir komplo olduğu fikirsanlığını pompalamaktan imtina etmezler.
Ben TARAFım mesela Ergenekon Çocukları davasında. Benim mahkememi ‘Ortadoğu uzmanı+bir dergide köşe yazarı’ kimliğiyle şenlendiren (ben Filistin halkını İsrail Ordusu’ndan soğutmaktan yargılanıyordum ya) Oktay Yıldırım’ın Ümraniye’deki gecekondusunda ele geçti Ordumuz’a ait olduğu ispatlanan bombalar. Hani AYNI bombalar hem Masum Atatürkçülerin Temiz Gazetesi Cumhuriyet’in kafakargaşalamabombalanmasında, hem de Danıştay Baskını’nda kullanılmıştı.
Hrant Dink’in mahkemesini ‘şereflendiren’ Veli Küçük- malumunuz. Tabii herrr mahkeme baskınının kaçınılmaz ‘vatanseverleri’ Kemal Kerinçsiz, Sevgi Erenerol ve diğerleri. Sivilsivilceler.
Aa! bakıyoruz şimdi içeri buyur edilmiş bulunan Hurşit Tolon Paşa, Ege Ordu Komutanı iken, gündemi nasıl da bombalardı ikide birde Erman Toroğlu’nun içine su serpecek demeçleriyle.
Hrant Dink’in başını yakan yazı dizisi Sabiha Gökçen’in (Kutsal Atamız’ın tek doğrudürüst manevi evladı) Ermeni olduğunu kanıtlayan yazılardır. Sonra (yazılar 6 Şubat 2004’te çıkıyor Agos’ta), 21 Şubat’ta gelsin DevletinAmiralGemisi Hürriyet’te bu yazıları köpürten bir haber! Hemen akabinde Genelkurmay Başkanlığı ve HerHaltaDemeççi Hurşit Tolon Paşamız’ın (Ege Ordu Komutanı kimliğiyle) zehir zemberek suçlamaları. Bir garip Dink’e karşı.
Dink yok şimdi. Öldürüldü.
Aaa: acaba kim öldürttü?
Ergenekon da sonuç olarak bazı terbiyesizlerin muhayyilesinden fışkırma, Kemalist Düşmanı bir hareketin deli açması iftira kumpanyası!
Delilleri görmezden gelelim. Ve fakat NOKTA’nın söktüğü çorabın habire yeni ipliklerini Taraf Gazetesi pazara çıkartmakta.
Yüce Askeriyemiz, Taraf’a ‘Dağlıca Baskını Biliniyordu’ haberinin belgelerini teslim etmesi için ayın 7’sine kadar (cömertçe) zaman tanıdı.
Pardon? Belgeler sizden çıktığına göre asılları elinizde mevcuttur. Fotokopileri
alacaksınız da ne olacak?
NOKTA baskınında da aynı şey yapılmıştı. ‘Belgeler de belgeler!’ Sonra belgelerin orijinalitesi, Özden Örnek Günlükleri’nin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın bilgisayarından çıkmış olduğu MAHKEMEDE kanıtlandı. Kanıtlandı da ne oldu? Susss pusss.
Danıştay Baskını hâlâ Şanlı Kemalist Direnişçilerin Gazetesi Cumhuriyet’in bahçe bombalanmasıyla haraşolandırılmıyor. E, o ayrı bu ayrı. Oysa bombalar aynı lokum, pardon bomba paketinden. Kalanlar da Oktay Yıldırım’ın evinde yakalandı.
Son Kemalistlerin Cumhuriyet Gazetesi’nden Ankara Mümessilleri Mustafa Balbay’ın götürülmesini protesto etmek isteyenler, oradan Şanlı Tercüman Gazetesi’ne de uzanıyorlar. Elleri kelepçelenerek götürüldü ya lümpen genel yayın yönetmenleri!
O Tercüman Gazetesi daha bu kış beni ve Ece Temelkuran’ı ‘kitlesine’ hedef gösterdi. Birtakım pervert çocuklar kanlarından Türk bayrağı yapıp, Büyükanıt’a yollayıp NE BİÇİM duygulandırdılar- üstüne yazdığımız yazılar nedeniyle.
Bu Cumhuriyet Okurları, Tercümanla da dayanışırlar. Her bir numeroyu da yaparlar.
Şimdi Tercüman’ın lümpen yönetmeni aynen Akşam yazarı Güler Kömürcü gibi ‘serbest’ bırakıldı. Türkiye’nin en zengin adamı Karamehmet’in (aylık geliri: 7 bin YTL) bunları ısrarla arka bahçesinde beslemesi ilginç tabii.
Yaşar Büyükanıt’ın Tercüman’ın lümpen yönetmeninin yanağını okşarken bir davette (Cumhuriyet Kokteyli mi?) çekilmiş fotoğrafları yayınlandı.
Aynı Büyükanıt Paşa, Şemdinli’de Umut Kitapevi’ni bombalamaktan Askeri Mahkemece ‘serbest’ bırakılan Uzman Çavuş Ali Kaya için de “Tanırım, iyi çocuktur” demişti.
Vicdani redçi Mehmet Bal’ın kuyruk sokumunda yediği dayaklardan çatlak var. Ben yine 318’den yargılanıyorum. Beni hedef gösteren gazetenin genel lümpeninin yanağını okşarken Genelkurmay Başkanımızın fotoğrafı var.
Ben bu davada tarafım arrrkadaş.
Fırsat bu fırsat: En nihayet, hep birlikte bağırabiliriz. “Ordu kışlaya! İşinin başına! Ait olduğu yere! Sonsuza dek siyasetimizden/idaremizden uzaklara! Haydi!”