Posts Tagged ‘İşgal’

Gazzeli Çocuk – Zuhurberk Silikhayta

// Nisan 25th, 2009 // 3 Comments » // Şiir

gazzeli_cocuk

Ben Gazze’de köpürür, Gazze’de durulurum
Kimi zaman Muhammed kimi zaman Yasir’im
Bazen babamın gözü önünde vurulurum
Bazen baba evimde endişeye esirim
Ölümler çeşit çeşit, ben Gazzeli çocuğum
Ateş içinde kalmış bir taze tomurcuğum

Annem her sabah beni ölüm için hazırlar
Cebime sapan taşı koyar sırtıma kefen
Seyyar mezarlar için bana künye kazırlar
Kundağın kokusunu henüz unutmamışken
Kokular çeşit çeşit ben Gazzeli çocuğum
Annemin alnında ter suretinde boncuğum

Ama ben Gazzeli’yim yüzüm Rabbe dönüktür
Sokaklarımda özgür çığlıklar atmalıyım
Benim cebimdeki taş kainattan büyüktür
Ben ölüyorken bile tanklara çatmalıyım
Demir devler altında ben Gazzeli çocuğum
Öfkeden değil şevkten gırtlağım boğum boğum

Siz hiç ölüm geçmeyen cümleler kurdunuz mu
Sapan taşından başka nelerle oynarsınız
Bir ninninin en tatlı yerinde durdunuz mu
Benim gibi siz de mi kıpkızıl kanarsınız
Damarlarım titriyor ben Gazzeli çocuğum
Kanla çizilmiş yolda sürüyor yolculuğum

Üzerinde kanlı bir parmak izi olmayan
Kitaplarınız var mı, neler okuyorsunuz
Acaba siz her sabah açıp gece solmayan
Çiçekler gibi mi her daim kokuyorsunuz
Kan kokusuna doydum ben Gazzeli çocuğum
Haydi süzül ufkuma ey Gazze, nazlı kuğum

Ama ben Gazzeli’yim aşk için savaşırım
Melekler alkışlarlar beni siz de korkmayın
Ben içimde bazen ay bazen yıldız taşırım
Kalbim ateş topudur bakışlarımsa mayın
Onmaz kalbime basan ben Gazzeli çocuğum
Cennetinizi harab eder benim soluğum

Zuhurberk Silikhayta
www.izdiham.com

Bunun adı soykırım!

// Ocak 12th, 2009 // No Comments » // Video, İktibas

GAZZE’DEKİ İSRAİL SOYKIRIMI

Hiyam Noir*

Han Yunus’ta, içlerinde 2 ila 17 yaşları arasında çocukların da bulunduğu 26 kişilik bir aile, bölgeye 3 gün önce başlayan baskınından beri evlerinin bodrum katında yaşıyor. Evdeki oğullardan biri arkadaşım, 3 ay içerisinde ilk çocuğunun doğmasını bekliyor. Geçtiğimiz yaz evlenmişti. İsrail ablukasına ve Gazze’ye sık saldırılarına rağmen büyük ve mutlu bir düğündü. Yeni evliler ve mutluluğun kendisi geleceğin bu kadar dehşetli olacağını bilemezdi.

Bombalar patlıyor, hedeflerini vuruyordu ve ağır makineli ateşi evden çok uzak olmayan yerden duyuluyordu. Bu kış Gazze’de olağandışı soğuk. Bodrum katın pencereleri güvenlik için yeni evliler için açık bırakılmış. Eğer kapalı olursa, bombalardan gelen güç ve sıcaklık pencereleri kırabilir. Arkadaşım beni bugün, hamile-sancısı oldukları sandıkları ile ilgili tavsiye almak için aradı. Rahimde kasılmalar çok erken, ilk çocuklarını kaybedecekleri için çok endişeliler.

Saatler boyunca Han Yunus bölgesindeki hastanelere ulaşmaya çalıştım. Hatlar sadece meşgul değil aynı zamanda da düşmüyordu. Gazze’de iletişim berbat ve daha da kötüye gidiyor. Tam bir kaos. Bir saat aramadan sonra çağrım düştü ve Pazar sabah tekrar aramam söylendi. Bir arkadaşımın baldızına ulaşmaya çalışıyorum. Hemşire ve ebe, UNRWA için çalışırdı. Ailesiyle Gazze’yi terk ettiğini öğrendim. Hepsi için çok endişeliyim, yenidoğan için ve ailesi için.

Arkadaşımın soğuk algınlığı var ve evin soğuğundan titrediğini söylüyor. Çok üzgün olduğunu söyledi, kütüphanesinden kitaplarının ve dergilerinin son sayfalarını yırtıyormuş. Kitap sayfalarının odaya biraz ısı vereceğini söyledi. Bana kitaplarının yanışını seyretmek zorunda kalmanın onu hasta ettiğini anlattı. Gazze’de kitaplar çok değerli, özellikle de akademik olanlar, araştırma ve edebi eserler. 18 ay önce İsrail ablukası başladığından beri kitap bulmak çok zor. Evde kalan son yiyecekler de bu sabah bitmiş. İçecek su ve elektrik de. “Dua ediyoruz. İnşallah bu ağır bombardımandan kurtulacağız. Umuyoruz İsrailliler eve girmez. Han Yunus’ta güvenli hiçbir yer yok, saklanacak hiçbir yer…” bunlar duyduğum son sözler oldu, telefon kesildi.

*Hiyam Noir. İnsan hakları savunucusu ve eylemcisi, çevreci, yazar ve şair. Axis of Logic’in Gazze muhabiri. Filistin Özgür Sesi yazarlarından.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Kaynak: TimeTürk

Nasrullah: İsrail ile savaşa hazırız

// Aralık 29th, 2008 // No Comments » // Medya Defteri

Hizbullah lideri Hasan Nasrullah, Hizbullah’ın Lübnan’da her türlü İsrail saldırısına karşı hazır olduğunu söyledi. İşte Nasrullah’ın dün akşamki konuşmasının tam metni…
Seyyid Hasan Nasrullah, Gazzeliler için İslam ümmetine harekete geçme çağrısında bulundu.

Lübnan İslami Direnişi Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, Gazze’deki katliam nedeniyle dün akşam saatlerinde bir konuşma yaptı.

İsra haber’in bildirdiğine göre Rafah sınır kapısını açmamasından ötürü Mısır’ın, Gazze ambargosu ve katliamlardan sorumlu olacağını kaydeden Nasrullah, 2006 Temmuz savaşında olduğu Lübnan’da olduğu gibi Gazze’de de benzeri ihanetlerin, işbirliklerin yaşandığını söyledi.

Seyyid Nasrullah’ın dün akşamki konuşmasını sunuyoruz:

“Ey değerli kardeşim, hicri ve miladi yeni bir yıla değerli dostların şehadetleri ve yaralanmalarına yol açan büyük bir insani krizle başlamamız ne kadar da üzücüdür. Kuşatma altındaki mazlum Gazze’de şehidlerin sayısı 300 oldu, yaralıların sayısı 1000’i aştı. Buna rağmen Gazze direniyor ve sabrediyor.

Bugün önümüzde bir örneklik varken yeni bir düşünceye ihtiyacımız yok. Biz, bugün yeni bir Kerbela ile karşı karşıyayız. Kerbala görüntülerinden bir görüntüye şahid olmaktayız. Bugün meydana gelenleri, anlamak için tarihe bakmalıyız. Tarihi hatırladığımız zaman tarihte nelerin meydana geldiğini anlamamaza yardımcı olur. Kerbalanın gerçekliği şudur: Onuruna, şerefine, izzetine ve ümmetin hukukuna bağlı olan bir grup vardır. Tağut ve zalimlere boyun eğmeyi, teslimiyeti ve zilleti reddederler. Dik durur, direnir, mücadele eder. İki tercih arasında kaldığı zaman, dengelerin eşit olmadığı bir güce karşı mücadele seçeneği arasında kalınca şehadetine yol açabilecek olmasına rağmen teslimiyetle direnişi seçer. Bu direnen ve iman eden grup, bugün açlık ve susuzlukla kuşatılmakta, tehditlerle korkutulmaktadır. Sonunda katlediliyorlar ve şehidler birer birer düşüyor.

Güçlerin dengeli olmadığı bir savaş ile zillet seçeneği arasında kaldığı zaman Hüseyin “Heyhat minnez zille” demişti.

Güçlerin dengeli olmadığı bir savaş ile zillet seçeneği arasında kaldığımız zaman Hüseyin “Heyhat minnez zille” dedi. Neden “Heyhat minnez zille”? Bu bir infial mi? Şahsi bir hamaset mi? Yoksa insani, ilahi, dini ve inançlara bağlılık mı? Elbette insanidir. Çünkü insanın değerlerinden, insanın haklarından ve insanın onurundan hareket etmektedir. İşte bu Kerbela’daki Hüseynî, Nebevî, Muhammedî okuldur. İnsan, kendi haklarından ve kutsallarından taviz veren zillet içerisindeki bir yaşam yerine şerefli bir hayat yaşamayı tercih ettiğinde, insanın fıtratı, İslam ve diniyle uyum sağlamış olur. Kerbeladaki tercih işte böyleydi. Temmuz 2006’daki tercih de böyleydi. Sizler de iki seçenek arasında bırakıldınız. Savaşın durması için zillete teslim olmak, Amerika ve İsrail şartlarını kabul etmek ya da katliamlara, yıkıma karşı mücadele etmek tercihi arasında bırakıldınız. Canlı ölüler olarak yaşamaya karşı çıktınız. Onurlu bir hayatı tercih ettiniz ve Lübnan’da tarihi bir zafer elde ettiniz. Sizler Kerbala mantığıyla zillete karşı çıktınız. Mücadele ve direniş yolunda yürümekte ısrar ettiniz. Onbinlerce evinizin yıkılmasına, binlerce şehid ve yaralının düşmesine rağmen Lübnan’da kan kılıca galip geldi.

Bugün Gazze’de meydana gelen olayların benzeri değil aynısı Temmuz 2006′da sizin başınıza gelmişti. Biz Lübnanlılar Gazze’de nelerin meydana geldiğini çok iyi anlayabiliriz. Aynı şeyler bizim de başımıza geldi. Önerilen seçenekler de aynı seçenekler. İşbirliği aynı işbirliği. Savaş aynı savaş. Sonucu da inşaallah aynısı olacaktır.

Açlık ve susuzlukla kuşatılan, demir ve ateşle korkutulan, yüzlerce şehid ve yaralı veren Gazze’ye bakınca, Gazzelilerin sabrettiğini, direndiğini görmekteyiz. Meşru Filistin Hükümeti Başkanı mücahid kardeşim İsmail Heniyye çıkıyor ve “Gazze’de herkesi katletseniz de bizler geri adım atmayacağız. Teslim olmayacağız. Haklarımızı ve onurumuzu koruyacağız” diyor. İşre bu gerçek kerbeladır.

İnsan zilleti reddettiğinde gece gündüz ateş altında kalmakta. Bugün değerli kardeşlerim Temmuz savaşında açıkça konuşmadım ama şimdi konuşmak istiyorum. Ben Gazze’de kardeşlerimizi, Temmuz 2006’daki ile aynı olduğu için anlamaktayım.

Biz bugün kelimeleri net ve çarpıcı şekilde söylemeliyiz ki ümmet Gazze’de ve önümüzde meydana gelenler karşısında sorumluluklarını üstlensin. Gazze’de meydana gelenlerin Lübnan’da da meydana geldiği gerçekten de çok açıktır.

Bölgemizde devamlı olarak bir Amerika-İsrail projesi var. Zillet altındaki ilişkileri normalleştirmeyi, Mısır ve Ürdün’ün barış olarak adlandırılan anlaşmayı İsrail ile imzaladıktan sonra geri kalan Araplara dayatmak istiyor. Geriye Lübnan, Filistin ve Suriye kaldı. Amerika ve siyonistler, kendi şartlarına uygun olarak İsrail ile Araplar arasında ilişkilerin normalleştirilmesini istiyor. Filistin, Suriye ve Lübnan’ın bu şartları kabul etmesi gerekiyor. Amerika ve siyonistler göre bu seçeneği kabul etmenin dışında bir tercih de yok. Bu şartları güç ile uygulamaya çalışıyor. Bunun için de baskı, tecrit, ambargo, direniş hareketlerini de içine çekecek fitne çıkarma, siyasi ve psikolojik savaş, suikast ve savaş yoluyla şartlarını kabul ettirmek istiyor. Tek seçenek var o da boyun eğmektir.

Bazı Arap rejimleri, İsrail ile ilişkileri normalleştirme projesine katılmakta hatta böyle bir projenin parçasıdır. Bazıları Arapların sessiz kaldığını söylemektedir. Bu doğru değildir. Doğru olan, bazı Arap rejimlerinin bu projeye katılmalarıdır. Bazı Arap rejimleri; siyasi, psikolojik, sosyal, askeri ve güvenlik alanlarında, Filistin ve İsrail-Arap mücadelesinde direnişçilere teslimiyetçiliği dayatmak için yardımcı olmaktadır.

İsrail 2006’da bize saldırdığı zaman, saldırılar Arap devletlerinin iradesiyle hatta Arapların isteği ile gerçekleşti. İsrail’e ulaştılar ve Hizbullah’ı ortadan kaldırın dediler. Savaş günlerinde de Hizbullah’a darbe indirilmesini, kafalarının kesilmesini istemişlerdi. İşte Gazze’de meydana gelenler de bunları aynısıdır. Onlar İsrail’den Hamas’ı, İslami Cihad’ı ve diğer Filistinli hareketleri tasfiye etmesini istiyorlar. İstiyorlar ve hatta yardım ediyorlar. Bugün bazı İsrailli yetkililer, “Gazze’ye karşı savaşa verilen Arap desteğinin hacmi, Temmuz 2006’da Hizbullah’a karşı savaştaki destekten fazladır” diyor. Bu gerçekten de çok üzücüdür. İşte gerçek tablo budur.

Filistinliler arasında çatışma çıkmasının sebebi de bu Arap rejimleridir. Silahlandırdılar, desteklediler, kışkırttılar ve durum Filistinli gruplar arasında çatışma çıkacak seviyeye ulaştı. Aynısını Lübnan’da da yaptılar. Bir önceki hükümetin 5 Mayıs’ta çirkin kararları almasında da, Lübnan’ın şiddetli bir iç savaşa girmesini isteyen bu Arap rejimlerinin desteği olmuştu. Bu gerçekten de üzücü bir durumdur.

Siyaset ya da medya alanında yine bu Arap rejimleri, ne Temmuz savaşında ne de bugün Gazze’de meydana gelenler karşısında cephelerini açarak, ne geçmişte Lübnanlılar adına ne de bugün Gazze adına savaşmamaları da üzücüdür. Fakat onlardan beklenen insaflı bir duruşken onlar yine Temmuz savaşında olduğu gibi sorumluluklarını başkalarına attılar. Dün Mısırlı yetkili bir kardeşimiz (Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebul Geyt) bugün Gazze’de meydana gelenlerden sorumlu olanın Hamas’ı kasdederek diyalogu başarısızlığa uğratan taraf olduğunu söylemektedir. Sonra da diyor ki “Biz uyarılarda bulunduk. Kim uyarıları dikkate almazsa sorumluluğu üstlenir”. Bu kişi yine Gazze açken, izzetli bir şekilde “Mısır’a kim girerse ayaklarını kıracağız” demişti.

Andolsun ki bu ümmet üzerinde bu gibi entrikalar tasarlayan liderlerin gölgesinde yaşam sürmenin bir değeri yoktur. Dakikalar içerisinde 300 Filistinli şehid düştü. Arap yetkili duruyor ve şehidleri çatışmadan ötürü sorumlu tutuyor.

Sanki Hamas, İslami Cihad ve Filistinli hareketlerden istenilen ambargonun, açlığın ve zillet ateşkesinin sürmesini kabul etmeleriydi. Bugün Temmuz savaşında duyduğumuz sözlerin aynısını duymaktayız. Gazze’deki bu savaştan ve şeklinden sorumlu tuttular. Bu üzücü ve bir o kadar da utanç vericidir.

Hatta enformasyon alanında bile benzeri sözlere şahid olduk. Bazı Arap televizyonları haberleri naklediyor sonra da normal proğrama geçiyor. Sanki Gazze’de bir facia meydana gelmemiş. Bu televizyonlar, Gazze’de şehid düşenleri şehadetle değil ölü olarak nitelemektedir.

Gazze halkı, sizlerinde 2006’da yaptığı gibi tercihini seçti, direnişe devam ediyor. Sizleri bunun için engelleyebilen olmadığı gibi onları da engelleyemiyorlar. Yıkılan binalar, kayıplar, kan ve göz yaşına rağmen direniş ve cihad haklarına olan bağlılıklarından vazgeçmediler.

Fakat şimdi ümmetin sorumluluğu nedir? Merkezi hedef, siyonist düşmanın Gazze’ye saldırılarını durdurmak ve düşmanın hedeflerine ulaşmasını engellemek için çalışmak olmalıdır. Büyük kayıplara rağmen Gazze’nin zaferi bu şekilde gerçekleşir. Bu hedef için bütün ümmet çalışmalıdır. Bu hedeften sadece Gazzeliler sorumlu değildir.

Burada hükümetlerin ve halkların sorumlulukları var. Harekete geçmeyen hükümetlerin halkları, harekete geçmesi için baskı uygulamalıdır. Halkların, “Biz, rejimlerin baskısı altındayız” demesi kabul edilemez. Göğsümüze kurşun da sıkılsa hükümetlere baskı yapmak ve sesimizi yükseltmek için İslam ve Arap dünyası caddelere inmelidir. Kim bu şekilde şehid olursa, o kişi Kudüs yolunda şehid düşmüştür. O kişi İslamın şehididir.

Devlet başkanlarının aciz oldukları halkların da baskı altında kaldıkları için harekete geçmemeleri mazur görülemez. Temmuz savaşında ben bunu Arap halklarından istemedim. Fakat Gazze’ye karşı başlatılan savaşta ben “bu hepimizin görevidir” diyorum. Hepimiz caddelere çıkmalıyız. Binlerle, onbinlerle , yüzbinlerle caddelere çıkmalıyız, harekete geçmelerini istemeli ve onları sorumlu tutmalıyız. Devlet bir çok şey yapabilir. Amerika, Avrupa ve diğer bazı devletlerin ekonomik krizde oldukları böyle bir zamanda biz Arap ülkelerinde petrol ve stratejik siyasi merkezler var. Devletlerimiz basit bir gayretle Gazze halkına karşı başlatılan düşmanca saldırıları durdurabilir.

İkinci olarak bütün bu İslam ve Arap halkları meydanlara inmeli ve Rafah sınır kapısının açılmasını istemeliyiz. Bugün Gazze’de meydana gelenler açısından Mısır’ın duruşu bir köşe taşıdır. Hiçkimse Mısır’dan ne cephe açmasını ne de savaşa girmesini istemektedir. Sadece Rafah sınır kapısını açması isteniyor. Gazze’deki kardeşlerimize su, gıda, ilaç ve hatta silahın ulaşması için sınır kapılarını açmalıdır. Gazze’deki direnen halk, yeni zaferler elde edebilecek yeterliliktedir. Biz Temmuz savaşında hiçbir Arap devletinden cephe açmasını istemedik. Sadece sınırları açmasını istedik. Suriye’yi hayırla yadetmemizin sebebi de sınırlarını bize açmasıdır.

Mısır’dan da Rafah sınır kapısını nihai bir şekilde açmasının dışında bir şey beklenmemektedir. Sadece yaralı ve şehitler için değil herkes için sınırı açmalıdır. Mısır Kızılay değil Mısır en büyük ve en önemli Arap devletidir. Mısır liderleri bu soruna net çözüm bulmaları gerekiyor. Temmuz savaşının ilk günlerinde bazılarının bize karşı yaptıkları gibi ateşkes ve düşmanın şartlarını kabul etmesi için savaştan istifade ederek Hamas’a ve Filistinli hareketlere baskı yapmaması gerekiyor. Tam aksine saldırının kayıtsız ve şartsız olarak sona ermesi için siyasi olarak Gazze halkına yardım etmelidir. Bu, Mısır’ın gerçek sorumluluğudur. İslam ve Arap halklarının sınır kapısının açılması için Mısır çağrıda bulunması gerekiyor. Dün Gazze’de meydana gelenlerden sonra Mısır’a “Ey Mısır sınır kapısını açmazsanız, Gazze’deki kardeşlerinizi kurtarmazsanız sizler de bu katliam ve ambargoda ortak olacaksınız” demek lazım. Bu çağrıyı Mısırlı duyması gerekiyor.

Hepsini hayırla yadettiğimiz, cesur, direnişçi ve onurlu Mısır halkının milyonlar halinde sokaklara inmesi gerekiyor. Mısır polisi, milyonlarca insanı öldürebilir mi? Buna güçleri yetmez. Biz Mısır halkına sesleniyoruz. Çünkü Rafah sınır kapısını kapatan devletin topraklarında yaşıyorlar. Ey Mısır halkı Rafah sınır kapısını açın! Ben buradan 33 gün savaşan direnişe mensup bir kişi olarak konuşuyorum.

Duyduğumuz ve bildiğimiz kadarıyla Mısırlı subaylar hâlâ asiller. Ben, Mısır’da darbe yapılmasına çağırmıyorum. Fakat generaller ve subaylar siyasi liderlere gitseler ve “Askeri elbisemiz ve omuzlarımızdaki rütbeler bizim üzerimize yükken, Gazze’deki halkımız katlediliyor. Bizlerse İsrail’in sınırını kolluyoruz” deseler.

Sınır kapısı açtırılabilirse, su, gıda, ilaç ve hatta silah Gazze’deki halkımıza ulaştırılabilirse Lübnan’da elde edilen zafer bir kez daha tekrarlanacak. Bu konuda Allah’a olan güvencimiz sonsuzdur. Gazze birkaç hafta dirense bu düşmanın saldırıları duracaktır. Bu düşmanın uzun süreli bir savaşa gücü yetmez. Düşman sonunda saldırılarını durdurmak zorunda kalacak, hedeflerine ulaşamayacak ve İsrail seçimlerinde Filistinlilerin kanları üzerinden iktidarı elde etmek isteyenler de hüsrana uğrayacaktır.

Bazıları, çözümün kapsamlı ve adil bir barış olduğunu söylemektedirler. Sizler Madrid ve öncesinden beri adil ve kapsamlı barış çağrısında bulunuyorsunuz. Katliam, düşmanlık, zillet dışında İsrail’den ne elde ettiniz? Camp Daved’deki barış müzakereleri Likud yada Kadimayla değil İşçi partisiyle yapıldı. Düşman hükümetinin başbakanı Barak ve Başkan Yaser Arafat arasında imzalandı. Camp Daved’e rağmen Filistinliler en basit bir hukukunu dahi elde edemedi. Hangi adil ve kapsamlı barıştan söz ediyorsunuz? Barış, İsrail’in zillet şartları gölgesinde gerçekleşiyor. Kudüs yok! Mültecilerin dönüş hakkı yok! Filistin devletinin kurulacağı bir toprak yok. Filistin’de öldürüldüğümüz, katledildiğimiz bir zamanda Lübnan’da bazıları bize “Adil ve kapsamlı barış” diyor. Sen daha önceden İsrail ile ile barış yaptın ve direniş hareketlerinden silahını bırakmasını istedin. Şimdiye kadar Lübnan’da, Filistin’de ve tüm bölgede İsrail’den elde ettiğiniz nedir? En basit bir meşru hakkınızı dahi alabildiniz mi? Elbette hayır!

Bazıları da diyor ki “Gelin. Uluslar arası toplum bizi korusun” Gazze’de ambargo uygulanan Filistin halkı karşısında uluslararaso toplum nerede? İsrail ile Arap mücadelesinde alınan uluslar arası kararlar nerede? İsrail bir tanesini bile uygulamadı. Hatta 425 sayılı kararı bile. Diyorlar ki “Arap dayanışması bizi korusun” Arap dayanışması nerede?

Ey kardeşlerim! Bugün Gazze’de meydana gelenler ve Temmuz 2006’da meydana gelenler, halkımızı koruyanın, haklarımızı geri alanın direniş olduğunu göstermesi için yeterlidir. Bunun dışındaki yöntemler seraptır, kuruntudur.

Ey Araplar, biz bu bilince varabilmek için yüzlerce Kana katliamı mı yaşamalıyız? Yüzlerce Gazze katliamına mı şahid olmalıyız? Yüzlerce Deyr Yasin katliamı ve yüzlerce Harem-i İbrahim katliamına mı muhtacız?

Bu düşman her sene vahşiliğine, ırkçılığına ve katliam işleyebildiğine dair deliller sunmaktadır. Sizin sunduğunuz barış çağrılarına yüzlerce kişiyi katlederek yanıt vermektedir. Halklarımızı ve iktidarlarımızı, önümüzde katliam işleyen, terörist, ırkçı bir düşman olduğunu, barış yapılmasının mümkün olmadığını ikna edebilmek için daha fazla katliama mı muhtacız? İkna edebilmemiz için daha fazla kan mı dökülmesi lazım?

Fakat her halukarda biz Gazze halkını ve direnişçilerini tanıyoruz. Lübnan’daki direnişçiler, yaralılar ve şehid yakınları adına sizleri kutluyorum ve taziyelerimi sunuyorum. Allah’tan yaralılarınıza şifa diliyorum. Biz Gazze’ye güveniyoruz. Çünkü Allah’a tevekkül eden bir halk, bazıları inkar etse de Allah’ın zaferine yakinen inanmaktalar. Onlar direniş halkı. Bütün bunlar zaferi getirecektir. İman, sabır, sebat ve vefa zaferi hazırlamaktadır.

Allah sizin yardımcınızdır. Ümmetin hepsinin sorumluluğu sizin yanınızda durmasıdır. İmkanları dahilinde de olsa hiçkimsenin sizden uzakta durması kabul edilemez.

Bugün Filistin’in kuzeyindeki siyonist yerleşim merkezindekilere, sığınaklarını hazırlamaları bildirildi. Bu anlamda bir çok çağrı yapılmaktadır. Bu durumda bizlerin sorumlu davranması gerekiyor. Burada iki ihtimal var. Birincisi İsraillilerin de dediği gibi güvenlik tedbirleri. İkincisi ise böyle kötü bir vakitte (Arapların işbirliği yaptığı, Arapların zayıf olduğu, uluslar arası karar alınmasında boşluk olduğu, devletlerin mali kriz ile meşgul oldukları, Obama’nın Bush’tan görevi teslim alması aşamasında Amerika’nın siyasi kararlarında boşluk)bir tek ihtimal kalıyor ki bu da düşmanın bu fırsatı kullanarak Lübnan’a düşmanca saldırı düzenlemesidir. Düşmanın buna da ihtiyacı var. Hiçkimsenin bize “İsrail 2 cephede savaşamaz” diyerek bizi sakin olmaya çağırması doğru değildir. Geçmişte bir çok hatta 4 farklı cephede savaştı. Lübnan hükümeti, ordu, halk ve direnişin buna dikkatini vermesi gerekiyor.

Çevremizde meydana gelen olayları basite almamamız gerekiyor. Hatta Gazze’ye yönelik askeri operasyon başlamadan birkaç gün önce açığa çıkartılan 8 adet füze… “Gazze savaşı başlamadan önce bu füzeleri kim koydu? Bazıları, bununla Hizbullah’ı suçlamaya başladı. Hatta bazısı “Bu bölge Hizbullah dışında hiçkimse hareket edemez” dedi. Bu bilgiler yanlış bilgilerdir. Bazıları da bu olaydan Hizbullah’ın sorumlu olduğuna dikkat çektiler. Ben onlara şunu söylemek istiyorum: Biz Hizbullah olarak yaptığımız her eylemi üstlenme cesaretine sahibiz. Bazılarının yaptığı gibi parmaklarımızın arkasına gizlenmeyiz. Başımızdan suçlamaları savmak için da başkalarını suçlayacak değiliz.

Bu konuya başka bir açıdan bakılırsa İsrail’in güney Lübnan’a sızarak bu tür bir eylemi yapmış olamaz mı? Lübnan’da çok sayıda olan İsrail’in işbirlikçileri bu eylemi yapmış olamazlar mı? Bu eylemi Gazze halkıyla dayanışma içinde olmak için değil İsrail’in Lübnan’a saldırmasını meşru hale getirmek için gerçekleştiremezler mi? Üzgünüm ki siyasiler bile İsrail’e atılan Katyuşaları kınayarak İsrail’in Lübnan saldırısını meşrulaştırdılar ve “Katyuşalar, İsrail’in Lübnan’a saldırmasına yol açıyor” dediler.

Bu konuyu daha fazla derinleştirmeden İsrail’i 2000 ve 2006 yıllarında sarsan Lübnan’a “uyanık olmalıyız” diyorum. Özellikle güney Lübnan’daki kardeşlerimden hazır olmalarını istedim. Çünkü biz gaddar bir düşmanla karşı karşıyayız. Ve biz etrafımızda dönen plan ve komploların boyutunu bilmiyoruz. Düşman bizi korkutmuyor. Biz, tercihimiz olan direnişe imanımız kuvvetlidir. Topraklarımıza yönelik her türlü düşman saldırısına karşı hazır olmamız gerekiyor. Sloganımızı kanla yazdık. Her türlü düşmana karşı bu sloganımızla savaşıyoruz: “Heyhat minnez zille”

Ey kardeşlerim!

Biz Lübnanlılar ve tüm Arap-İslam dünyası Gazze’de meydana gelenlere karşı tarihi ve imani sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Gazze’de meydana gelen olayların sonuçları sadece Gazze’ye yada Filistin’e değil tüm ümmete yansıyacaktır. Protestolarla ve gösterilerle yetinmemeli Gazze’deki halkımızı savunmak için tüm gücümüzü seferber etmeliyiz.

Seyyid Ali Hamanei, tüm mücahidler için yarını genel yas ilan etti. Gazze’deki kardeşlerimizle dayanışma içinde olmak için biz bu çağrıya kulak veriyoruz ve sizleri genel yas için yarın (pazartesi) saat 15:00 Raya stadyumunda toplanmaya çağırıyorum. Yarın tüm programlarınızı iptal edip çoluk cocuk kadın erkek yaşlı genç hepinizin stadyuma gelmenizi istiyorum. Korkutma, katliam ve kanın bizleri boyun eğdiremeyeceğini, bizlerin burada olduğunu dünyaya ilan etmek için yarın stadyuma çağırıyorum.”


Kaynak: TimeTürk

Yeni Başlayanlar için Filistin Meselesi ve Yenilgi Yenilgi Büyüyen Zaferimiz

// Eylül 23rd, 2008 // No Comments » // İktibas

1. Basel’den Kudüs’e Siyonist komplo

1897- İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan ilk Siyonist kongrede, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikri benimsendi. Siyonistlerin lideri Theodor Herzl, Sultan Abdülhamid’den, Osmanlı devletinin borçlarını ödeme karşılığında Filistin’de toprak istedi. Abdülhamid bu teklifi reddetti.

1916- Birinci Cihan Harbi’nde Siyonistler Osmanlı devletine karşı İngiltere ile işbirliği yaptılar. Filistin topraklarında Osmanlı himayesi altında yaşayan binlerce Yahudi, İngiliz ordusuna yazılarak Osmanlı’ya ihanet etti.

1917- Filistin, İngiliz ordusu tarafından işgal edildi. 2 Kasım 1917′de İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Filsitin topraklarında bir Yahudi devletinin tedrici olarak kurulacağını ilan etti (Balfour Deklarasyonu). Filistin, Yahudi göçmenlere resmen açıldı. Gemilerle Filistin’e taşınan Yahudiler, Haganah, Irgun, Stern gibi terör örgütleri kurarak Filistinlileri katletmeye başladılar. (Filistin köylerinde katliam yapan terör örgütlerinin birçok lideri ve üyesi -Moşe Dayan, Menahem Begin, İzak Rabin, Şimon Peres, Ariel Şaron- daha sonra sırayla başbakanlık yaptı.)

1947- Birleşmiş Milletler, Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulmasını kararlaştırdı.

1948- İsrail devleti resmen kuruldu (14 Mayıs). Filistin köylerinde katliamlar yapıldı. Yüzbinlerce Filistinli tehcir edildi. (Bugün Ürdün’de 1.5 milyon, Lübnan’da 500 bin, Suriye’de 400 bin, Irak’ta 40 bin mülteci bulunuyor. Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerin önemli bir kısmı da mülteci. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ve Latin Amerika ülkelerinde de binlerce Filistinli mülteci var.)

1967- Golan Tepeleri, Gazze ve Batı Şeria işgal edildi. Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Doğu Kudüs’te İsrail bayrağı dalgalanmaya başladı.

1980- Kudüs, İsrail’in “ebedî başkent”i ilan edildi.

2. Siyonist terörün kilometre taşları

Deyr Yasin Köyü Katliamı (9 Nisan 1948): Kadın- erkek, genç-yaşlı ayrımı yapılmadan 254 savunmasız Filistinli öldürüldü. Siyonistler, Filistinlileri sindirmeye ve İsrail devletinin kuruluşunu hızlandırmaya yaradığına inandıkları bu katliamı iftiharla anarlar. .

Safsaf Köyü Katliamı (29 Ekim 1948): 70 Filistinli genç kurşuna dizildi.

Kefer Kasım Köyü Katliamı (29 Ekim 1956): Tarlalarından evlerine dönen onlarca Filistinli katledildi.

Kibya Köyü Katliamı (12 Ekim 1958): Ariel Şaron komutasındaki birliğin saldırısında 67 kişi katledildi, 75 kişi yaralandı, bütün evler ateşe verildi.

Sabra ve Şatilla Katliamı (15-16 Eylül 1982): Lübnan’ı işgal eden İsrail ordusu, Savunma Bakanı Ariel Şaron’un talimatı üzerine Hıristiyan Falanjistleri BM denetimindeki mülteci kamplarına sokarak, 991 Filistinlinin boğazları kesilerek öldürülmelerini temin etti.

Kudüs Katliamı (8 Ekim 1990): 30 Filistinli kurşunlanarak öldürüldü, 800 kişi yaralandı.

El Halil Katliamı (25 Şubat 1994): 50′den fazla Filistinli, Hz. İbrahim Camii’nde sabah namazını kılarken makineli tüfekle taranarak öldürüldü. 300 kişi yaralandı.

Kana Katliamı (18 Nisan 1996): İsrail savaş uçakları Lübnan’daki Kana mülteci kampını bombaladı. 109 kişi hayatını kaybetti.

Ramallah ve Cenin katliamları (Nisan 2002): Ramallah’ta Filistin Devlet Başkanı Arafat’ın karargâhı günlerce bombalandı. Aralarında teslim olmuş askerlerin de bulunduğu çok sayıda Filistinli kurşuna dizildi. Cenin mülteci kampı bir hafta boyunca karadan ve havadan bombalandı, bine yakın Filistinli katledildi, 5 bin kişi evsiz kaldı.

3. Filistin direnişinin kilometre taşları

1948- Mısır’daki İhvan-ı Müslimin teşkilatının inisiyatifiyle kurulan Ümmet-i Muhammed Tugayı Filistin’de Siyonistlere karşı destansı bir mücadele verdi, ancak bazı Arap liderlerinin iç politika hesapları yüzünden “Nakba”ya mani olamadı (Araplar Siyonist rejimin kuruluşunu “Nakba” -büyük felaket- diye anarlar).

1958- Yaser Arafat ve bir grup arkadaşı Kuveyt’te El- Fetih örgütünü kurdu. İsrail ordusuna karşı sabotaj eylemlerine başlandı.

1964- Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu ve belli başlı direniş örgütlerinin tamamını bünyesinde topladı.

1965- 1 Ocak, Filistin Devrimi’nin başlangıç günü ilan edildi.

1968- Corc Habaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin uçak kaçırma eylemleri başladı.

1969- İki uçak kaçırma eylemine katılan Leyla Halid, Filistin poşusu ve Kalaşnikof mermisinden yaptığı yüzüğü ile direnişin sembolü haline geldi.

1987- Muhacerette gelişen direniş hareketi Filistin topraklarına taşındı. Arafat’ın “küçük generallerim” diye andığı Gazze ve Batı Şerialı çocuklar, İsrail askerlerini gördükleri her yerde taşlayarak, “Calut’u bir taşla yıkan Davut”u İsrail’in değil kendilerinin temsil ettiğini ilan ettiler. “Taş Çocukları”nın başlattığı İNTİFADA, Filistin İslami Direniş Hareketi’ni (HAMAS) öne çıkardı.

1988- Cezayir’de toplanan bir kongrede Filistin devletinin kuruluşu ilan edildi.

1991-1993- 1000′in üzerinde Filistinli’yi katletmesine ve elinde taş izi olan her çocuğu tutuklamasına rağmen intifadanın önüne geçemeyen Siyonist rejim, hem kargaşa ortamından çıkmak hem de İslami hareketin yükselişini önlemek için Filistin Kurtuluş Örgütü ile müzakere masasına oturdu (1991). Siyonist rejimin başbakanı İzak Rabin ile Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat arasında bir barış anlaşması imzalandı (1993). Anlaşmaya göre İsrail ordusu, Gazze ve Eriha’dan başlamak üzere, 1967 savaşında işgal ettiği Filistin topraklarından kademeli olarak çekilecek, tahliye edilen bölgeler “Filistin Özerk Yönetimi”nin kontrolüne geçecek ve 2000 yılına kadar bağımsız Filistin devleti kurulacaktı.

1994- Siyonistlerin Hz. İbrahim Camii’ndeki katliamına cevap olarak, ilk istişhadi eylem gerçekleştirildi. HAMAS mensubu bir “canlı bomba”, 9 işgalci Yahudi’yi havaya uçurdu.

2000- Oslo Anlaşması gereğince 1999 yılına kadar terk etmek zorunda olduğu toprakların ancak yüzde 20’sinden çekilen ve bağımsız Filistin devletinin ilanını mütemadiyen erteleyen Siyonist rejime duyulan tepki, Ariel Şaron’un Harem-i Şerif’e yaptığı provokatif “ziyaret” üzerine muazzam bir ayaklanmaya dönüştü. Hamas ve İslami Cihad’ın omuzları üzerinde yükselen ayaklanmaya El Fetih gerillaları “Aksa Şehitleri Tugayı”nı kurarak tam destek verdi. İsrailli yazar Uri Avnery, “Aksa İntifadası” diye anılan bu ayaklanmanın önceki intifada ile karıştırılmaması gerektiğini, bunun silahlı bir kurtuluş savaşı olduğunu ve mutlaka zaferle sonuçlanacağını yazdı.

2002- 1 kilometrekarelik Cenin mülteci kampında bulunan bir avuç mücahit, hava bombardımanıyla desteklenen binlerce İsrail askerine karşı günlerce direnerek destan yazdı. Birçok “siyasi gözlemci”, İsrail ordusunu durdurmaya kafi gelmemesine rağmen halka özgüven aşılayan bu direnişin Filistin toprağını tam manasıyla vatan ve Filistinlileri tam manasıyla millet haline getirdiğini; artık bağımsız Filistin devletinin önünde kimsenin duramayacağını ifade etti.

4. Fethi beklerken

Ey fetih ey güzel atımız

Taşıyan alnının akıtmasında

Öpücüğü ve yüceliği

Gazze’yi Kudüs’ü kuşları tarlaları

Buharlı bakışlarında

Gezdiren ovayı

Ey suyumuz

Ey kar’ımız

Ey kuruyan gölgeliğimiz

Ey nicedir yüzünü beklediğimiz çocuk yağmur gibi

Ey fetih Mekkeyiz biz

Bekleyen Peygamber’i*

*Nizar Kabbani, İŞGAL ALTINDA, Çev: Turan Koç – İbrahim Demirci, Rey Yayıncılık, Kayseri 1996)

Hakan Albayrak – Kudüs Dergisi – Sayı: 1 – Bahar 2003

Dünya Kudüs Günü

// Eylül 19th, 2008 // No Comments » // Duyuru, İktibas

Kudüs Günü

Rıdvan Kaya’nın Haksöz dergisinin 95. sayısında (Şubat 1999) yayınlanan makalesi

Kudüs Günü ve İslami Sorumluluğumuz

Her yıl Ramazan’ın son Cuma’sı vesilesiyle bu konuyu daha yoğun birlikteliklerle ele almamız; bu meselemiz, bu derin yaramız etrafında daha bir hassasiyetle durmamız, duyarlılıklarımız ve sorumluluklarımızın altının daha kalın bir biçimde çizilmesi açısından önemlidir. Kudüs biz müslümanlar açısından her yönüyle büyük öneme sahiptir.

Herşeyden evvel, Rabbimiz Kitab’ında Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa için “ellezi barekna havlehu” buyurmaktadır. Kitabullah’ta “çevresini bereketli kıldığımız” şeklinde vasfedilen Mescid’i Aksa’nın müslümanlann ilk kıblesi ve İsra1 mucizesinin mekanıdır. Resulullah Efendimiz’in bir gece yolculuğuyla Mescid’ül Haram’dan Mescid’ül Aksa’ya yürütülmüş olması ve Kitabullah’ta Kudüs’e yönelik vurgular onun bizler için ilahi bir emanet olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yine Kudüs, Hicret’in daha henüz 16. yılında Hz. Ömer tarafından Bizanslıların elinden alınıp, İslam topraklarına katılmış ve bu tarihten itibaren her taşında, toprağında, havasında İslami mirasın işlenmiş olduğu bir şehrimizdir. Bu yönüyle de biz müslümanlar için tarihi bir emanettir.

Ayrıca Kudüs, gerek tüm kitabi din mensupları için taşıdığı önem, gerekse de dünya siyasetinin merkezi demek olan Ortadoğu bölgesinin kalbinde yer alması nedeniyle, yüzyıllardır işgalci ve kafir güçlerin oyunlarına, saldırılarına konu olmuş bir beldemizdir. Ve özellikle de son yüzyılda, İslam dünyasına yönelik emperyalist işgal ve sömürgeliştirme politikalarının odağında yer almıştır. Bu yönüyle de coğrafyamızın bizlere yüklediği mücadelenin, kavganın bir sembolünü oluşturmaktadır.

Kudüs’ün ve Kudüs Günü’nün Anlamı

Kudüs’ün biz müslümanlar için her açıdan önemi açık. Yine bu mukaddes beldenin bugün siyonist çizmeleriyle kirletilmekte oluşunun Ümmet’e yüklediği sorumluluk da gayet açık. Bu itibarla burada uzun uzun Kudüs’ün bir ilahi emanet olarak öneminden; Siyonist işgalin boyutlarından söz etmeye gerek yok. Burada altı çizilmesi gereken husus, daha ziyade bu günün bizler için anlamı ne olmalıdır sorusu üzerinde durmaktır ve yine Kudüs’ün kurtuluşunu İslam Ümmeti’nin kurtuluşundan bağımsız bir olgu olarak görmeyen müslümanlar olarak, hangi noktalar üzerinde yoğunlaşmalıyız sorularına cevap aramak olacaktır.

1-Siyonist İşgalin Meşrulaştırılması Çabalarına Karşı Direniş Bilincini Canlı Tutmak

Kudüs Günü vesilesiyle öne çıkartmamız gereken önemli bir husus, her zemin ve şartta Siyonist işgal olgusuna karşı bilinç ve duyarlılığımızı canlı ve sıcak tutmak olmalıdır. Özellikle 9O’lı yıllarla birlikte içine girilen ve yeni dünya düzeni adı verilen ve aslında Amerikan emperyalizminin dünyayı koşulsuz ve dizginsiz bir biçimde şekillendirme çabasından başka bir şey olmayan mevcut ortamda, bu duyarlılıkların korunması ve artırılması ihtiyacı daha bir Önem arzetmektedir. Bilindiği gibi bloklar arası rekabetin sona ermesi ile birlikte ortaya çıkan gelişmeler neticesinde, Amerikan emperyalizmi tüm dünyayı tamamıyla bir kontrol ağı altına alma yolunda hızlı adımlarla ilerlemiş ve bu cümleden olarak, Ortadoğu’da da geleceğe dönük çıkarlarına uygun olarak ‘barış’ adı altında bir projeyi dayatmıştır.

Bu dayatmanın sonucu, birtakım tavizler karşılığında gasıp İsrail’in varlığının kabullenilmesi olmuştur. Bölgedeki tüm ülke ve güçler bu dayatmaya muhataptır. Zaten birçoğu işbirlikçi bir nitelik arzeden rejimler, bu projenin gönüllü neferliğini yapmaya dünden razı oldukları için, hiç vakit kaybetmeden siyonistlerle sarmaş dolaş vaziyetlere girmişler; sözde Filistin’in kurtuluşu için mücadele eden Arafat ve şürekası ise bu dayatmayı ucuz birtakım vaadler ve tavizler karşılığında kolaylıkla kabullenmişlerdir. Yaşanan bu gelişmenin sonucu olarak, bugün emperyalistlerin güdümündeki uluslararası kuruluşlar ve medyanın da katkısıyla Siyonist çete hem dünya genelinde, hem de bölgede düne nazaran çok daha ‘meşru’ bir görüntüye kavuşturulmuştur.

Bu noktada Siyonist işgale karşı çıkmak, İslami kimliğimizin ve imanımızın bir gereği olarak öne çıkmaktadır. Tam yarım asırdır Filistin’de yaşananlar asla unutmayacağımız bir gerçeği önümüze koymaktadır: Siyonist işgal hiçbir şekilde kabullenilemez; hiçbir pazarlık veya karşılığa bağlı olarak normalleşemez. Bu bizim Kur’ani bir sorumluluğumuz olduğu gibi, tarihe, insanlığa, hakk ve adalet ilkelerine karşı da vazgeçilmez bir vazifemizdir. Bu vazifemizi her şartta yerine getirmeli ve işgal olgusuna karşı bilincimizle, yüreğimizle, sözümüzle, bileğimizle, elimizdeki her türlü imkanla sürekli bir karşı durma tavrını geliştirmeliyiz. Unutmamalıyız ki, işgal önce bilinçlerde, yüreklerde boy verir. Bir kere bilinçlere, yüreklere sızmayı başaran işgal mikrobu, zamanla her yere sinmeyi, yerleşmeyi başarır, kalıcılaşır.

Ve maalesef bugün, müslüman olduğunu söyleyen, hatta İslami bir dava peşinde olduğunu iddia eden çevrelerde bile Siyonist çetenin necis varlığını kabullenme yönünde emareler görülebilmektedir. Bu noktada, ülkemiz egemenlerinin siyonistlerle geliştirdiği kirli ilişkilerden sözetmeye gerek bile yok. Onlar varlıklarının gereğini yapıyorlar. Ama bu kirli ilişkinin sadece laik dikta düzeni ile gasıp Siyonistler arasında kalmayıp, çeşitli araçlar ve yöntemlerle topluma, halka da taşınmakta olduğu gerçeğini acı bir biçimde müşahede etmekteyiz. Burada özellikle üzerinde durmamız gereken nokta ise, çeşitli İslami etiketler taşıyan kuruluş ve çevrelerin duyarsızlığıdır. Ve özellikle bu olumsuz gidişatı teşhir etme ve tavır alma konusunda Türkiyeli İslami medyanın hassasiyetinde bir gerileme olduğu görülebilmektedir. Yine geçtiğimiz aylarda, Siyonist İsrail’in Ankara’daki elçiliğinde düzenlediği kuruluş yıldönümü kokteyline, İslami kesimi sözde temsil eden bir partinin milletvekillerinin de katılmış olması, bu konudaki duyarsızlığın nerelere vardırıldığının bir göstergesidir; ve tek kelimeyle utanç vericidir. İşte Kudüs Günü ve benzeri vesileler, bizlerin bu hassasiyetimizi koruduğumuzu, koruyacağımızı ve adaletten ve özgürlükten yana tüm insanlara mesajımızı haykırdığımız vesileler olmalıdır.

2- Birliktelik ve Dayanışma Arayışlarını Hızlandırmak

Siyonist işgal gerçeğini canlı tutma ve ona karşı tavrımızı pekiştirme yanında; Kudüs Günü vesilesiyle altı çizilmesi gerekli bir diğer husus da, bu ve benzeri vesilelerin müslümanlar arasında birliktelik bilincini geliştirme yönünde yapması gereken katkıdır. Bir ve beraber olmak, zulme ve küfre karşı birlikte mücadele etmek, bizlere Kur’an’ın bir emridir. Kaldı ki müslümanlar olarak, sadece Kudüs sorununu gerçek boyutlarıyla kavramamız; bizleri kuşatan emperyalist-Siyonist zincirin ağırlığını hissetmemiz; bu kuşatmayı adeta kalıcı bir esarete dönüştürmeye çalışan yerli işbirlikçi güçlerin sınır tanımaz zulümlerini somut bir biçimde müşahede etmemiz; birlikteliğin, omuz omuza, yürek yüreğe olmanın nasıl bir kaçınılmaz şart olduğunu anlamamız için yeter de artar bile!

Bu itibarla parçalanmış coğrafyamızı yeniden birleştirmeye, bütünleştirmeye, parçalanmış Ümmet yapımızdan başlamamız bir zorunluluktur. Bunu sağlamadan, yani Kuran’ın tasvir ettiği şekliyle “bünyanun mersus” haline gelmeden, yani kurşunla kaynatılmış bir duvar haline gelip, ‘uğradığımız saldırıya karşı topluca karşı koyma’ bilinci ve eylemini gerçekleştirmeden kurtulmamız mümkün değildir.

3- Yaşadığımız İşgali Kavramak ve Tavır Geliştirmek

Üzerinde çokça durmamız gereken diğer bir husus ise, bizzat yaşadığımız işgali, her an soluduğumuz işgali kavrama ve buna karşı somut tavırlar geliştirme üzerinde yoğunlaşmamızdır. Bu noktada ilk olarak Türkiyeli müslümanlar arasında sıkça rastlanılan ve Filistin’deki işgale karşı net bir tavır almakla beraber, bizzat yaşanılan işgali kavramakta acze düşen insanların içinde bulunduğu çelişkileri ortaya koymak gerekiyor. Her ne kadar özellikle 28 Şubat süreci ile birlikte yoğunlaşan zulümler, bu konuda pek çok insanımızın gözünü açmış, içinde bulundukları hali daha açık bir şekilde anlamalarına zemin hazırlamış ise de, hala ülkemize hakim olan zulüm ve şirk sistemini gerçek niteliğiyle kavrayamayan yığınların olduğunu görebilmekteyiz.

Ülkemizin içinde bulunduğu hal, Filistin’i kuşatan siyonist işgalden temelde farklı değildir. Topraklarımıza ve halkımıza musallat olmuş laik diktatörlük, emperyalizm ve siyonizmin yanında üstlenmiş olduğu işbirlikçilik rolüyle, Ortadoğu’ya yönelik şeytan üçgenini tamamlamaktadır. Ülkemizde cuntacı güçler, irtica adını verdikleri İslam’a ve müslümanlara karşı ‘topyekün savaş’ açtıklarını her vesileyle açıkça haykırmaktadırlar. İslami yükselişi durdurmak için her türlü zulüm uygulanmakta, İslami kimliklerini ve değerlerini savunan insanlar her fırsatta hakaretlere ve eziyetlere uğramakta, işkence ve baskılara maruz bırakılmakta, en ağır cezalara çarptırılmaktadırlar. Hatta öyle ki, ülkemize musallat olmuş zalimlerin mahkemeleri, kimi zaman neredeyse Siyonistlerin mahkemelerini bile aratır kararlar vermekte ve müslümanları yıldırmaya, sindirmeye çalışmaktadırlar.

Kuşatıldığımız işgale karşı koyabilmek için her şeyden önce net ve berrak bir mücadele bilincine sahip olmalıyız. Mücadele bilinci bize kendimizi, düşmanımızı, ne yapmamız gerektiğini öğretecektir. Bu bilince sahip olmanın biricik yolu ise Kur’an’la irtibattır; doğrudan Kur’an mektebinin öğrencisi olmaktır. Bunu sağlamanın yolu ise Allah’ın kitabı ile aramıza adeta büyük duvarlar ören tarihi, geleneksel, mezhebi önyargı ve engellerin aşılmasıdır. Sahih İslam’la, Resulullah efendimiz ve güzide ashabının örnekliğinde ortaya konulan tevhidi pratikle tanışmaktır. İşte bunu yapabildiğimizde her şey yerli yerine oturacak, Kur’ani kavramlar ve Kur’ani mesaj net olarak anlaşılacaktır. Böylelikle, mücadele gerçekliğini daha net tanıyıp, kavrama imkanı bulabileceğiz. Aynı şekilde tercih yapma aşamasına geldiğimizde direniş ve uzlaşma çizgilerini rahatlıkla tefrik edebilme yetisini kazanabileceğiz.

Tercih yapma noktasına gelindiğinde ilkeli ve tutarlı tercihler yapmak kolay değildir. Sahih bir bilinç ve sürekli bir eylemlilik gerektirir. Yorgun, yılgın ve Rabbimizin yardımından ümidi kesmiş kişilik yapısı, bu aşamada hep tercihini uzlaşmadan, teslimiyetten yana koyar. Kudüs özeline dönecek olursak; Arafat ve Arafat benzerlerini takip ettikleri ihanet çizgisinden dolayı teşhir etmek, mahkum etmek kolaydır, Ama acaba içimizdeki Arafatları teşhis etmek de bu kadar kolay mıdır?

Bu noktada toplumumuza gözlerimizi çevirdiğimizde, sözde İslami iddialar taşıyan, sözde İslami mücadele yürüten nice Arafat’ların bulunduğunu görürüz. Nedir bunları bu hale iten şey? En temelde Kur’ani bir mücadele bilinci ve eylemliliği içinde olmamalarıdır; her rüzgârda savrulmayı alışkanlık haline getirmeleridir. Sahip oldukları imkanları koruma uğruna zalimler cephesinden bir dayatmayla, baskıyla karşılaşıldığında kimliğinden, çizgisinden tavizler verebilmeye yatkın olmalarıdır.

Halbuki tarih müslümanların, imanlarına ve ilkelerine sarıldıklarında nice zalim ve şedid güçleri sarstıkları, telaşa, paniğe sevk ettiklerinin sayısız örnekleri ile doludur.

Nitekim Güney Lübnan’da Siyonistlere kan kusturan İslami Direniş bunun somut bir örneğidir. Yine işgal altındaki Filistin topraklarında İslami Direnişin ortaya koyduğu mücadele çizgisi ve kararlılık bunun bir örneğidir. Ümnıet’in ortak kazanımı sayılması gereken bu tecrübeler, bir kere daha şu gerçeği ortaya koymuştur: Müslümanlar imanlarının gereğini yaptıkları ve iddialarına sahip çıktıkları takdirde, zalimler geri adım atmaya mecbur olacaklardır.

Nitekim ülkemizde de aynı gerçek yaşanmakta değil midir? Son yıllarda düzenin artan baskıları ve dayatmaları karşısında, taşıdıkları İslamilik sıfatını haketmeyen koca koca cemaatler, çevreler, hareketler zalimler karşısında eğilmekten neredeyse kötürüm oldular, felç oldular; bir daha bellerini doğrultamayacak hale geldiler. Ama öte yandan sayıları çok fazla olmayan, büyük büyük tabelalara, binalara, unvanlara sahip bulunmayan, fakat Kur’anî ilkeleri ve bu ilkeleri koruma kararlılıkları bulunan bir avuç başörtüsü direnişçisi bacımız ise zalimlere karşı her şartta direnmeyi sürdürüyor. İşte bir müddettir Bursa’da yaşananlar bu gerçeğin bir teyididir. Bursa’da çoğu çocuk yaştaki başörtülü kardeşimiz bir kez daha, zulme karşı var olmanın, İslami kimliğimizi korumanın tek yolunun direniş olduğunu haykırmaktadırlar.

Bu direniş mesajının dalga dalga tüm İslam coğrafyasından Kudüs’e; Kudüs’ten tüm İslam coğrafyasına yayılmasını Rabbimizden niyaz edelim. Tıpkı Şehid Şikaki’nin dediği gibi:

“Filistin etrafında birliktelik sağlamak tarihin Kur’an’la buluşması ve Mescid-i Aksa’ya doğru siyasi bir coğrafyanın yeniden oluşturulmasıdır.”

Rıdvan Kaya

www.haksozhaber.net