Posts Tagged ‘İslam’

Avustralyalı Rubin’in Ebubekir Olma Hikayesi…

// Mart 23rd, 2009 // 7 Comments » // Video

Son haftalarda nette dolaşan bir video var. Hristiyan bir ailenin ateist olarak yetiştirdiği Rubin adlı genç din arayışını ve Müslüman oluşunu espirili bir dille anlatıyor. Sıkılmadan, hatta zaman zaman gülümseyerek, birkaç yerinde belki kahkaha atarak izleyeceğiniz bir video.

Cemil Meriç – Jurnal Cilt 1 1955-65

// Kasım 7th, 2008 // No Comments » // İktibas

16.7.1955 QUINZE-VINGTS GECELERİ
Dehâ, dikenli bir taç. İsa’dan Marquis de Sade’a, Homeros’tan Milton’a kadar bütün bu büyükler Nemesis’in hışmına uğradı. Dehâ, dikenli bir taç, yaratmak daima ıstıraplı… Fakat yaratamadan ıstırap çekmek daha dayanılmaz bir çile. Yahut, kalbinden ve kafasından doğacak bütün varlıkların, zinde ve gürbüz de olsalar, öldürüleceğine inanmak ve onları doğmadan boğmak…Isparta cılız çocukları boğarmış. Bugünkü cemiyet fikrin ve hissin en nur topu çocuklarına musallat. Muarri, mutaassıp bir dünyanın kucağında en kutsal inançlarla hiçbir ceza görmeden alay edebiliyordu. Bedbahtlık ona böyle bir imtiyaz kazandırmıştı. Modern cemiyette bedbahtlığın o kadarcık tesellisi de yok.

Din, aşk, şiir: boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza attığı merdivenler. İnanamayanların inananlara sataşmasında muhakkak bir parça kıskançlık da var. Keşke bütün insanlar aynı Tanrıya inanabilselerdi. O zaman cennet olurdu.

Sevmek yaşamaktır. Böceklerden kehkeşanlara kadar uzayan bir sevgi… Bütün kainatı ve kainattan daha büyük bir yaratıcıyı sevmek, hem de ruhun ölmezliğine inanarak. Yani edebîyet ölçüsünde bir sevgi. Dinsizlerin ölümü, insanı tahammül edilmez bir yalnızlığa sürüklemekten başka neye yarar?

Mağarasının duvarları arasında meçhûl kuvvetlere yalvaran iptidai insan, atom devrinin zındığından daha mı az akıllıydı, bilmiyorum, ama daha bahtsız değildi. İnanmayan adamın ebleh gururu! Hangi bilgimiz en iptidai dinin nasslarından daha sağlam?

Oyuncak değiştiren çocuk daima daha kötü, daha hantal, daha tehlikeli oyuncaklar peşinde…

İnanan, bedbahtlığından bahsederse yalan söyler. İnanan için bedbahtlık yoktur. Bağlandığı ağaçta yamyam tamtamlarını dinleyen misyoner, Roma’nın bütün hunhar ve sadist imparatorlarından daha mesuttur.

Ey müminler, saadetinizi gölgeleyen tek ıstırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalıdır.

11.8.1955 JURNAL III

Ölüler yaşayanların peşini bırakmıyor, iki kuşak önce yaşamış bir anneannenin zekâ kıtlığı silinmez bir iz bırakabiliyor bizde de. Sonra coğrafya… Başka medeniyetlerin birkaç yüzyıldan beri aşmış olduğu bir medeniyet merhalesine zincirli kalmış milletler var: coğrafî bir kader bu da. İnsan tek başına kendisini şekillendiren bir bütün değil. Ve dünya insan zekâsının fetihlerine rağmen, el ele tutuşup hep birlikte şarkılar söyleyebileceğimiz bir cennet olmaktan daha çok uzak. Duvarlar var insanlar arasında ve daha uzun zaman da var olacak. Hatta bana öyle geliyor ki, bu hayalî eşitlik, sosyal adalet rüyaları gerçekleşse bile daha uzun zaman kendini bekletecektir. Evet, insan zekâsı ve bilim tabiat kuvvetlerini kontrol edebilir, hürriyetimizin sınırlarını genişletebilir, bütün insanlara asgari bir refah düzeyi sağlayabilir. Ama ya beynimiz?

1.1.1959 / Saat 17:25 JURNAL

Dünya nimetlerini ömrü boyunca hor gören Buda nefis bir domuz kızartmasını atıştırdığı için göçüp gitmiş. Tarihçi böyle söylüyor. Güneşte leke arayan küçük adamın uydurduğu bir yalan mı bu, bilmiyorum. En yavuz ermişlerin, en çetin kahramanların zaman zaman nasıl çamurlaştıklarını görmek, küçük insanlar için hain, buruk ve zehirli bir teselli.

Saat 18:00

Batı ile Doğu’yu ayrı dünyalar gibi göstermeye kalkışanlar büyük bir gaflet içindedirler. Batı ile Doğu ancak haritada bir realite. İhtiyarlayan, belleri bükülen, bunayan milletler var. Ortaçağ’da, Avrupa Doğu, Asya Batı’dır. İbn Haldun Bergson’dan çok daha Batılı… Aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerden çok daha medeni idiler. Kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. Yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. Tarih, galiplerin yazdığı bir kitap. Zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenk.

9.1.1963 BİRKAÇ KOZMOPOLİT ÜZERİNE HİCİV DENEMESİ

Değişen nedir? Said Nursi’nin risalelerini okumak için toplanan üç beş vatandaşın tevkifi, tabiî hukuk bakımından hamakatla kaynaşan bir cinayettir. Ahlâksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferma olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlâktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak taktire lâyıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar… Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum.

Yazılı kâğıt bezirgânları, odalarında kitap okuyan bu, belki gafil ama hiç şüphesiz tertemiz insanların tevkifini âdeta alkışlayarak ilân ediyorlar. Vicdan hürriyetine indirilen bu ağır darbe gerçi bizim için ebedî bir maceradır. Yani münevver, sadizmini, kendi Tanrılarına secde etmeyen namuslu insanlar üzerinde tatmin etmeyi âdet haline getirmiştir.

Kanun karşısında eşitlik düsturu!…
Her cinayete fetva veren, fikir hürriyetini menfaatlerine dokunduğu ânda ayaklar altına alan insanların bu hürriyetperverlikleri, kendilerini imtiyazlı bir zümre, âdeta devlet içinde devlet saymalarının ifadesidir. Hiçbir mukaddesleri olmadığı ve memleketin hiçbir derdiyle ilgilenmedikleri için, kozmopolitliğin, yani, insanlardan kopuşun yeni bir şekli olan salon sosyalizmi ile flört etmeye kalkışmaktadırlar.

14.1.1963 OSMANLICA-YENİ TÜRKÇE

Demek ki Osmanlıca denilen dil, Osmanlı Türklerinin konuşup yazdıkları halis Türkçedir. Yalnız, sosyal sebeplerden, biraz “précieux”, biraz yapmacık bir dil bu.

Türkün kılıcı ülkeler fethederken, Türkün zekâsı da kelimeler fethediyordu. Ülkeler ne kadar bizimse, kelimeler de o kadar bizimdir. Ecdadımız onlarla düşündü, babalarımız onlarla konuştu. Kısaca, Türk milletinin tarihinde çeşitli merhaleler var. Nasıl eski Fransızca, eski İngilizce diye tasnifler yapılmışsa, eski Türkçe, orta Türkçe gibi adlandırmalar da yapılabilir.

Türkçenin bedbahtlığı, tabiî tekâmülünü yaparken, birdenbire zıplamaya zorlanmasından olmuştur. Nesiller arasındaki köprüler uçurulmuş ve hafızadan mahrum bir nesil türetilmiştir. Hafızadan yani kültürden. Milletin ana vasfı: devamlılık. Dilde, terbiyede, gelenekte devamlılık. Altı yüzyıl cerrahi bir ameliyatla içtimai uzviyetten koparılıp atılınca, Türk düşüncesi boşlukta kalmıştır. Boşlukta kalmıştır, çünkü Batı’ya da tutunamamış, sırtını Batı tefekkürüne de dayayamamıştır. Elli yıldan beri Batı’yla bu kadar sarmaş dolaş olduğumuz halde, hâlâ yeni neslin tek değer yetiştirememesi, bunun en hazin tecellilerinden biri değil mi? Uydurca ile bir ‘Hürriyet Kasidesi’, bir ‘Sis’, hatta bir ‘Erenlerin Bağından’ yaratılabilmesi için en az bir altı yüzyıla daha ihtiyaç var.

Bugünkü nesil, ağabeylerinin hafızası zorla iğdiş edilen ikinci nesildir. Devlet kanalı ile, nereden çıktığı bilinmeyen, iğri büğrü kelimeler onların genç beyinlerine zorla sokulmuş. Halk Partisi, uydurcacılığı devrimcilik olarak göstermiş. Dil Kurumu elindeki kaynakları bu uğurda seferber etmiş. Zavallı aydınlar neye uğradıklarını, ne yapacaklarını şaşırmışlar. Dil Kurumu, kurulduğu günden bugüne, hangi salahiyettar ilim ve sanat adamını etrafında toplamış? İlim zaten yok…

Tefekkürle ilgili eserlere gelince, Kant’ı kaç Alman anlar?

Yani, halkın anlayacağı kitaplar vardır, halkın, yani geniş kalabalıkların, ilk mektep tahsili yapanların. Onların dışında aydınlanmak isteyenlerin okuyacağı kitaplar vardır. Sonra, gerçek aydınların temas edeceği kitaplar vardır. Bunların konuları aynı olsa bile, meseleyi ortaya atışları, kullandıkları vokabüler birbirinden çok farklıdır.

‘Halkın seviyesine ineceğiz’ diye, dilimizi papağanınkine benzetmek, halklaşmak değil, eşekleşmektir.

Esasen vokabüler üzerinde durmak, yani, yerleşmiş kelimeleri ‘Arapçadır diye atmaya kalkmak’, sadece cehaletle kabil-i izahtır.

En azgın şovenizme ilericilik adı verildi. Tatarcadan, Kıpçakçadan, Çağataycadan ölü kelimeler devşirildi. Ve olan sanata oldu, tefekküre oldu… Garibi şu ki, dildeki ırkçılığı, şaşılacak bir beyinsizlikle, kendilerini solcu sanan aydınlar benimsediler.

Bütün bunlar altyapıdaki anarşinin üstyapıda tecellisidir. Bir yandan feodal istihsal, feodal inkısam… ötede bir gecekondu burjuvazisi! Ve dilini kaybeden, görülmemiş bir afaziye uğrayan, kekeleyen, garip sesler çıkaran bir nesil… orta mektep kitabı yazmaktan âciz üniversite hocaları, papağan kadar sevimli olmayan doçentler…

Yarı aydının sadizmine terk edilen dil. Tefekkür bir it payı mıdır?

Kurtuluş çaresi var mı? Tehlikeyi bütün âzâmetiyle kavrayan yok. Dil politikaya âlet edilmekte. Dil, heveskâr mektep kaçaklarının şamar oğlanı. İyi niyet sahiplerinin, hangi siyasi tandansa mensup olurlarsa olsunlar, bir cephe kurmaları milli bir zarurettir…

26.1.1963 MARKSİZM’E, İŞÇİ SINIFINA VE HAZİN BİR MACERAYA DAİR

Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırdım. Bu, ümitsizlikten doğan bir isyandı. Bir nevi meydan okuyuş. O yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı.

Marksizm, silinmemek, ezilmemek için sarıldığı bir daldı belki. Belki de inanıyordu Marksizme.

Bu memleketin büyük faciası, en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çekmesi. Halledilmesi gereken büyük dâvâ, bu topraklar üzerinde münevverin nefes alabilecek hâle gelmesi.

Marksizm bir tecessüstü onda. Herhangi bir Batı memleketinde büyük bir fikir adamı olabilirdi, bir teorisyen olabilirdi… Ezdiler. Acaba ezilen daha kaç kişi? Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım, karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi!…

16.2.1963 BU ÜLKE 89′DAN BERİ SU ALAN BİR GEMİ

Dünyanın bütün tımarhaneleri bizim entelijansiyanın kafatası yanında birer aklı selim mihrakı. Cemiyet tek mit’e dayalı: Atatürk miti. Başka bağ yok. İmparatorluğun birbirine düşman etnik unsurlardan mürekkep yamalı bohçası dikiş yerlerinden ayrılalı beri biz kendi kendine düşman insanlar haline geldik. Mâzi yok, tarihimizi tanımıyoruz. Din ölüm yatağında. İnsanları bir araya getiren hiçbir ideoloji doğmadı. Nihayet dil de gitti elden. Türk milleti. Hangi millet? Milliyetçiyiz.. Hangi milliyetçilik? Batı’nın en bedbaht, en sarsak, en hasta fikir adamı basübadelmevt hülyalarıyla avutabilir kendini. Kadirşinas bir el, gübre altında kalan inciyi asırlarca sonra insanlığın tefekkür gerdanlığına iliştirebilir. Dilin medeni memleketler argosundan çok daha büyük bir hızla değiştiği bir ülkede, yarım okka esrar içen bu kadar çılgınca bir hayale kaptıramaz kendini. Hangi “postérite”?.. Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı…

27.2.1963 OSMANLILAR

Sonra avama hitab eden yeni bir nesil. Sinirsiz, kemiksiz cümleler. Kıyma makinasında çekilmiş gibi kolayca yutulan Fecr-i Ati nesri. Refik Halit, Halide Edip, Reşat Nuri. Sonra tarihi tersine çeviren ve altı yüzyılın emeğini yok eden görülmemiş, işitilmemiş vandalizm: harflerin ve dilin belkemiğini kıran tekme.

7.3.1963 YARIL YOLDA KALMAK

Tanzimattan beri kendi irademizle Batı’ya yöneldiğimizi vehmedenler, gülünç bir gaflet içindedirler. Milleti millet yapan kalabalık, oyunun tamamen dışında. Bütün oyunların, hatta tarihin dışında. Ağaç gibi mâzisiz.

8.3.1963 BALDENSPERGER’Yİ OKURKEN

Öyle sanıyorum ki bizim orta sınıfı kitaptan ilelebet soğutan, dildeki hercümerç oldu. Edebiyat gerçek hayatın dışında sadece bir avuç delikanlının iltifat gösterdiği tavla gibi, altmış altı gibi bir oyun. Seyircisi yok.

Yahya Kemal neden Tanrılaştırıldı? Beklenileni, alışılanı verdiği için. Biçim denenmiş, incelmiş, sevilmiş. İçindeki bilinen, belki bilinenin güzeli, ama bilinen. (…) Yahya Kemal Fransızca öğrenen Nâbi veya Hersekli Arif Hikmet. Sığın sığı… ve “pocif”in “poncif”i. Kelimeler pırıltılı, cümbüşlü. İçinde, bir şey yok. Bir mermerin göğsü, daha doğrusu mermerden bir göğüs.

Orhan Veli de öyle. Onun da sevilen şiirleri alışılanlar ve Hüseyin Rahmi nesrinden bir arpa boyu ileri gitmeyen en güdük zekâlıların kolayca içine girebildikleri. Orhan’da da yeni yok. Yenilik küçüklüğünde şiirin. “Bir elince cımbız, bir elinde ayna. Umurunda mı dünya.” Herhangi bir hizmetçi kızın idrâkine seslenen nükte. Orhan’ın nesli şiirin kanatlarını kesti. Toprakta sürünen sevimli bir hayvan haline getirdi. Sevimli ama gülünç ve zavallı. Kartaldan çok bir kümes hayvanına benziyor bu şiir. Yumurtası olmayan garip bir kümes hayvanı. Orhan nesli yeni fetihlere koşmadı. Göz boyacılığını, jonglörlüğü, ucuzu erişilmeyene tercih etti. Fikret’in, Hâmid’in hatta Haşim’in kanat çırpışları yok onlarda. Ya kolej talebesinin küçük şikâyetleri, ya gazete fıkrası. Hangi Batı, hangi yenilik? Bir cüceler edebiyatı. Bir mikro edebiyat.

14.3.1963 TÜRK BURJUVAZİSİ VE ÜMİT YAŞAR

Ümit Yaşar ve orta sınıf. Bunlar birbiri için yaratılmış. Bir şâir ki yalnız düşünmekten değil, konuşmaktan ad âciz. İhtiyar bir âşıka cilve yapmaya kalkan bir kaldırım orospusu gibi horluyor dinleyiciyi. Terbiye ne kelime. Şiirleri çağdaşlarından derlenmiş kötü bir antolojiye benziyor. Geçen yazımda Yahya Kemal’in sığlığından bahsetmiştim. Yahya Kemal, Ümit Yaşar’ın yanında umman. Ümit Yaşar’ın hüneri alışılan’ı, köksüz’ü, meyvesiz’i vermek. Bir hadımlar şâiri. “Virilité”si olmayan bir sınıf, “virilité”si olmayan bir şair. O sınıf serveti hak etmeden kazandı, Ümit Yaşar şöhreti. Bunun için mustariptirler. O sınıf kazandığı servetle beraber büyümedi. Dev bir zırhın altında kaybolan cüce. Ümit Yaşar da öyle. Zafer onun değil, reklamın. Dümdüz bir nazım, ne tepesi var ne uçurumu. Ufuksuz ve imzasız, âdeta mâniler gibi. Vâlâ Nurettin ne kadar gazeteci, Reyyan ne kadar avukat, Türk burjuvazisi ne kadar burjuva ise, Ümit Yaşar da o kadar şâir. Gecekondu burjuvazisine gece-kondu şâir. Yahya Kemal hayranları belki cüce, ama sıhhatli birer cüce. Ümit Yaşar’ınkiler hadım.

Bu milletin bütün kütüphanelerini yaktılar. 1929′da ilk mektebi bitiren nesil kendini bir çöl ortasında buldu. Yeniden başladı alfabeye ve ölünceye kadar alfabede kaldı. Sonraki nesiller hep aynı yokluk, hep aynı sefalet içinde çırpındılar. 1929′da okuma-yazma bilenler 1930′da analfabet durumuna düştüler. Ve kendilerine zorla kabul ettirilen, dili çelik bir korse gibi, bir Çinlinin ayakkabısı gibi, ezip büzen bu yabancı harflere hiçbir zaman ısınamadılar. Yeni nesiller ise on, on beş yılda şişirilen, sözde milli, bir kütüphane buldular. Her maskaralığı alkışlamaya zorlanan ve bu şakşakçılığı bir refleks, bir insiyak gibi uzviyetlerine sindiren şamar oğlanı burjuvazi! Evde babasından duyduğu Türkçeyi konuştu, okumaktan vazgeçti, yahut Ulunay’ı, Burhan Felek’i, Vâ-Nû’yu okudu. Bu burjuvazi yabancı dil bilmez, kendi dilini bilmez, ufuksuzdur, mâzisizdir, istikbalsizdir, bir cenin-i sâkıttır. Aynı vasıflar Ümit Yaşar’da da yok mu? Yalnız hem sevindirici, hem üzücü bir nokta; bu naylon gömlekli, ipek entarili kalabalık, genciyle, orta yaşlısıyla, uydurcadan hoşlanmıyor. Sevindirici, zira, dilimizin istikbali bakımından bir nevi teminat. Üzücü, çünkü “özleştirme” adı verilen cinnet salgınını mahkûm etmiyor bu kalabalık, koşmaktan hoşlanmadığı için yerinde, nereye gidiyorsunuz diye haykırmıyor, koşanı alkışlıyor, bataklığında kalmak istiyor.

27.3.1963 TANIMIYORUZ HİNT’İ

Tanımıyoruz Hint’i. O ülkeye en büyük hükümdarını armağan eden Türk, Hint’i tanımıyor. Tanımıyoruz Hint’i. Ekber’e rağmen tanımıyoruz. (…) Tasavvufun ana kaynağı olan Hint’i tanımıyoruz. Osmanlılar İran tasavvufunu vulgarize etmekle yetindiler.

Neden tanımıyoruz? Osmanlılar imanlarını setleştirmişler. Taassubun gümrük duvarlarını aşamamış Hint düşüncesi. İran’dan da sadece şekli, mazmunları, aksesuvarı almış. Divan şiirinde İranî olan: kostüm sadece. Tasavvuf divan sayfalarını süsleyen bir minyatür.

Halbuki.. halbuki Avrupa on sekizinci yüzyıldan beri kanmayan bir susuzlukla Hint’in fikir ve şiir kaynaklarından ilham içmektedir. Halbuki Hint’in fethi Avrupa irfanının kaderini değiştirmiş, o ülkede yeni bir Rönesansın yaratıcısı olmuştur. Yeni bir Rönesansın. Bizi birinci Rönesansı yüzyıllarca sonra farkedebildik. On dokuzuncu yüzyılın başlarındaki ikinci Rönesanstan bakalım ne zaman haberdar olacağız? Halbuki çağdaş Avrupa’yı ancak Asya medeniyetlerinin ışığında bütün heybet ve zaaflarıyla görebileceğiz.

Hint’i tanımak zorundayız, çünkü İslâmî tefekkürün sertac-ı iptihacı tasavvuf o ülkeden fışkırdı. Cetlerimiz İslâm’ı kabul etmezden önce Budisttiler. Hint’i tanımak zorundayız. Asya düşüncesinin dayandığı temel, Hint düşüncesidir. Hint’i tanımak zorundayız. İnsanlığın irfan ve idrakine istikamet veren iki yaratıcı millet var: Hint ve Yunan.. Biz bu iki ülkenin merkezindeyiz. Akdeniz Doğu ile Batı’nın zifaf yatağı.

2.4.1963 OSMANLI DÜŞÜNCESİ, GERİCİ İLERİCİ, ZAVALLI HİNT, ZAVALLI BEN

Cennet, cehennem… her meseleyi basit bit “dilemma”ya irca etmişiz. Daima iki ihtimal. İkiden fazlasını düşünemiyoruz. Avrupa’ Ah Avrupa, canım Avrupa’ Neden “ah Avrupa”? Hep gözün rehberliği: “beldeler, kâşaneler” masalı. Arka sokaklar, arka sokaklardaki sefalet? Ondan bahseden yok. Tarihin ölüme mahkûm ettiği kavimlerde hep aynı psikoz: kendini küçük görme psikozu. Avrupa cennet, Asya cehennem. Neden “beldeler, kâşaneler”? Sanıyorum ki şarklı olduğundan utanan tek şarklı kavim biziz. Gerici ilerici… Şarklı gericidir, garplı ilerici.

Bugünün Türk insanı Hint düşüncesini kavrayacak durumda mıdır? Hayır. Kendi vokabüleri ile ya gericidir, ya ilerici. Gerici ise Müslümandır: cennet, cehennem. İlerici ise Batı hayranı: caz, dans, cinsî hürriyet ve teknik. Düşünmeye teşebbüs eden, düşünen demiyorum, kaç kişi var?

12.4.1963 CLAUDE LÉVI-STRAUSS’U OKURKEN

İnsanlık bir merdivenin basamaklarından çıkar gibi yükselmez. Zıplamalar, hep aynı istikamete yönelmiş değildir. Zar atar insanlık, kâh kazanır, kâh kaybeder. Boyuna kazanç yok.

Herhangi bir kültürü değerlendirirken kendi menfaatlerimizi bir yana itemiyoruz. Objektif hüküm yok.

Sevgili yurdumuzda fikir adamının imhası için sürgün avları tertiplenen, standart düşünceye mumlar yakılan, buhurlar serpilen sevgili yurdumuzda, aydınla kitle arasında hiçbir transatlantiğin aşamayacağı ummanlar var. Standart düşünce yani düşüncenin kalıplaşması, nasırlaşması. İki kutup: Osmanlıcı-Atatürkçü. Ve dışarda kalanların kellesinden kervansaray kurmak iştiha ve ihtirası. (…) Muhammed’i, Haticetül Kübra’nın imanı yarattı. “Absurde”e, yalnızlığa, başkalığa tahammül, çelik bir uzviyet, elmastan bir yürek işi…

İcatları bütün olarak ele alırsak, tarihte iki büyük devre dikkatimize çarpar: neolitik ihtilal, sınai ihtilal.Tarihinde iki defa ve aşağı yukarı on bin yıl aralıkla insanlık aynı istikamete yönelmiş, bir sürü icatlar yığabilmiş. Bir yandan icatların sayısı, öteden devam’ı… kısa bir devre içinde kesifleşmiş ve büyük teknik sentezleri mümkün kılmış. Bu sentezler insanın tabiatla olan münasebetlerini değiştirmiş, bu değişiklikler de daha birçok yeni değişikliklere yol açmış. Demek tek çizgi halinde ilerleme yok. Zıplamalar, atlamalar, “mutation”lar var.

Dünya medeniyeti yok. Çeşitli medeniyetler var. Ve ilerleme ancak bu çeşitlilik sayesinde. Yani medeniyetler birbirlerini tamamlamalıdırlar.

İlkel kavimler için kendi dışlarında insanlık yok (Tabiî bazı ilkel kavimler). Tek kültür bizimki diyenler de aynı ilkel duruma düşüyorlar. Barbar, barbarlığa inanan adam. Daha doğrusu barbarlığın vasfı bu. Avustralya yerlileri umumi sosyolojinin gerçek kurucuları.

1.6.1963 ABSÜRT MASALI

Ne bekliyorsun? Medresenin dâvâları vardı, üniversitenin yok. Medresenin kökleri vardı, temelleri vardı, dalı, çiçeği, meyvesi vardı, üniversitenin yok. Samimiyeti vardı, sıcaklığı vardı, üniversitenin yok. Cevdet Paşa’yı medrese yetiştirdi, üniversite Özcan’lar yetiştiriyor. Nesillerin idraktan mahrum edildiği, şuurdan iğdiş edildiği bir ameliyathane. Bir büyücü kazanı, bir darülaceze. Bütün felaketlerimizin senaryosu orada hazırlandı. Bina değil, şankr. Memleketi için için yiyen ur. O Babil kulesinde kapıcıdan başka hürmete lâyık canlı yok. Edebiyat Fakültesi’nde bir mezun 290 bin liraya mal oluyormuş. Tımarhanede kendimi çok daha rahat hissedeceğimden şüphe etmiyorum. Muhakkak ki oradakiler daha dost, daha vatanperver.

4.6.1963 HATEMİ SENİH VESİLESİYLE BİR HİCİV MÜSVEDDESİ

Bütün lise kitaplarının ayırıcı vasfı çürüyen bir beynin anatomisini aksettirmelerinde. Sarhoş bir kelime yığını hepsi de.

Ümit Yaşar’ın şiirleri ancak kerhanelerde ilgi toplayabilir.

Çocuklarımızın dünyası bizimkinden bin biter bir tımarhane olacak. Dilini kaybeden millet yaşamak hakkını çoktan kaybetmiştir.

22.6.1963 ÇOBANSIZ RAHAT EDEMEYEN KAZ SÜRÜSÜ

Lenin’in kristal tabutuna Paris Komünası’nın bayrağını koymuşlar, Emil Ludwig öyle söylüyor. Sonra bayrak çıkarılmış, çünkü kumaş mikrop çekebilirmiş türbeye, kahramanın mumyasını tehlikeye sokabilirmiş. Revue des Deux Mondes’un yazarı (C.-J. Gignoux, 15 Eylül 1952), Lenin de, Leninizm de bu kadar itina ile mumyalanmamıştı diyor. Lenin Tanrılaştırılmaktan hiç hoşlanmazmış. Stalin canlı canlı Tanrılaştırmış kendini. Kızıl Meydan’daki türbe yetmemiş. Vladimir İliç ölür ölmez Petrograd’a Leningrad adını takmışlar..vs. Heykeller, resimler, putlar.. Her şeyi önceden gören bir kadir-i mutlak haline getirilmiş, İliç. Nutukları bütün ihtiyaçlara cevap veren birer âyet gibi parçalanmış. Düşünmek zahmetine ihtiyaç kalmamış artık. Lenin dedi ki.. Lenin der ki.. Bu mit’in baş mimarı Stalin’in kendisi. Tenkidin yerine nass.

Kalabalık her yerde ırzını teslim edecek bir kahraman arıyor. Çobansız rahat edemeyen kaz sürüsü. Vatikan veya Kremlin. Kendi yaptığı puta tapsa iyi, putu yapmaktan da âciz o. İki ayak üzerinde dikleştiğine pişman, secdeye kapanıyor, sürünmek, dört ayaklaşmak istiyor. Ya köpek gibi çizme yalamak, ya yılan gibi ısırmak. Zavallı kalabalık! İnsanlık hep o mağara adamı, hunhar, habis, yılışık ve sarsak. Mussolini’yi bacağından asanlar yıllarca taşaklarını yalayanlardır. Kamçını unuttuğun gün canavar boğazına sıçrayacaktır, hep teklemeyeceksin bu kaz sürüsünü, yalanla doyuracaksın, sofra atıklarını domuzlara atacaksın. O hakaretle zilletle doyurur kendini, tasalanma. Her diktatör bir vahşi hayvan mürebbisi ama kendisi de hayvanların en vahşisi. Çoban kazdan daha az sevimli.

25.6.1963 BAUDELAIRE

İhtilalci, dünyayı değiştirmek ister. İsyankâr, -aleyhlerinde atıp tutabilmek için- acısını çektiği yolsuzlukların sürüp gitmesini ister. İsyankârda daima böyle bir kötü niyet, böyle bir suçluluk duygusu vardır. Düzeni yıkmak istemez, aşmak da. Sadece ayaklanır ona karşı. Saldırışları ne kadar sertse içinde duyduğu karanlık saygı da o mertebe köklü ve kuvvetlidir. Bazı haklara, açıktan açığa olmaz diye haykırırken, kalbinin derinliklerinden çıkarıp atamaz onları: bu imtiyazlar kalksa onun da hikmet-i vücudu kalmaz.

6.8.1963 BU MEMLEKETTE YAŞANMAZ MI?

“Eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. Bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. Ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde ayân olacaktır.” (Lucréce).

Türkiye’yi yaşanmaz bulanlar, Türkiye’yi yaşanmazlaştıranlardır. Yani aydınlar, karaborsacılar. Bir kelimeyle tesadüfün başlarına bir ikbal tacı ve imtiyaz miğferi oturttuğu şuursuz ve mesuliyetsiz herifler. Çağdaşlarına küfredince yükseldiklerini, günahlarından kurtulacaklarını vehmeden bir alay hergele. Bu memlekette yaşanır. Ama bu mülevves, fesatçı güruhunu İsrail’in “bouc émissaire”i gibi, çalıp çırptıkları servetten tecrit edip sınırlar dışına dehledikten sonra.

15.9.1963 CİNNETE, ÇÖKEN BİR CEMİYETE, TÜRK BURJUVAZİSİNE DAİR

Çöken bir cemiyetin kucağındayız. Öldükten sonra yaşıyor bu insanlar. Buna yaşayış denmez. Uzviyetin ihtilâcı. Türk burjuvazisi kırk haramilerden daha haysiyetsiz bir çete. Çete bile değil. Bul karayı, al parayı. Bu burjuvazinin iki marifeti var: hâyâsızlık ve el çabukluğu. Hiçbir zaman düşünmedi bu sınıf. Burnunun ucundaki felâketi görmeyecek kadar ahmaktır ve piçlerini asefal birer hilkat garibesi gibi kaldırımlara boşaltıyor. Bu bir sınıf değil, bir panayır grubu. Batı’da tarihin akışını değiştirdi burjuvazi, sonra ihtiyarladı, bunadı, hastalandı. Ama Flaubert’in bütün küfürlerine rağmen asildir. Flaubert de o sınıfın evladı değil mi? Burjuvazi on dokuzuncu asrın cihangir sınıfı. Kazandığı her zafer bir sabrın, bir zekânın, bir keşfin mükâfatı. Burjuvazi servetini sokakta bulmadı. Hazineyi bekleyen ejderleri kuyu başından uzaklaştırdı. Toprağın bağrından fışkırttı medeniyeti. Bizde Galata sarraflarının açıkgözlüğüne özenen soyguncu, kapıcılık yapmaktan âciz, köksüz ve köpükten ibaret beş bin kişi, on bin kişi.. mühendisiyle, eczacısıyla, fabrikatörüyle, plajcısıyla hergele. Toprak ağaları bu heriflerden daha necip, daha civanmert, daha hâlis. Bunlar tefeci. Ve biz aynı mahallenin, aynı iklimin içindeyiz.

12.10.1963 NÂZIM

Nâzım bir dâvânın kanatlarında yükseldi. Şairi mitoslaştıran uğradığı zulümler oldu. “Gözlerimiz şeffaf, temiz damlalardır” veya “Ağlama salkım söğüt ağlama”… kabiliyetli bir lise talebesinin müsvedde defterinde bunlara benzer mısralar bulunabilir. Nâzım demir parmaklıklar arkasında konuştuğu için sesinde kükreyişe benzeyen bir mehabet vardı.

Nâzım’ı Avrupa çapında meşhur eden ne? Şairliği mi? Hayır, kavgası.

15.10.1963 LANZA, GANDİ VE MARX

Lanza 1957′den beri “Pensée Gandhienne” başlıklı bir seri yayınlıyormuş. Bugün bu serinin ilk kitabını karıştırmak nasip oldu: Gandhi et Marx. Lanza’nın kırk iki sayfalık enfes bir önsözü var. Yumruk gibi yazı. Ama bazen okşuyor, bazen sarsıyor, bazen yumrukluyor. Sonra uzunca bir giriş daha var: Vinôbâ Bhaâvé’nin. Daha az pırıltılı, daha “sobre”. “Asrımız tonlarca mutluluk yarattı diyor, ama bu tonlarca mutluluk milyonlarca insanı ezdi. Zevkperestlerin mutfağına sırtlarında çuval çuval şeker taşıyan milyonlarca öküz. Netice: zevkperestler için hasta bir karaciğer, öküzler için kırılan bir bel. Şeker latif, latif ama, yarattığı mucize bu.”

20.10.1963 ABES’E, AVRUPA’YA, BİZE VE GANDİZM’E DAİR

Anlamadığım kelimelerden biri de halkçılık. Ne halkçılığı? Halk kim? Halkçıyım demek halktan değilim demek. Ama lütfen tahtımdan iniyor ve o pespaye, o bedbaht insanlara yakınlaşıyorum. Aman efendim kerem buyuruyorsunuz! Halk Partisi kurtla kuzuyu, insanla sırtlanı bir çuvala koyan madrabazlar kumpanyası. Kime karşı halk partisi? Kime karşı halkçı? Halkçılık halkın sırtına binen bir avuç aydının uydurduğu bir mit. Oğlancı gibi. Halkın ırzına geçmek için halka hulus çakan açıkgözlerin yaftası. Halk Partisi tarihinin hangi merhalesinde halk için çalıştı, halktan olmayanlarla mücadeleye girişti. Halktan ne anlıyordu? Altyapı feodal. İki bin yıldan beri değişmeyen, kendi küçük dünyasında hep aynı dertlerle başbaşa, geniş bir kalabalık. O kalabalıktan kopan, hiçbir çilesi, hiçbir dâvası olmayan bir Halk Partisi. Bir nevi ur. Ve arada, rakkas gibi kalabalıkla Halk Partisi arasında gidip gelen partiler.

30.1.1964 DİL DEVRİMİ

Osmanlı rahatsız ediyordu Mustafa Kemal’i. Silinmesi gereken bir vesikaydı yakın tarih. Mâzi zaman zaman gevezelik ediyordu. Dil devrimi Selanik’in İstanbul’a isyanıdır. Selanik’in ve bütün Anadolu’nun. Osmanlı ordusu, Osmanlı teşkilâtı, Osmanlı mirası yok edilemezdi. Ama nesillerin birbiriyle olan devamlılığı bozulabilirdi. Harf inkılabı altı yüzyılı rafa kaldırdı. Ve tarihsiz bir memleket, ibda etti. Kuzey komşumuzun işine geliyordu bu. Tarihinden kopan bir ülke her maceraya sürüklenebilir. Dil devrimi kamûsa Anadolu’nun doluşudur. Yalnız Anadolu’nun değil, Azeri’nin, Çağatayca’nın, Kırgızca’nın da doluşu… Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı aydınlarla yapıldı. Türkiye Sarıkamış’lara, Çanakkale’lere beynini gömdü bir parça. Sonra kansız, yorgun ve zafer mucizesi karşısında gözleri kamaşan amelimanda bir entelijansiya. Güzellikler, yani mâzi kovuldu. Mustafa Kemal’in etrafında şahsiyeti henüz billurlaşmayan seyyal ve idare-i maslahatçı bir avuç okur yazar. Mustafa Kemal musikiyi değiştirmeye kalktı, yapamadı. Zevk meclislerinde gazel aranıyordu, şarkı aranıyordu. Altı yüz senenin ötesine atlamak, yani millî tarihte alı yüz senelik bir parantez, bir uçurum. Dil-Tarih Kurumu şefin bu emrini sadakatle başarmaya çalıştı. Tarih gömülmez. Binalarıyla, sokaklarıyla, müzeleriyle, mezarlarıyla yok edilmesi imkânsız bir şahittir. Sıra dile geldi. Yeni harfler zaten geleneğin, irfan geleneğinin sırtına indirilen bir baltaydı. Selanikliler, Rusya’dan gelen Türkler ve şeften iltifat görmeye koşan kızanlar dili tahrip için cansiperane bir gayret harcadılar. Mustafa Kemal işin maskaralığa vardığını anladı, ama iş işten geçmişti. Hareket bir zaman gevşedi. Sonra tekrar hortladı. Mustafa Kemal atını senatör yapan Kaligula gibi her kaprisine lebbeyk dedirtmek mi istemişti? Yapılmayanı yapmak peşinde miydi? Yahya Kemal hususi sohbetlerinde efendisinden “dejéneré inférieur” diye bahsedermiş. Yahya Kemal çeyrek asır bu “dejéneré inférieur”ün t…rını yaladı.

4.2.1964 OSMANLI ÜLKESİ, ŞEHİR VE KÖY, BİR TÜRBE

Tanrı da, halife ile beraber sizlere ömür. Tarihi müzeye kaldırmışız. Gelenekler unutulmuş, istikbal bir cehennem dehlizi kadar karanlık. Kimsenin kimseye güvendiği yok. Bir başka Frenk İstanbul’dan ayrılırken, ölüm kokuyor burası, diye haykırmıştı. Belki bir kasırga temizler bu ahırı, bir sel temizler.

Sahnede şöyle bir görünüp kayboluveren kuklalar. Yalan ve komedi. Terakki var mı? Yok. Tam bir enflasyon. Yirmi aydın toplasanız Meşrutiyet’in bir aydını yapmaz. Dilsiz ve dinsiz. Âdeta beyni ve gönlü çıkarılmış bu sürünün.

7.2.1964 ALİ BEY

Ayağa kalk üniversite! Katil sensin! Nefi’nin kanlı başını Bayram Paşa’ya sunan mürteci Osmanlı müftüsü, cinayetini bir beytle çerçeveleyecek kadar çelebi idi. Polis, kravatlı sadistlerin emrinde şuursuz bir harem ağası. Şuursuz ve dilsiz. Asırlardan beri zulmetmek için yaşayan mesuliyetsiz ve bedbaht bir sürü. Ama o işkence makinasını da harekete geçiren üniversite.

Oraya giren büsbütün kopuyor toplumdan. Firavunlaşıyor. Sulhi Kur’an-ı Kerim’de suç unsuru arayacak kadar tefekküre düşman. Selçuk dişlerini idrakin boğazına geçirmek için pusuda. Yalan ve şer.

Komünizm insanlığa ne getirdi veya ne getirebilir? Bilmiyorum. Amerika ile Rusya arasında büyük fark var mı? Aron yok diyor. Cemiyet sanayileştikçe sınıf tezatları keskinliğini kaybeder. Zaten dâvâ rejim dâvâsı değil. Dâvâ aydının pısırıklığı, köksüzlüğü, bayalığı dâvâsı. Dünyanın üçte biri Marksist. Ve biz hâlâ Marx’ı okuyanları cüzzamlı gibi tecrit ederiz. Kim yapar bunu? Aydın. Ne aydını? İktisat doçentidir, sekiz sayfa Marx okumamıştır hayatında. Hukuk doçentidir, hâlâ Atatürk’ten başka dâhi tanımaz ve kendi gölgesinden korkar. Cehaletin bu kadar saygı gördüğü başka bir ülke yok. İktisaden geri kalmış… hangi iktisaden?

18.4.1964 / Saat 9:30

Aşk hiçbir edebiyatta Şark’taki kadar karanlık, çileli ve dikenli değildir. Ve bütün Türk şiirinde adı dudaktan dudağa dolaşan tek kadın yok. Neden? Cemiyette olmadığı için. Türk kadını kafes arkasından sokak ortasına fırlatıldı. Avrupa kadını gibi salondan geçmedi. Eskiden yalnız dişiydi. Olgunlaşmasına vakit bırakmadan hayat arabasına koştuk. Ondan nefes nefesedir. Batı’da Rönesans’tan beri erkeğin yanı başında duyan, düşünen, düşündüren bir arkadaş. Eski Yunan ve Roma’da da öyleydi. Yalnız o çağlarda birkaç cilde bölünmüştü kadın. Perikles asrı Aspasya’nın asrıdır. On yedinci yüzyıl, on sekizinci yüzyıl, hatta on dokuzuncu yüzyıl kadınların eseri.

Kadınlarımız Avrupalılaşırken Avrupa kadını kadınlıktan kopmaktadır. Yani örnek aldığı kadın o sanat ve medeniyeti yaratan büyük ve ilahi kadın değildir artık.

29.4.1964 HÜRRİYET

Kanun insan haysiyetini kırmamalı diyor Gandi. Kırıyorsa, kanun değil yumruktur. Peygamberlerle filozofların doğruluğunda tereddüt etmedikleri üç beş hakikatten biri şu: insanın haysiyeti, düşüncesidir. Düşünceyi zedeleyen her kanun bir eşkıya reisinin veya bir eşkıya güruhunun emirnamesidir. Hukukla uzaktan yakından ilgisi yoktur. O halde namuslu adamın ilk vazifesi bu çeşit kanunları yok saymak ve tabiî âfetlere göğüs gerer gibi tehlikeleri kucaklamaktır. Yoksa haysiyetten nasipsizdir. Salaş tiyatrosunda bakanlık rolüne çıkmaktan âciz bir hergele Türkiye’de komünizm nurculuk kılığında tecelli etmektedir buyurmuş. Hamakat bakan kılığında tecelli ettiği gibi. A canım efendim!

Osmanlı, altı yüz sene Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşündü. Kafası kılıcında veya tenasül uzuvlarında idi. Neyi düşünecekti? Kendisinden önce her şey düşünülmüş, her şey düzenlenmiş, roller dağıtılmış (karısı ile hangi gece yatacağı, kıçını hangi parmaklarıyla yıkayacağını din öğretiyordu ona.) Zaten tefekkürden büyük günah tanımaz teokrasi. Düşünmeye teşebbüs edenin adı kâfirdir. Kâfirin katli vâciptir. Tarikatlar zindanın duvarında açılan bir iki hava deliği. Daha eski dinlerin zaman zaman dile gelişi ve Sünniliğin kabuğunu çatlatışı. İbn Haldun bir kültürün gurup pırıltısı. Sonra mezar sükûtu, kılıç sesleri, nal şakırtıları. Ve hikmet-i vücudunu kaybeden beyin. Kovalamak, kaçmak. Altı yüzyıllık tarih bu iki kelimenin içinde. Sonra, sonra Ojias’ın ahırını temizlemek için Ojias’ın kellesini koparan bir Osmanlı zâbiti. Ve üniforma giyen düşünce. Mustafa Kemal kafanın yalnız dışını değil, içini de tanzime kalkıştı. Batı şapkaydı. Şapka ve itaat. Kalabalığın yerine şef düşünecekti. Kur’an rafa kalktı. “Nutuk” çıktı ortaya. Bir nutuk ve bir fırka. Bir lokma ve bir hırka. Önder önüne gelenin kellesini vurdurdu. Fırka hiçbir zaman ağzını açmaya cesaret edemeyen kalabalıkların ağzına vurulan kilide bir yenisini daha ekledi. Sonra yenildi içildi. Ve hazret sirozdan kıvrandığı yataktan Tanrı olarak kaldırıldı. Bir Tanrı veya bir şeytan. Atatürkçüyüz. Atatürkçülük asil cumhuriyetin resmî dinidir. Mitosu olmayan sığ, dalsız budaksız bir din. Tam robot dini. Bu gidişle bütün dünyanın Atatürkçü olması gerekecek. Yaşasın Atatürk, ulan biz Atatürkçüyüz. İbadet ve iman bu üç beş hecede başlayıp bitiyor.

Papa İsa’nın vekili. Ordusu, devleti var. Asırlardan beri fikir cihangirleri kuruluyor o tahta. Ve Papa İsa adına layuhtidir. Din de layuhtidir. İnsanlık Aristo’nun sakalından yakalayıp türbesine götürdü, yeter üstadım dedi, biraz da biz düşünelim. Rönesans insan zekâsının vesayet ve velayete karşı ayaklanışıdır. Descartes’in kabadayılığı bu isyanı âbideleştirmesinde.

Komünizm yasak. Faşizm yasak. Nurculuk yasak. Halifecilik yasak. Neden yasak? Zararlı. Kime? Memlekete. Nereden biliyorsunuz? Ve siz kimsiniz? Siz mağara devrisiniz. Siz irticasınız ve satırsınız. Siz yüz karasısınız. Ve bu salyangozlar ülkesinde herkes kabuğuna çekilmiş. İlim ve düşünce ayrık otu değildir. Belli bir iklimde gelişir. Sosyalizm komünizmdir. Komünizm dinciliktir. Dincilik yasaktır. İnanan vatandaş inancından utanmak zorunda. Korkmak zorunda. Düşünen yaşamak için susacak. Yani kanun vatandaşı namussuzluğa zorluyor. Canım efendim. Bu saydığımız mezhepler dünyanın dört bucağında kiliseleri, mihrapları, rahipleri olan birer dünya görüşü. Bunların dışında düşünce yok. Olamaz. Demokrasi bütün bu erezileri geliştiren iklim olduğu için saygı görüyor. Adeta fidelik, demokrasi. Sivri akıllı yetiştiren, eretik yetiştiren bir fidelik. Kanun, hayır diyor, düşünce zararlı olmayacak… Düşüncenin zararlı olduğu, tatbik edildikten sonra ya anlaşılır ya anlaşılmaz. Bu kanun değil. Kanun neferi.

Toplayalım. Düşünmek, insan üzerinde düşünmek mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur. Zaten demokrasi ve liberalizm yasak bölgeleri kaldırmak mânâsına gelir. O halde din vaktiyle en basit jestlere kadar bütün insan hayatını düzenlemeye kalkışmıştır: içki içmeyeceksin, domuz yemeyeceksin, zina yapmayacaksın. Osmanlı bunların hepsini yaptı. Ama gizlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır uyuzlaştı. İki yüzlü bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrı’yı ve kulu aldatan bir panayır gözbağcısı. Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua. Biz de öyle değil miyiz? Değişen ne? Herkes Atatürk’e sövüyor ve Atatürkçü. Demokrasiye inanan yok. Herkes demokrat.

Dedim ki kanun her vatandaşı ahlâksızlaştırmaktadır. Düşüncesini gizleyen ahlâksızdır. Düşüncesini gizlemeyen… Batı’da adam yezidi olur, bûdi olur ve bununla övünür. İnancı kişiliğidir insanın. Serir-i bezm-i aşkı öyle her bir cânâ vermezler. Fransa’da komünistim diyen, birtakım sorumluluklar yüklenmiyorsa gülüp geçerler. Yani bir bağlanış fedakârlıklarla mühürlenecek ki ciddiye alınsın. Yoksa atıyorsun derler. Sen kim, komünistlik kim. Sosyalistlik de öyle. Kralcılık da öyle. Kim neyi saklayacak? Ancak ilgisizler, ancak hedonistler, ancak kavga kaçakları, ancak ortadan gidenler, ancak karar veremeyenler utanır ve saklanır. Küçüklük kompleksi Ortaçağ celladının kızgın demiri gibi onların alnını damgalamıştır. Lamennais dört cilt feryat eder. Zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır. Kayıtsızlık. Kanun kayıtsız olacaksın diyor. Senin ne vazifen? Kimin vazifesi? Seçeceğin adamların, seçeceğim adamların hepsi deyyussa? Kanun buna cevap vermiyor.

Ali Bey ve benzerleri bunun için suçludurlar. Bu zindanın duvarlarını dişimizle, tırnağımızla aşındırmak zorundayız. Zindan yedi göbek ötemiz için de mezar olmamalı. Bu zindan kanundur. Denilecek ki kanun Voltaire’ler Fransa’sında da düşüncenin ağzına kilit takmıştı. Yalan. Bizde tek düşman o küflü kâğıt tomarı değil. Tarih düşman, örf düşman. Zaten kimse alışmamış düşünmeye. Düşünce nazlının nazlısı. Hasta bir çocuk. Bakıma, şımartılmaya muhtaç. Yalnız koluna vurulan kelepçe seni bütün dünyadan ayırır, adın vatan hainidir artık. Voltaire ve çağdaşları isyan bayrağını açtıkları zaman insanlığın velinimetini ilân ediyorlardı. Seni etrafındakiler, leş kargaları gibi delik deşik eder. Rejim, hangi rejim? Bu iklim içinde halledilecek hiçbir dâvâ yok. Bizans’ın son günlerindeyiz. Bakalım bu taaffünü hangi Fatih temizleyecek?

Münakaşada zafer, mağlup olanındır. Yenilmek zenginleşmektir. Bilmediğinizi öğreneceksiniz ve ego denen köpek havlamayacak. Münakaşada zafer. Münakaşa hakikati birlikte aramaktır. Adeta bir ormandasınız ve mesela bir kaynak arıyorsunuz. Önce arkadaşınız bulup sesleniyor size: evraka! Ne sevinilecek şey! Yalnız bir temele dayanmalı münakaşa. Herkesin bildiklerini bileceksiniz. Sonra yeniyi arayacaksınız. Hakikat bin bir cepheli, bin bir görünüşlü. Karşınızdaki göremediğinizi gösterecek size. Sizden farklı düşündüğü ölçüde yaratıcı ve öğreticidir. Adeta beraberce bir heykel yapıyorsunuz. İnsan yardımcısına nasıl kızar? Cemiyetle beraber hakikatler de gelişir. Tek tehlike bunu kavramamak. Kızıl şal görmüş İspanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. Bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. Ben herhangi bir tarikatın sözcüsü değilim. Yani ilân edecek hazır bir formülüm yok. Derslerimde de, konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: her düşünceye saygı.

10.1.1965 FİKİR HAYATIMIZ

Tarih sahnesine yeni çıkan Türk burjuvazisi, cehaleti ile övünecek kadar şuursuzdur. 1908′den beri körün mağarasındayız. Fikir hayatımız mefhumların kâh gülünç, kâh korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karnaval balosu. Aydınlar “izm” korkusu içinde. Araba izinden ayrılmayacaksın. Düşünce, mavi sakalın kırkıncı odası.

Batı’da burjuva bir fatih. Kilisenin zekâya vurduğu zincirleri o parçaladı. Bastil’i deviren o. Montaigne de onun çocuğu, Marx da. Bizde burjuva bir harem ağası, kendi kendini iğdiş eden bir harem ağası. Batı’yı tanımıyor, Doğu’ya düşman. Dinsiz ve düşüncesiz. Baloyu yöneten şeytan değil, cehalet. 1789′dan sonraki Fransa da buhranlar içindeydi ama bu buhran yeni bir çağın müjdecisiydi. İnsan yanan şatoların alevinde günahlarından arınıyordu. Aristokrasinin küllerinden daha genç, daha becerikli, daha yapıcı bir sınıf doğuyordu. Bir elden bir ele geçiyordu meşale. Yapılacak iş, enkazı temizlemek ve kilisenin yerine yeni bir düşünce mihrakı kurmak.

Saint-Simon bu anarşiye son verenlerin, yeni bir fikir dünyası kuranların başındadır…

26.2.1965 KÖYLÜ VE OKUMAK

Köye tek kitap girebilmişti: Kuran. Ve hayali cennete kanatlandıran birkaç risale. Toprak adamı ancak cehennemden kurtulmak için okur. Kitap cennetin anahtarıdır. Öğretmen imamın yerini tutamadı, tutamayacaktır. Öğretmen köye neyi getiriyor? Samimiyetsizliği, köksüzlüğü ve hoppalığı. Köy bir gurbet, bir sürgün, bir Lilltputlar ülkesidir hazret için. Hazret de köylü için yabancı bir madde, bir düşman, bir nevi casus. Okuyup da ne yapacak köylü. Refahında bir değişiklik olacak mı? Hayır. Kitap hiçbir kapı açmayacak önünde.

Bir devlet ki, bütün bir köyün sevgisini kazanan yaşlı din adamını Arapça ezan okuyor diye tartaklayacak kadar şuursuz ve eblehtir. Bütün Hıristiyan dünyanın, tek kelimesini anlamadan, Latince dua ettiğini bilmez. Bir devlet ki, kaymakamı, ışıktan korktuğu için imamı tevkif eder. Bir devlet ki, topuna tüfeğine, üniversitesine, matbuatına rağmen kitaptan ve harften korkmaktadır.

Köylüyü insanlaştıran, dini. Dinsiz köylü bir yaban domuzudur. Yalnız bizde mi? Hayır, bütün dünyada. Köylü okumak ister: yasaktır. Bu memleketin % 70′i okuma bilmez. Ben eminim ki Türk harfleri, gerçekte Türk harfleri Arap harfleridir, değiştirilmeseydi okuma bilenlerin sayısı % 70′e çıkardı.

6.5.1965 BÜTÜN KURANLARI YAKSAK…

Neden “Batı’nın düşünce tarihinde” değil de, “insanlığın düşünce tarihinde”? (…) Avrupalı her fırsatta Eski Yunan’ın peretişkârı. Eski Yunan’ın yani kendi kendisinin. Tam bir narsizm.

Avrupa insanı Doğu’yu tanımaz. Avrupa insanı kalabalıktır. İslam’la Hıristiyan, Haçlı Seferlerinden beri tez’le anti-tezdir. Bütün Kuran’ları yaksak, bütün camileri yıksak Batı insanının gözünde Haçlı Seferlerinin yalınkılıç ve tekbir getiren cündileriyiz. Avrupa’nın bir nevi tezadı idik. Yani kıtayı tamamlıyorduk. Şimdi maymunuyuz. Yani hiçbir haysiyeti, hiçbir hikmet-i vücudu olmayan ananesiz, haysiyetsiz, sırnaşık gölgesi. Avrupa, materyalizmine rağmen Hıristiyandır. Hıristiyanlık Doğu ismi anılır anılmaz şahlanıverir. İşçisi de, Marksisti de, Hıristiyandır hep Avrupalının. Durup dururken Hıristiyan değildir belki. Ama Hıristiyan bir devletle Müslüman bir devlet arasında bir tercih yapmak gerekince saf kan Hıristiyandır. Biz Müslüman olduğundan, Doğulu olduğundan, Türk olduğundan utanan, aczinden tarihinden, dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik. Nermi Uygur, Ortaçağ felsefesi okutur, İbn Rüşd’ün adını anmaz. Berke edebiyat tarihi yaza, Endülüs şiirinden habersizdir. Kendi kendine kazık atan, efendilerimiz gücenmesin diye hazinelerini gübre ile kamufle eden bir entelijansiya. Sonra Kıbrıs dâvâsında Batı insanının bizi destekleyeceğini düşünmek gibi sazan balıklarını kahkahadan çatlatacak bir hamakat.

20.11.1965 TANRI’NIN ÖLÜMÜ

Çağdaş düşüncenin gözde konularından biri Tanrı’nın ölümü. Nietzsche’den Sartre’a kadar yüzlerce yazar bizi Tanrı’nın defin merasimine davet nezaketi gösterdi. Galiba Tanrı her gün yeniden ölüyor yahut davetiyeler yalancı.

Nietzsche için Tanrı’nın ölümü, Hıristiyanlık Tanrısının ölümüdür. Tanrı ölünce, moral değerlerin bir baştan bir başa değişmesi şart. Hıristiyanlık insana bir insan örneği sunuyordu: İsa. Nietzsche’nin haber verdiği buhran, bu insan imajını değiştirdi, yerine rasyonalist bir insan imajı getirdi.

26.12.1965 HEPİMİZ SUÇ ORTAĞIYIZ

Proküst’ün yatağı. Bu habis harfler şuurun gırtlağına dişlerini geçiren birer sülük. Atını senyör yapan Caligula insan haysiyetine bu hebenneka eşkıya çetesinden çok daha hürmetkâr. Bir demokrasi düşünün ki, kendisine aydın payesi verilen şamar oğlanları alfabenin harfleri hakkında konuşma hakkından mahrum. Sözde laik bir cumhuriyette en kenef, en adi mefhum ve nesneler mukaddes. Latin alfabesi kuduz bir köpek gibi dile musallat edildi. Üniversite o zamanki ve bu zamanki üniversite şuur ve haysiyetinden iğdiş edildiğinin farkında değil. Bir alay çizmeli sarhoş, memleketin gönlü ve göğsü üzerinde tepindiler. Hepimiz suç ortağıyız. Yıllarca uyutulduk. Kitaplar deccalı Tanrı gösterdiler. Bütün şereflerimizden utanır olduk. Ne hürriyet, ne kalkınma, ne maddede zafer, ne mânâda fetih. Rezil bir tahrip. Her güzeli, her şerefi, her mukaddesi. Hiçbir müstemleke, kıymetlerinin âdet bezinden daha hakir görüldüğünü bu zavallı memleket kadar ürpermeden, isyan etmeden müşahede etmek bedbahtlığına uğramamıştır. Radyomuz kasaba kerhanelerine utanç verecek, hırıltı ve zırıltılarla dolu. Türkçe her gün katlediliyor? Ya zavallı musikimiz?

Kaynak:

Cemil Meriç, Bütün Eserleri 1, Jurnal Cilt 1 1955-65, İletişim Yayınları, ISBN978-975-470-288-0

Bu yazı http://gokhankocak.wordpress.com/2008/07/19/cemil-meric-jurnal-cilt-1-1955-65/ kaynağından alınmıştır.

Bilal-i Habeşî

// Ağustos 31st, 2008 // No Comments » // İktibas

BİR KÖLEYİ, ÖNCÜ VE ÖRNEK BİR İNSAN YAPAN DİN

Mekke müşriklerinin ölçüsüz eziyet ve cahilce töhmetlerine rağmen, İslâm her geçen gün güçleniyordu. Bu yeni çağrıyla savaşan güçlü ve varlıklı egemenlerin aksine, ona yönelenler arasında güçsüzler ve köleler önemli bir yer tutuyordu. Aile ve kabile reisleri, kendi emirleri altındaki Müslüman kölelere daha çok eziyet etme konusunda aralarında ahitleşiyorlardı. Onları aç ve susuz bırakıyorlar, doğrulamayacakları kadar dövüyorlardı.

İşte o müstezaflardan biri olarak karşımıza çıkan, “Peygamber müezzini” olarak da nitelendirilen, öncü neslin en önemli ve örnek simalarından biri olan Hz. Bilal’in, hicretten yaklaşık kırk yıl önce, 581 civarında doğduğu sanılmaktadır.

Bilal, Habeş asıllı bir köledir. Arabistan’ın batı tarafındaki Serât’ta ya da Mekke’deki Cumah kabilesi içinde dünyaya geldiği kabul edilmektedir.

Babası Rebah ve Müslüman olduğu için çeşitli işkencelere maruz kalan annesi Hamâme de köle idi. Annesine nisbetle İbn Hamâme diye de anılan Bilal, İslamiyet’i Hz. Ebu Bekir vasıtasıyla kabul etti.

ÇÖLDE YANKILANAN SES: ALLAH BİRDİR!

Bilal, yaygın olan rivayete göre, Ümeyye b. Halef’in kölesiydi.

Mekke’de Müslüman olduğunu açıkça ilan eden ilk yedi kişiden biri olarak tarihe geçmiştir. Bunu öğrenen ve öfkeden kuduran Ümeyye b. Halef, öğle vakitlerinde onu kızgın güneş altında sırt üstü yatırır, büyük bir kaya parçasını göğsü üzerine koydurur, sonra da İslamiyet’ten vazgeçerek Lât ve Uzza’ya tapmaya zorlardı. Fakat o her defasında “Rabbim Allah’tır! O birdir!” diyerek bu dayanılmaz işkenceye imanıyla göğüs germiştir. İbnü’l Esir’deki bir aktarımda, işkence esnasında onu gören Varaka bin Nevfel’in zorba müşriklere dönerek “Siz ona eziyet ve işkence ettikçe, onu sevenler ve örnek alanlar çoğalmaktadır.” diye bağırdığı dile getirilmektedir.

Hz. Peygamber (s), onun bu şekilde işkence görmesine çok üzülürdü. Hz. Ebu Bekir, Müslüman olmayan güçlü siyahî bir köleyi vererek Bilal’i Ümeyye’nin elinden kurtardı ve azat etti. Bazı rivayetlerde onu para ile satın alıp azat ettiği de zikredilir. Buharî’de bu konuyla ilgili olarak Hz. Ömer’in ağzından şöyle bir rivayet aktarılmaktadır: “Ebu Bekir efendimizdir; efendimizi (Bilal’i) azat etmiştir.”

Hz. Peygamber (s), Bilal’i Mekke’de Ubeyde bin Haris ile, Medine’ye hicretten sonra da Ebu Ruveyha Abdullah b. Abdurrahman el-Hasamî ile kardeş yaptı. Medine’nin havasına alışamayan bazı sahabiler gibi Hz. Ebu Bekir ile Bilal’in de hastalandıkları, Mekke’ye duydukları derin hasretle şiirler söyledikleri hadis kitaplarında zikredilmektedir.

KALK EY BİLAL, EZAN VAKTİDİR!

Bilal-i Habeşî, hicretin ilk yılında Hz. Peygamber’in öğrettiği ezanı onun emriyle ilk kez okumakla meşhur oldu ve hayatı boyunca hazarda ve seferde Hz. Peygamber’in müezzinliğini yaptı. Medine seması, onun, insanın içine işleyen davudî sesiyle yankılandı.

Rivayetlere göre, sabah ezanını çok erken okuyan Bilal’in bu ezana “es-salatü hayrün mine’n nevm / namaz uykudan hayırlıdır” ibaresini eklemesi, Hz. Peygamber’i memnun etti ve bunu her sabah ezanında tekrarlamasına izin verdi.

Bilal, başta Bedir olmak üzere Hz. Peygamber’in bütün gazvelerine katıldı. Bedir’de, kölesiyken kendisine eziyet eden Ümeyye bin Halef’i görünce: “İşte küfrün başı! Eğer o kurtulursa ben ölürüm!” diyerek onun öldürülmesini sağladığı zikredilmektedir.

Mekke’nin fethedildiği gün Hz. Peygamber ile Kâbe’nin içine girdi. Hz. Peygamber elindeki sopayla putları tek tek devirdi. Bilal, ona bakıyordu. Ebu Leheb’in, “Allah elini kurutsun, bizi bunun için mi buraya çağırdın?” diye bağırmasını hatırlayarak, son elçinin eline, eliyle devirdiklerine bakıyordu. Ebu Cehil, Ebu Leheb, Hind, Utbe, Velid, Ümeyye gibilerinin o kulak tırmalayıcı sesleri yoktu artık. Vadide yükselen tek ses, on bin müslümanın hançeresinden yükselen tekbir sesiydi. Kara ve terli gövdeler üstünde şaklayan kırbaçlar, “Allah birdir!” diye haykıran dudaklara en acımasız şekilde inen yumruk ve tokatlar, kızgın çöl kumlarında gövdelerin üstüne bırakılan kaya parçaları, hakaret ve küfürler yoktu. Habbab’ın, Yasir’in, Sümeyye’nin çığlıkları; insanın içini burkan bir hatırlayışla bütünleşiyordu şimdi. En büyük ve en değerli insana eşlik eden adam, Mekke istikbarının bir böcek gibi ezmeye yeltendiği bir köle eskisiydi. Mekke’ye dönüşleri muhteşem olmuştu gerçekten. Güçlü, kararlı, iman mucizesiyle dopdolu, zamanın nabzını elinde tutarak, gönül ve kafaları etkin bir düşüncenin, vahyi inkılâbın teknesinde yoğurup tek bir vücut haline getirmiş olarak gerçekleşmişti bu dönüş! İnsan seli, işin sona erdirilmesini bekliyordu. Herkes heyecanlıydı. On bin kişilik fetih ordusuyla; on üç yıl kendilerine işkence eden, yirmi yıl boyunca İslam toplumuna darbeler indirmeye çabalayan, küfreden, iftira eden, kılıç çeken şehrin yazgısı değişmişti. Kureyş’in, Hz. Peygamber’e biat etmek için birbirini ezdiğini, izdihama yol açtığını gördükçe Bilal’in gözleri yaşarıyordu.

Rasulullah’ın emri üzerine Kâbe’nin damına çıkarak fetih ezanını okudu Bilal. Herkes ona bakıyordu. Dün kızgın çöllerde ve işkence altında “ehad” diye haykıran Bilal, büyük bir özgüven ve izzet eşliğinde insanları felaha çağırıyor, tevhid eylemine davet ediyordu.

Bilal-i Habeşî, hayatı boyunca Hz. Peygamber’in yanından hiç ayrılmadı. Veda haccında da yakınında bulundu. Onun sütre olarak kullandığı harbeyi taşımak, savaşta özellikle geceleri korunmasını sağlamak, beytülmal işlerine yardımcı olmak, Hz. Peygamber’in emriyle bazı ödemeler yapmak, elçileri ağırlamak, seriyye kumandanlarına sancak vermek, Rasulullah’ın emirlerini halka duyurmak, kadın esirleri muhafaza etmek gibi işlerde görev aldığı aktarılmaktadır. Yıllarca, bir köle olarak çeşitli eziyetler gören, sürekli aşağılanan bu büyük peygamber dostu; İslam’ın o yüceltici gücü ve kardeşlik bağları eşliğinde; Allah’ın elçisinin vekilharcı, özel kalem müdürü gibi çalışıyordu.

Hz. Peygamber’i o kadar sevmiş, ona o kadar alışmıştı ki vefatından sonra günlerce ağladı. Yıllarca ve onca zorluk içinde her türlü cehalet ve alçaklıkla mücadele eden, vahiy eşliğinde yepyeni ve bambaşka bir insani örneklik oluşturan, bütün evreni aydınlatan bir mesajla toplumların iliklerine işlemiş kölelik ve kötülük anlayışını kökünden koparıp atmak için çırpınan o yüce insan yanında değildi artık. Kendini toparlamakta zorlandı. İçindeki sıkıntıdan, boşluk duygusundan kolay kolay kurtulamadı. Medine onun hüznünü çoğaltıyor, hatıralarını sürekli canlı tutuyordu.

Yaygın olan rivayete göre, Hz. Bilal, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ezan okumayı bırakmıştır. Hz. Peygamber’in kendisine “Ey Bilal! Allah yolunda cihaddan daha faziletli bir amel yoktur.” dediğini hatırlatıp cihad için Suriye’ye gitmek üzere Hz. Ebu Bekir’den izin istemiş; ancak halifenin ısrarı üzerine Medine’de kalmış, Hz. Ömer halife olunca Medine’den ayrılarak Suriye’de birçok şehir ve bölgenin fethine iştirak etmiştir.

Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethinde, yanında hazır bulunanlardan biri de o idi. Onun ricasını kırmadı. Buradaki ilk ezanı da o okudu. Bazı rivayetlerde, mücahidlerin ve halkın yoğun isteği üzerine Bilal’in Suriye’de de bir defa ezan okuduğu ve dinleyenleri ağlattığı aktarılmaktadır.

Bilal-i Habeşî altmış küsur yaşında Şam’da veya civarında vefat etti ve Babüssagir’deki kabristana defnedildi.

Endonezya’nın bazı bölgelerinde ve Kamboçya’da müezzinlere “Bilal” ya da “Bilal-i gayr-i Habeşî” denmektedir. Amerika’daki bazı zenci Müslümanlar da kendilerine “Bilalîler” anlamında “The Bilalians” derler; ayrıca bu isimle bir de gazete çıkarmaktadırlar.

ALİ DEĞİRMENCİ – [Haksöz]

Oruçla Gelen Hidayet

// Ağustos 30th, 2008 // No Comments » // Mülakat

İki sene önce Müslüman olan Ermeni Genci Cabir, Fas’da Müslümanların arasında geçirdiği Ramazan’ın ardından İslam’la tanıştı. Cabir’in hem İslam’a giriş hikayesi, hem de Ramazan gözlemleri son derece ilginç.

Müslüman olmadan önce dindar bir Hıristiyan mıydınız? İslam’a girmeden önceki yaşamınızdan bahseder misiniz?

Anne ve babam gibi ben de Hıristiyan’dım. Haftada bir gün annem – babam ve kardeşlerimle birlikte kiliseye gidip ayinlere katılıyorduk. 13 yaşımda kendi isteğimle Paris’teki bir kilisenin okuluna kayıt oldum ve 2 sene boyunca bu okulda eğitim gördüm.

Daha çocuk yaşta olmanıza rağmen özellikle kiliseye bağlı bir okulda eğitim görmek istemenizin sebebi neydi?

Spora karşı, özellikle de futbola karşı büyük bir ilgim vardı. Paris’te ki kilise okullarında genel olarak spor yapma imkanı çok iyidir. Bu nedenle babamdan beni bir kilise okuluna kaydettirmesini istedim.

2 sene sonunda bu okuldan niçin ayrıldınız?

Belli bir zaman sonra okul bana sıkıcı gelmeye başladı. Daha fazla özgür olmak istiyordum. 15 yaşımda kilise okulundan ayrılıp, elektronik eğitimi veren başka bir okula kaydoldum. Bu okuldaki arkadaş çevrem hiç de iyi değildi, arkadaşlarımın bir çoğu eroin kullanıyorlardı, ben de kısa bir zaman sonra eroin kullanmaya başladım. Hayatım artık cehenneme dönüşmüştü, niçin yaşadığımı bilmiyordum ve bir an önce ölmek istiyordum. Hatta birkaç kez intihar teşebbüsünde bulundum; fakat başarılı olamadım. 21 yaşıma kadar çok kötü bir hayat yaşadım. Eroinden kurtulmak istiyordum, bunun için de arkadaş çevremi değiştirmem gerekiyordu. Fransa’dan ayrılıp İngiltere’ye yerleştim. Önce bir pizzacıda iş buldum, daha sonra da düzenli olarak tekrar kiliseye gitmeye ve ayinlere katılmaya başladım. Kilise sayesinde kısa zamanda kötü alışkanlıklarımdan kurtuldum, daha düzenli bir hayat yaşamaya başladım.

Müslüman olmadan önce İslam hakkında neler biliyordunuz? Ayrıca tanıdığınız Müslümanlar var mıydı?

İslam’la ilgili pek fazla bilgim yoktu, fakat Faslı ve Cezayirli iki Müslüman arkadaşım vardı. Cezayirli arkadaşım dindar biri değildi; fakat Faslı arkadaşım dindar bir Müslüman’dı.

“ORUÇ TUTAN BİR HIRİSTİYAN”

Nasıl Müslüman oldunuz? İslam’a giriş serüveninizi dinleyebilir miyiz?

O dönem İspanyol bir kız arkadaşım vardı. Gezmek için birlikte İspanya’ya gittik ve 3 hafta kadar İspanya’da kaldık. Bu arada Faslı Muhammed beni telefonla aradı ve Fas’a davet etti. Kız arkadaşım İspanya’da ailesinin yanında kaldı, ben de Fas’a gittim. İngiltere’den arkadaşım olan Muhammed, Fas’da bir köyde yaşıyordu. Köydeki herkes Müslüman’dı, bu nedenle köy bana bir hayli ilginç gelmişti. Fas’a ulaştığımda Ramazan Ayı’nın başlamasına birkaç gün kalmıştı. Ramazan girince köylülerin hepsi oruç tutmaya başladı. Köyde gündüzleri kimse bir şey yemiyordu, ben de bu insanların inançlarına saygı göstermek için oruç tutmaya başladım.

Nasıl olur? Müslüman olmadığınız halde oruç tutmaya mı başladınız?

Evet. Bu insanları çok sevmiştim ve onların ibadetlerine saygı duymam gerektiğini düşündüm. Ramazan girince köylüler oruç tutmaya başlamışlar ve köyün havası birden bire değişmişti. Köylüler çok mutluydular; oruç tutmak, iftar yapmak arkadaşım Muhammed’e ve köylülerine huzur veriyordu. Bu huzuru ben de onlarla birlikte yaşamak istiyordum. Ramazan başladıktan bir hafta sonra ben de tıpkı köylüler gibi oruç tutmaya başladım. Muhammed’le birlikte camiye gidiyorduk, Muhammed namaz kılıyor ben ise caminin içinde düşüncelere dalıyordum. Camiden tıpkı kilise gibi huzur alıyordum. İslam’a inanmasam da oruç tutmanın beni değiştirdiğini hissediyordum ve oruç tutmak bana büyük bir zevk veriyordu. Oruç, gün geçtikçe beni İslam’a daha da ısındırdı ve İslam’ı daha yakından öğrenmek için Muhammed’in bana verdiği kitapları okumaya başladım.

“İLK RAMAZAN’I HİÇ UNUTAMADIM”

Ramazan siz de nasıl bir etki bıraktı? Ramazan’la ilgili gözlemlerinizi anlatır mısınız?

Ramazan’ın girmesiyle birlikte köydeki havanın değişmesi, insanların yaptıkları ibadetten bu kadar yoğun bir şekilde zevk almaları bana oldukça ilginç gelmişti. Özellikle iftar vakitleri köy şenlik yerine dönüyordu. Evlerde tolu halde yapılan iftarlar çok eğlenceli geçiyor, ev sahipleri misafirlerini en iyi şekilde ağırlamak için büyük çaba gösteriyorlardı. Bu köyde yaşadığım Ramazan bana son derece zevkli gelmişti ve Müslümanlara karşı büyük bir sevgi duymaya başlamıştım. Ramazan bittikten sonra tekrar çalışmak için İngiltere’ye döndüm. Köylülerle geçirdiğim Ramazan hiç aklımdan çıkmadı. Bu arada İslam’la ilgili araştırmalarımı daha da yoğunlaştırdım, fakat kiliseye gitmeye de devam ediyordum. İnternetten “İslam nedir” başlıklı uzun bir makale okumuştum, bu makalede İslam’ın İsa Mesih’in getirdiği gerçek Hıristiyanlığın devamı olduğu belirtiliyor ve Müslümanların İslam’dan önce gelen bütün dinleri hak olarak gördükleri ifade ediliyordu. Bu durum beni çok etkiledi. İslam’ın manevi olarak Hıristiyanlıktan çok daha güçlü bir din olduğunu artık anlamıştım. Daha sonra Kur-an okumaya başladım, daha önce İncil de okumuştum fakat Kur-an İncil’den daha etkili ve daha gerçekçi bir kitaptı. Ayrıca Kur’an insanı çok iyi tanıyor ve insanın zaaflarını çok iyi biliyordu. İncil’de bir çok kıssa var; fakat İncil insanın hayatına kurallar koymuyor. Kur’an ise insanın hayatını düzenleyen kurallar sunuyor. İslam’ın Allah katındaki gerçek din olduğunu kabul etmeye başlamıştım; fakat din değiştirmek bana çok zor geliyordu. Sürekli olarak gittiğim kilisenin papazı bir vaazında konuyu İslam’dan ve Müslümanlardan açtı. Papaz İslam ve Müslümanlar hakkında çok kötü şeyler söylüyor ve Batı’da İslam’ın gün geçtikçe yayılmasına bir anlam veremediğini belirtiyordu. Papazın Müslümanlar hakkında sarf ettiği sözler beni iyice üzmeye başladı, sonunda vaaz esnasında ayağa kalkıp Müslümanları çok iyi tanıdığımı, Müslümanların papazın anlattığı gibi insanlar olmadığını söyledim. Papazla bir süre Müslümanlar hakkında tartıştık, ben daha sonra kiliseyi terk ettim. Bu olaydan iki gün sonra Muhammed beni aradı ve 5 gün önce Ramazan’ın girdiğini ve Müslümanların 5 gündür oruç tuttuklarını söyledi. Ben de Müslümanlar gibi oruç tutmak istiyordum ve artık İslam’a girmeye karar vermiştim.

Ne zaman Müslüman oldunuz?

2006 yılındaki Ramazan Ayı’nın 6. günü Müslüman oldum. Muhammed’le birlikte camiye gittik ve Kelime-i Şehadet getirerek İslam’a girdim.

“ORUÇ BENİ ALLAH’A YAKLAŞTIRIYOR”

Başta Oruç olmak üzere İslam’ın yapılmasını emrettiği ibadetler sizin için hangi anlamlara geliyor?

Müslüman olduğunuzda günde 5 vakit namaz kılıyorsunuz, bu sizin sürekli Allah’la birlikte olmanızı sağlıyor. Oruç ve namaz insana büyük bir manevi güç veriyor. Namaz kılarken Allah’ın karşısında eğiliyorum ve ona inandığım duygusunu daha fazla hissediyorum. Oruç sayesinde de Allah’a yakın olduğumu hissediyorum ve sürekli ibadet halinde olmak bana büyük bir huzur veriyor.

Müslüman olmanız çevrenizde nasıl karşılandı?

İlk zamanlar Müslüman olduğumu insanlarla paylaşmadım. İslam’a girdikten 1 ay sonra kardeşime, daha sonra da babama Müslüman olduğumu haber verdim. Önce şaşırdılar, daha sonra İslam’ı araştırmaya, Müslüman olduktan sonra bende meydana gelen değişiklikleri gözlemlemeye başladılar. Allah’a şükürler olsun benden 4 yaş küçük olan kardeşim beş buçuk ay önce Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu. Babam da iki hafta önce telefonla yaptığımız görüşmede artık Müslüman olmayı düşündüğünü söyledi. İnşallah önümüzdeki günlerde o da Müslüman olur.

Geçmişte Hıristiyan bir toplumun içinde yaşadınız. Şu an ise Müslümanların arasında yaşıyorsunuz. Hıristiyan ve Müslüman toplumların aralarında ne gibi farklar var. Gözlemlerinizi anlatır mısınız?

Müslümanlar ikram sahibiler ve insani değerlere Hıristiyanlardan çok daha fazla değer veriyorlar. Batı Kültürü insanlara bencil olmayı, hep kendi menfaatlerini düşünmelerini öğretiyor. Biz şu an senin evinde misafiriz, sen bize ikramda bulunuyorsun ve bize ilgi ve alaka gösteriyorsun. Fakat Batı da İnsanlar birbirlerine ancak belli menfaatler karşılığında ilgi gösterip iyilik yapıyorlar.

Müslümanların halini genel olarak nasıl görüyorsunuz?

Müslüman bir ailede doğanlar, İslam’ı iyi biliyorlar, fakat yaşamıyorlar. Sonradan İslam’a girenler ise İslam’ı pek fazla bilmiyorlar, fakat İslam’ı yaşamak için büyük çaba sarf ediyorlar. Müslümanlar olarak bu iki özelliği, İlim ve takvayı bir araya getirebilirsek sanırım halimiz şu anki durumumuzdan çok daha iyi olacak.

Fransa’da İslam’a ilgi hangi boyutlarda?

Fransızların bir çoğu İslam’dan korkuyorlar. Bunun sebebi ise Fransız medyası, çünkü Fransız Medyası sürekli olarak İslam’ın aleyhine yayınlar yapıyor. Medyanın bu tavrına rağmen İslam, Fransa’da şu an en çok ilgi gören din.

Adem Özköse / Gerçek Hayat

Kudüs Belgeseli

// Ağustos 6th, 2008 // No Comments » // Belgesel

Kudüs Belgeseli:
You need to have flashplayer enabled to watch this Google video