Posts Tagged ‘Irak’

ARUN ALEYKÜM!

// Haziran 1st, 2010 // No Comments » // Edebiyat, Kategoriler

Yabancı düşlere kurban gitti gençliğimiz.
Hiçler dünyasında var olduğumuzu sandık.
Yaşamak nefes almaktı ya; aldık!..
Mütemadi acılarımıza aldırmadan, münferit isteklere kurban ettik benliğimizi.
Daha fazlasını istedik hep.
Bilinçaltı hırsızı reklamlar, soluk ve soğuk gazete kupürleri, ayarı bozuk televizyon ekranları bu yönde salık veriyordu.

Şükretmekte neydi?
İsteyenin bir yüzü karaydı sadece, onunda önemi yoktu, hatta iyi bile oluyordu; bronzlaşmak sınıf atlama nedeniydi çünkü!

Şehadette getirmiştik -amenna ve saddakna!- daha ne olsundu?
Elhamdülillah Müslümandık.
Cennete girmeden önce azıcık ateş kimseye dokunmazdı.
Hem dünyada alışmıştık yanmaya, bize koymazdı!
Çok sıkışırsak “Şeytan’a uyduk” der kurtulurduk…

Velhasıl kendimizi kandırdık yıllarca.
Kabuğumuza çekilip olan biteni seyre daldık, film izler gibi…
Algılarımız donuk, hislerimiz eğretileşti.
Filistin’e, Irak’a hatta Lübnan’a destek verdik -oturduğumuz yerden-.
Elimizden daha fazlası da gelmiyordu.
“Onlar” “Biz”den güçlü(?) idi ne de olsa.
Hep sustuk, dost(?) meclislerinde egomuzun tatmini için attığımız nutukları saymazsak.

Biz sustukça;
Mavi susuşlarıyla bebekler öldürüldü; yaşasalardı kötülük göreceklerdi ne de olsa!
Beton yığınlarını toprağa kattılar; görüntü kirliliğine neden oluyorlardı!
İnsanlar hayvan yerine konulup işkence edildi “esfeli safilinler”ce; acının insanı olgunlaştırdığı gerekçesiyle!
Aileler dağıtılıp farklı coğrafyalara sürüldü; hasret had safhaya çıkıp birbirlerini daha çok sevsinler diye!

Yalnızca rutin kelimele muhteva eden rutin cümlelerimiz vardı rutin günlerimizde.
Bayatlamış sessizliğimizi kimse bozamadı…

ARUN ALEYKÜM!” dedi Filistinli bir melek, dönüp bakmadık bile.
FE EYNE TEZHEBUN?” diye sordu bir ses, “Cennete(!)” diye cevapladık kaygısızca…

FaRuKS – 2006

Kumpası Çinliler Bulmuş Sevgilim – [İbrahim Tenekeci/Milli Gazete]

// Temmuz 10th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

10/07/2009 tarihli İbrahim Tenekeci yazısı.

Türkiye denilen yer, sadece Anadolu ve Trakya’dan ibaret değildir.

Arnavutluk, Bosna, Kosova, Sancak, Bulgaristan, Yunanistan, Kırım, Kafkaslar, Filistin, Irak gibi yerlerde Müslümanlara yapılan mezalimlerin devletimizi ve milletimizi yakından ilgilendirmesinin bir nedeni de budur.

Bu ülkede Kaşgar, Kalemberk, Mostar, Semerkant isimli edebiyat ve kültür dergileri çıktı, çıkıyor.

Kırım Türklerinden Sancak Türklerine kadar, kayda değer bütün süreli yayınlar, bu topraklarda yayınlanıyor.

Bunu sadece “Osmanlı refleksi” ile açıklayamayız.

Doğu Türkistan’dan Adriyatik Denizi’ne, Kırım’dan Filistin’e kadar, geniş bir coğrafyada yaşayan Müslüman milletler, başlarına bir musibet geldiği vakit, hemen Türkiye’ye bakar. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları da onlara…

Sayın Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı olunca çok sevinmiştik. Nihayet Türkiye’nin gerçek anlamını bilen biri, Türkiye adına toplantılara katılacak, girişimlerde bulunacak, hak ve hukukumuzu savunacaktı.

Tanıyıp bildiğimiz bu muhterem ve muteber insan, elbette rengini ve tavrını Türk dış politikasına yansıtacak, bugüne kadar ihmal edilmiş olan konuları, ilişkileri onaracak, milletine yakışan bir politikanın sözcülüğünü ve temsilciliğini yapacaktı. Diye düşünüyorduk.

Türkiye, yüzünü batıya dönerken, sırtını da doğuya, yani İslam dünyasına dönmüştü. Davutoğlu gibi isimler, en azından, sırt dönme durumunu, sırtını sağlam yere dayama şekline dönüştürebilirdi.

Ara sıra iyi şeyler olmadı değil, oldu. Ama garip şeyler de oldu, oluyor. Mesela Somali açıklarına “korsan avı” için savaş gemisi gönderdik, gönderiyoruz. Aynı yere, “korsan avı” için Rus turizm firmaları da müşteri gönderiyor. Macera arayan zengin ve fanatik Rusları…

“Korsan dedikleri kimler” diye sorup kaldığımız yerden konumuza devam edelim.

Gazeteciler, farklı yerlerde, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na, Doğu Türkistan’la ilgili sorular sordu.

Her ikisi de, kâğıttan, aynı cevabı okudu.

Demelerine göre, “Uygur halkı, Türkiye ile Çin arasında kurulan güçlü ilişkiler için dostluk köprüsüymüş.”

Ayrıca, “gelişmeleri endişeyle takip ediyorlarmış.”

“Seyirci kalamazlarmış.”

Buna ilaveten, Başbakan Erdoğan, “sorumluların bir an önce bulunup hesap vermesini” istiyor. Zaten Çin yönetimi de öyle yapıyor ve “sorumlu” diye ilgili-ilgisiz, binlerce Uygur Türkünü tutuklayıp hapse atıyor. Yakında “kitlesel idamlar” başlayacakmış.

Evet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin konuyla ilgili tepkileri bundan ibaret…

Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabiya Kadir’e, “Ankara’nın tepkisi sizce yeterli mi” diye soruluyor. Verdiği cevap aynen şu: “Ankara’nın bu konuda ne dediğini duymadım bile…”

Çinlilerin vahşi uygulamalarını ülkemizde yaşayan bir avuç Uygur Türkü ve bir grup milliyetçi değil de, yüz binler protesto etseydi, mitingler düzenlenseydi, hele bu mitingi Saadet Partisi düzenleseydi, eminim ki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının Çin hükümetine cevabı daha farklı olurdu. Gazze örneğinde olduğu gibi…

Politika işte böyle bir şey. Bu kadar acımasız.

Her fırsatta renkler ve zevkler tartışılmaz deniliyor.

Doğru mudur?

Doğrudur.

Peki, körleri ne yapacağız?

Irak İşgalini Anlatan Hollywood Filmleri

// Ekim 8th, 2008 // No Comments » // İktibas

Hollywood, 2003 Irak işgalinden beri birçok film çevirdi. Bu filmler, ticari olarak beklenen başarıyı elde edemedi. Ancak Bush yönetimine karşı muhalif bir ses olmayı başardı.

ABD’nin 2003 yılında Irak’a yönelik savaşın işgalle sonuçlanmasının ardından Hollywood, Amerika’yı dünya önünde küçük düşürdüğünü düşündüğü bu savaşı ve diğer askeri uygulamaları reddeden bir ses oldu.

2004 ve 2005 yılları arasında Irak’taki savaşa ilk değinen, her ne kadar filmin konusu 1991 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgalinin ardından patlak veren ikinci Körfez Harbi sırasında geçse de, Jarhead adlı film oldu. Filmin başrolünde savaş boyunca başından geçenleri otobiyografik bir esere dönüştüren Antony Swofford adlı genci temsil eden Jake Gyllenhaal var.

2006 yılında ise Irak’la ilgili bir başka drama olan Home of The Brave adlı vizyona giriyor. Film hiçbir başarı kazanmaz, 44 bin dolar gişe hasılatı yaparak maliyetini çıkaracak bir rakamı bile yakalayamamıştır. Görünen o ki esas neden Amerikan Başkanı George Bush’un halk desteğinin yükselmesi ve savaşa olan desteğin artmasıdır.

Aynı yıl içerisinde Irak’la ilgili üç belgesel film gösterime girer. Bunlar , Iraq in Fragments, My Country My Country, The Ground Truth: After the Killing Ends, adlı filmlerdir. İlk iki film belgesel film dalında Oscar’a aday gösterilmiştir.

Dikkat çekici olan, 2007 ve 2008 yıllarında Irak’la ilgili filmlerin Amerikan sinema endüstrisini bir sel gibi basmasıdır. Bu dönemde altı film çekilmiştir: The Situation, In the Valley of Elah, Grace is Gone, Redacted, Last Man Home, No True Glory: The Battle of Fallujah adlı filmlerdir.

2007 yılında Hollywood filmlerinin Irak işgaliyle ilgili eleştirilerinin artmasının nedeni, Bush yönetiminin halk desteğini kaybetmesi ve halkın askerlerin evlerine dönmesi için giderek daha fazla seslerini yükseltmesidir.

Buradan hareketle, liberal eğilime sahip olan Hollywood’un Amerikan askerlerinin savaşta çektikleri acıların aynısını Amerikan halkına tattırmaya çalıştığı Vietnam hatırasını yeniden canlandırdığı söylenebilir.

ABD’de kültürel savaş ve savaşa karşı başkaldırı Avrupa’da olduğu gibi entelektüeller ya da düşünce üzerinden değil, daha çok sinema yıldızları ve Holywood üzerinden veriliyor. Çünkü ABD’de Avrupa’da olduğu gibi düşünsel bir gelenek yok, yaygın kültürel anlayış daha çok soyut düşünme üzerine değil resim ve video kurgusu üzerine kurulu.

Meşhur bir sanatçı çekim merkezi olabiliyorsa bu onu aynı zamanda siyasette başarılı olmasına yardımcı oluyor. Geri sayımın başlaması ve Amerikan seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte Hollywood, geçen sene Irak konusunu merkeze alarak rekor sayıda film yaptı. Bu tür filmlerin ancak üç sene içerisinde çekilebileceği göz önüne alındığında Irak hakkında yapılan filmlerin değeri daha da anlaşılabilir.

Cumhuriyetçiler ve onların destekçileri, Hollywood’un mücadelesini, Amerikan askerlerinin imajını bozmaya yönelik bir çaba ve çarpıtma olarak sunmaya çalışıyorlar. Bush özellikle giderek daha fazla hükümetin çizgisinden uzaklaşmaya başlayan Hollywood değerlerine her fırsatta saldırıyor. Ancak yedinci sanatın yaratıcıları, sadece siyasi mücadeleye girmekle kalmıyor aynı zamanda kendilerinden gördükleri adayları mali olarak da destekliyorlar.

Hollywood’un önümüzdeki seçimlerde kendi adaylarına 6.5 milyon dolarlık yardımda bulunduğu, bunun 2.14 milyon dolarının Hillary Clinton’a, ve 2.14 milyon dolarının da Barack Obama’ya gittiği ifade ediliyor. Geri kalanın ise Cumhuriyetçi adaylar Rudolf Guliani ve John MccCain’e gittiği belirtiliyor.

Hollywood 2004 yılındaki seçimlerde seçim sandıklarına 27 milyon dolar pompalamış, bu paranın %70’i Demokratların kasasına girmişti.

1. IN THE VALLEY OF ELAH (Elah Köyünde)

Bu film, dünya ve Amerikan medyasının çok büyük önem atfettiği Irak işgalini derinlemesine ele alan filmlerden biri sayılıyor. Yönetmenliğini Paul Haggis’in yaptığı filmde Tommy Lee Jones, Charlize Theron, Jason Patric ve Susane Sarandon gibi Washington’un yabancı ülkelere açtığı savaşlara karşı tutumlarıyla ön plana çıkmış isimler yer almış.

Film, savaştan dönen askerlerin maruz kaldığı psikolojik etkiler üzerinde yoğunlaşıyor. Filmde savaştan dönen insanlara ve onların ailelerine karşı Amerikan toplumunun geliştirdiği tutuma ilişkin güçlü eleştiriler yer alıyor.

Hank Deerfield rolündeki Tommy Lee Jones, emekli bir polis müfettişi rolünde, savaştan döndükten bir gün sonra ortalıktan kaybolan bir askerin babasıdır. Baba, genç bayan dedektif (Charlize Theron)’un oğlunu bulmasına yardımcı olmaktadır. Baba, girdiği yıpratıcı bir macerayla birlikte yaptığı uzun araştırmalar sonunda oğlunun Irak’ta psikolojik bir rahatsızlık geçirdiğini ve ölümünden Amerikan ordusunun sorumlu olduğunu ortaya çıkarır.

Muhafazakâr bir Amerikan vatandaşı olan Hank, büyük bir hayal kırıklığına uğrar; özgürlüğü ve demokrasiyi savunan bir vatanda yaşamayı mümkün kılan kanaat ve ilkelerin çöktüğünü hisseder.

2006 yılında çektiği Crash adlı filmiyle Oscar ödülü alan Kanadalı yönetmen Haggis, böyle bir film çekmeyi düşündüğünde film için finans bulmakta oldukça zorlandığını söylüyor. Çünkü filmi yapmayı tasarladığı dönemde George Bush’un halk desteğinin %80’lerde olduğunu, kimsenin savaştan dönen askerlerden bahsetmek istemediğini ifade ediyor. Sinema çevreleri ise filmi Oscar ödülüne aday gösteriyor.

Higgis, filmi çekmeye, internette Iraklı sivillerin ve Amerikan askerlerinin cesetlerini gördüğünde karar verdiğini söylüyor. Oscarlı yönetmen, bu işe ABD’de yayın yapmakta olan devasa medya organlarında savaşa ilişkin herhangi bir doğru bilgi akışı olmaması nedeniyle girmeye karar verdiğini ifade ediyor. Higgis, filmlerin mesajının olması gerektiğini düşünen yönetmenlerden. Filmlerin zor sorular ortaya atması gerektiğini ve bu soruların izleyicilerin zihinlerinde soru işaretleri oluşturarak tartışmalara zemin açması gerektiğini düşünüyor.

2. NO END IN SIGHT (Tünelin Ucu Görünmüyor)

Tünelin ucu görünmüyor (No End in Sight) adlı film, Charles Ferguson (52)’un yönetmenliğini yaptığı belgesel bir film. Filmin çekilebilmesi için yönetmen kendi cebinden iki milyon dolar para harcamış. Brukigns adlı bir enstitüde araştırmacı olarak görev yapmış olan Ferguson, servetini ve zenginliğini ise 1996 yılında Microsof şirketine 133 milyon dolar karşılığında yaptığı ‘Frontpage’ adlı internet tasarımı programın satışından elde etmiş.

Ferguson, Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Amerikan idaresinin politikalarına yönelik isabetli eleştirileriyle dikkat çekiyor. Filmin yönetmeni, Amerikan yönetiminin işgal öncesinde siyasi, askeri ve diplomatik alanda yeterli hazırlıkları yapmadığını, hızlı ve düşünülmemiş kararlar aldığını, isabetsiz tespitlerde bulunularak yanlış politik tercihler yapıldığını ortaya koymuş.

Filmde işgal kararının alındığı dönemin önemli kişilerinden oluşan 70 kişinin tanıklığına başvururken dönemin Irak işgal valisinin (Paul Bremer) ordunun dağıtılması, Baas Partisi yetkililerinin hükümet ve devlet organlarından temizlenmesi, Saddam rejiminin düşüşünden sonra Bağdad’ın şahit olduğu geniş çaplı yağmalama hareketlerine engel olunmaması gibi büyük politik hataların altına imza attığını ifade ediyor. Filme göre bu kararların sonucu yıkıcı oldu.

Film, ayrıca dünya belgesel film sanayinin kıblesi sayılan Robert Reford’un başkanlığını yaptığı Sundance Film Festivali ödülünü de almış bulunuyor.

Konuyla ilgili olarak Ferguson, filmin düşünce olarak Irak’taki savaşla ilgili basın yayın organlarında çıkmakta olan yanlış haberler ve bilgilendirmeleri hareket noktası olarak oluşturduğunu, kendisinin siyaset uzmanı olması hasebiyle dış politika uzmanlarından oluşan geniş bir çevreye sahip olduğunu ve yayınların kalitesinden hoşnutsuzluk duyduğunu ifade ediyor..

Ferguson, film çekimi sırasında ulaştığı gerçeklerin dehşetinden ürktüğünü ifade ediyor. Irak’ın işgal valisi Paul Bremer’in işgalden sadece 9 gün sonra Irak ordusunun dağıtılması kararı almasının düşünülmeden alınmış bir karar olduğunu, hayatlarını asker olarak kazanmış binlerce Iraklının işsiz kalması nedeniyle Irak direnişine katılmaktan başka çarelerinin kalmadığını ifade ediyor.

Ferguson, “Irak savaşının mimarları Paul Wolfowitz ve Donald Rumsfield’in hesaba çekilmelerinin zamanı gelmedi mi?” diye soruyor. Bu iki yetkili, Ferguson’un filminde açıklama yapmayı reddetmişler.

3. IRAQ in FRAGMENTS

Film, Irak’taki Amerikan siyasetinin bir dokümantasyonunu sunuyor bizlere. İki sene Irak’ta kalan filmin yönetmeni James Longley, Irak’ta sıradan insanların savaş nedeniyle yaşadıkları dramı anlatmak için 300 saat çekim yapmış.

Her biri otuz dakika olan üç bölümden oluşan filmde, mezhep çatışmaları ve iç savaş yaşayan bir ülkede Şii, Sünni ve Kürt vatandaşların gündelik yaşamları ele alınıyor. Filmin her karesi Irak’ta çekilerek bu ülkede yaşanan insani trajedinin bütün boyutlarıyla gözler önüne serilmesi hedeflenmiş.

Film, Saddam sonrası Irak’la ilgili çok net bir tablo ortaya koymaya çalışıyor: Kapkara ve kesif bir bulut kümesi Bağdat göklerini kaplıyor, silahlarla donanımlı Amerikan askerleri Bağdat sokaklarını arşınlıyor, Mehdi ordusu milisleri Güney Irak’a hâkim ve en saf renkleriyle Kürdistan köyleri…

Film siyasetten uzak insana ise yakın bir görüntü çiziyor. Longley, kendi savaş karşıtı düşüncelerini izleyicilere dayatmaksızın yaşlı bir Iraklının üçe bölünmek üzere olan ülkesi hakkındaki sözlerini hiçbir şekilde süslemeksizin ya da abartmaksızın olduğu gibi aktarıyor.

Film, başkentte başlıyor, işgalden sonraki Irak’ı bizlere gösteriyor: Amerikan askerleri Bağdat sokaklarında uygun adım yürüyor, göklerinde Amerikan uçakları uçuyor. Başkent sakinlerinin duygu ve düşünceleri, hayatın kendisini annesi ve dedesine bakabilmek için okulunu terk etmeye zorladığı 11 yaşındaki Bağdatlı yetim Muhammed’in sözlerine yansıyor.

Filmin birinci bölümünde Longley, Saddam rejiminden zarar gören insanların sadece Şiiler ve Kürtler olduğu iddiasının tamamen bir yalandan ibaret olduğu mesajını vermeye çalışıyor. Sünni bir ailede büyümüş olan Muhammet, Bağdat’ta Sünni çoğunluğun yaşadığı bölgelerde yaşamasına rağmen yaygın şiddetin ortasında hayatta kalabilmek için mücadele ediyor ve bir atölyede çırak olarak çalışıyor.

Ustası Muhammed’i kollarken ve Muhammed de onu babası yerinde gördüğünü söylüyor, ustası ise mütevazılığını koruyor. Muhammed’in hayali ise, hakkında en ufak bir ümidinin kalmadığı ülkesinden uzaklaşarak güvenli ve emin ülkelere uçabilmek için pilot olabilmek.

İkinci bölümde Longley bizlere Irak’ın güneyinde bulunan ve Mukteda es-Sadr’a bağlı din adamlarının kontrolünde olan Nasıriye’yi gösteriyor. Longley’in kamerası Mehdi ordusununun kentteki hakimiyetini gösteriyor. Sokaklarda adaletin nasıl tatbik edildiğini anlatmak için Longley, silahlı milislerin içki sattığını zannettikleri fakir bir tüccarı kovalayıp zorla mallarına el koyarken gösteriyor.

Yönetmen, insanların Şii bölgelerinde bedenlerini kamçılayarak, zincirleyerek kendilerine eziyet eden insanların görüntülerini gösterirken aslında, ABD’lilerin Irak’a getirdiklerini iddia ettikleri demokrasi ve özgürlüğün ne menem bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Üçüncü bölümde ise Irak Kürdistanı’nda bulunan Erbil’e geçiyoruz. Burada tamamen zıt bir görüntü hâkim. Kürtler buralarda güven içerisinde yaşıyor. Amerikan güçlerine hiçbir şekilde bir itiraz yok. Kürdistan köylerinin rengi yeşil, gökyüzü ise burada tertemiz. Ne kesif duman yığınları havayı nefes alınmaz hale getiriyor ne tuğla fabrikalarının isi gökyüzünü kirletiyor ne de yanmış arabaların kokusu insanın içine çektiği temiz havaya sinmiş.

Bu bölümde okula gitmekte olan Kürt çocuk gruplarını görüyoruz. İçlerinden biri doktor olmak istiyor. Bir diğeri çoban olarak bir diğeri tuğla fabrikasında çalışıyor. Bu nezih ortam içerisinde yönetmen bize bir başka paradoksal durumu, Kürt insanının Amerikan askerini nasıl kabullendiğini anlatan görüntüleri bizlere yansıtıyor.

Filmde ayrıca Kürt çocuklarının kendi geleceklerine ilişkin durumlarıyla ilgili bağımsız bir bakış açısına sahip olamadıkları anlatılmaya çalışılıyor. Filmdeki montaj, Irak’taki kaotik tabloyu ortaya koyarak önemli bir işlev yerine getiriyor.

4. NO TRUE GLORY: BATTLE FOR FALLUJAH (Sahte Övünç: Felluce Savaşı)

Harrison Ford’un Amerikalı bir generali oynadığı No True Glory: Battle For Fallujah (Sahte Övünç: Felluce Savaşı) adlı henüz vizyona girmemiş olan film, Felluce savaşının gerçek yüzünü ortaya koyuyor.

Universal şirketinin yapımını üslendiği film, 2008-2009 sezonunda gösterilecek. Film, daha önce Bing West tarafından yazılan kitapta anlatılan bir hikâyeyi aktarıyor.

Kitabı sinemaya Universal’e bağlı bir şirket olan Double Features aracılığıyla West ve emekli bir piyade asker olan oğlu Owen aktarmış. Han Solo ismiyle meşhur olan Harrison Ford bilindiği gibi savaş ve macera filmlerinin aranan isimlerinden. Özellikle de Indiana Jhones üçlemesi onun en meşhur olduğu filmlerden biri.

Sahte Övünç adlı filmde Ford, silahlı direnişçilerin dört Amerikalı askeri öldürmesinin ardından Felluce kentine saldırılması emrini veren Jim Mattis adlı Amerikalı piyade komutanı rolünü oynuyor.

Komutan Mattis, bir sonraki ay saldırıyı durdurma emrini vermesiyle Amerikan deniz piyadeleri, Amerika’da Kasım ayında yapılan seçimlerden sonra yeniden saldırıya geçene kadar kışlalarına çekiliyor.

Film, Felluce kentindeki çatışmalara çok daha geniş bir perspektiften bakarak askerlerin gözünden savaş-siyaset ilişkisini ele alıyor.

5. GRACE IS GONE (Grace Gitti)

Yönetmen James C. Strouse tarafından çekilen filmde, anneleri Irak’ta savaşta öldürülmüş olan iki kızına bu haberi veremeyen babanın dramı anlatılıyor. Baba rolündeki John Cusack başrolde. Baba, bu kötü haberle onları şok etmek yerine, kızlarını alarak onları ABD’de uzun bir seyahate çıkarmaya karar veriyor.

Annenin erken yaşta vefat etmesi nedeniyle film, savaşların ahlakiliğini ya da meşruiyetini sorguluyor. Hatta bunun da ötesine geçen filmin yönetmeni, benzer filmlerdeki gibi projeksiyonunu daha çok aile içine çevirerek burada geçen dramatik olayları gözler önüne sermeye çalışıyor.

Tüm bu özelliklerine rağmen film, Amerika’da savaş karşıtı filmler kategorisinde ele alınıyor. Filmin sunduğu şekliyle babanın kişiliği ve çocuklarını alıp Amerika’da seyahate çıkması, aslında savaş nedeniyle Amerikan toplumunun bir temizlenme ve bağışlanma arayışını temsil ediyor.

Savaş karşıtı tutumu nedeniyle arabasının arkasında Kızıl Haç’ın simgesini taşıyan kardeşinin Irak’taki savaşa yönelik eleştirilerini kabule yanaşmayan baba, kızlarının karşısına çıkarak onlara annelerinin savaşta vefat ettiği haberini verememektedir.

Başrolde oynayan Cusack, filmde üzüntüsünün boyutlarını ifade edebilecek durumda değildir çünkü önce kendisi Amerikan askeri akademisine katılmak için sahtekârlık yapmış ancak yaptığı sahtecilik ortaya çıkıp bir görme sorunu yaşadığı anlaşılınca karısını askeri akademiye katılması için ikna etmiştir. Sonra da karısı, son nefesini vereceği Irak’a giderek orada savaşmıştır.

Babanın ait olduğu toplumsal sınıf, muhtemelen son Amerikan seçimlerinde George Bush’a oy vermiş olan bir toplumsal tabakadır. Bu tabaka daha sonra işlediği günahın kısmen farkına vararak Amerikan gençliğini ateşe atan bu yönetimi sorgulamanın zamanının geldiğine inanmaya başlamıştır. Film, ürünlerini belirli bir kitleye sunan bağımsız sinemanın savaş karşıtı örneklerinden biri.

6. THE GROUND TRUTH (Gerçeklerin Zemini)

Amerikan yapımı Patricia Foulkrod’ın yönettiği belgesel film, Irak savaşından sonra evlerine dönen askerleri ele alıyor. Film, Irak’tan döndükten sonra psikolojik travma geçiren Amerikan askerlerinin sorunlarını ve Amerikan toplumuyla yeniden kaynaşmaya çalışan askerlerin karşılaştığı zorlukları cesaretle ele alıyor.

Bu önemli belgesel film, Irak’ta Amerikan askerlerinin yaptığı operasyonları olduğu gibi aktarırken Iraklı direnişçilerle girdikleri kanlı çatışmaları, Irak’taki zorlu yaşam koşullarını ve kendilerini bekleyen aileleriyle ilgili endişelerini anlatan Amerikan askerleriyle yapılmış röportajlar yer alıyor. Bu röportajlarda askerlerin gördüğü eğitim, komutanların tartışmaya açık olmayan emirleri, insanların nasıl bir ölüm makinesine dönüştükleri anlatılıyor. Ayrıca evlerine döndükten sonra toplumla entegrasyon ve sorunlarıyla başa çıkabilme konusundaki çektikleri sıkıntılar da filmin ele aldığı hususlardan biri.
Amerika’da ciddi tartışmaların önünü açmış olan film 2006’da Sundance Film Festivali’nde ödül almış. Amerikan basınındaki bazı kalemler tarafından övgü yağmuruna tutulan filmin Oscar ödülüne aday gösterildiğini de belirtmeden geçmemek gerekiyor.

7. HOME OF THE BRAVE (Cesurların Vatanı)

Amerikalı yönetmen Irwin Winkler’in çektiği Cesurların Vatanı (Home of the Brave) adlı film, kafileleri mayın tuzağına düşerek içlerinden bir çoğunun öldüğü ve filmin başrolündeki iki asker Camel (Samuel Jackson) ve Fancy’nin (Jaessica Biel) yaralandığı olayla başlıyor. Film baştan sona söz konusu yaralı askerlerin ait olduğu askeri birlik etrafında dönen olayları ele alıyor. Amerikan birliklerine yapılan saldırıdan kurtulan askerler yenilmiş, yaralı ve travma geçirmiş olarak evlerine dönmektedir.

Home of the Brave’in, işgali ve işgalle ilgili ABD’nin ileri sürdüğü tezleri açık bir şekilde savunan bir film olduğunu söyleyebiliriz.

Filmin yapımcıları, bu tür bir filmin çekilmesindeki hedefin Irak’taki savaşa ya da ya da ABD başkanı George Bush’un siyasetlerine karşı olan insanları kışkırtmak olmadığını, özellikle de içlerinden dördünün sivil hizmetlerde bulunmuş olması hasebiyle savaştan dönen askerlerin içinde bulunduğu durumu gözler önüne sermek olduğunu ifade etti.

Savaştan döndükten sonra birbirleriyle buluşan bu dört asker, sanki Irak başka bir gezegendeymiş gibi Amerikan toplumunun kendilerine aldırış etmemesini içlerine sindiremediği için geleceği, yani, savaşın üzerinden 15 yıl geçtikten sonra Iraklıların ABD’ye nasıl bakıyor olacağını sorgulamaya başlamışlardır.

Filmin yapımcıları büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak ABD içerisinde gişe hâsılatı olarak sadece 43.753 dolar elde etmişler. Bu da yapımcı şirketin filmi piyasadan çekmesine ve bir sonraki yıl vizyona tekrar sunmasına yol açmış. Film hiçbir ödül almamış.

8. JARHEAD

Film, ABD’nin Irak’ı işgalinden iki yıl sonra yani 2005 yılında çekildi. Irak’la ilgili ilk Holywood yapımı bir film olması hasebiyle Jarhead, ABD içinde ve dışında büyük tartışmalara yol açtı.

Bazıları filmin Washington yönetimini savaşa zorlayan nedenlerin sahteliğini ortaya koymaya çalıştığını düşünürken diğer bazıları ise sadece bir deniz piyadesinin ordu içerisindeki durumunu genel olarak anlatan bir film olarak görmektedir.

Jahrhead terimi, Amerikan deniz piyadelerinin başlarının alt kısmındaki saçları kestirip üst kısmındakileri bırakmalarına binaen ordu içinde birbirlerine taktıkları bir lakap. Bu lakapla filmin senaristi, aslında son derece sert ve katı eğitim koşulları nedeniyle duyguları ve aklı tamamen yok edilmiş; birer savaş makinesine dönen askerlerin aptallığına ve yüzeyselliğine işaret etmeye çalışıyor.

American Beauty (Amerikan Güzeli) ve Road to Perdition (Azap Yolu) adlı filmleriyle Oscar ödülü kazanmış olan ünlü sinemacı Sam Mendes, bu filmin yönetmenliğini üslenmiş. Yapımcısı ise Universal firması. Filmin başrollerinde Jake Gyllenhaal, Jamie Foxx bulunuyor. Senaryosunu William Broyles Jr.’un yazdığı filmde olaylar, 1991 yılındaki ikinci Körfez savaşına katılan bir Amerikan deniz piyadesi Anthony Swofford etrafında dönüyor.

Filmin hikâyesi ise Antony Swofford’un 2003 yılında ABD’de bestseller listesine girmiş olan kendi gerçek hayat hikâyesine yani otobiyografisine dayanıyor. Film, Amerika’da vizyona girmesinin ardından sadece iki hafta içerisinde 9 milyon dolar hâsılat yapmış.

Filmde olaylar, Swofford’un 1989 yılında ailevi sorunlarından kaçmak ve Amerikan deniz piyadelerini tamamen kahramanlardan oluşan ideal bir birlikmiş gibi yansıtan Amerikan medyasının kurbanı olarak orduya katılmasıyla başlar. Ardından Çavuş Sykes’ın (Jamie Foxx) elinde katı bir eğitime tabi tutulur.

Orduya gönüllü olarak katılmasından birkaç ay sonra, devrik Irak lideri Saddam Hüseyin, 1990 yılında Kuveyt’i işgal emrini verir ve ABD de Saddam’ı Kuveyt’ten çıkartmak için seferber olur.

Deniz piyadeleri sebebini bilmedikleri savaşa girmek için toplu histeri nöbetleri geçirmekte ve bir an evvel savaşmak için can atmaktadırlar. Zeki yönetmen Mendes, dünya çapında tanınmış olan bir başka yönetmen Francis Ford Coppola’nın çektiği Apocalypse Now (Kıyamet) adlı filmi sinemada toplu olarak seyrederlerken Vietnamlıların üzerine bomba bırakan Amerikan uçaklarını alkışlayan ve sevinç çığlıkları atan Amerikan askerlerini gösteriyor. Daha sonra kameralar, Amerikan askerlerinin Irak’a karşı savaşa hazırlandığı Suudi çöllerine çevriliyor. Çöldeki sıcaklarla birlikte Amerikalı askerlerin sıkıntıları ve savaşı sorgulama süreci başlıyor.

Swofford, bu süreçte vatanını terk etmesi ve gönüllülüğünün ne işe yaradığı konularında bir sorgulama döngüsüne giriyor ve kara mizah yöntemiyle yönetmen müthiş bir şekilde savaşın geçerliliğini sorguluyor. Filmde Irak Cumhuriyet muhafızları karşısında üst üste darbeler alan Amerikan askerlerinin kendilerine hiçbir Irak askerinin öldürülmesine fırsat verilmemesi nedeniyle öfkelenmeleri kameralara yansırken savaşın bitmesiyle içlerinde birikmiş olan enerjiyi boşaltmak ve deşarj olmak için havaya ateş açmaları izleyiciye aktarılmaktadır.

9. COMİNG SOON

Vatanına dönen askerlerle ilgili Oscar ödüllü Amerikalı yönetmen Ron Howard’ın çektiği bir başka film olan Coming Soon, Irak’ta savaşın başlamasından sadece birkaç gün sonra ortalıktan kaybolan bir Amerikan askeriyle ilgili yapılan araştırmaları konu ediniyor.

Film, Amerikan Başkanı George Bush’un Irak’a 2003 yılında savaş ilan etmesinden birkaç gün önce; 1991 yılındaki ikinci Körfez Harbi’nden bu yana kayıp olan Amerikan askerini bulabilmek için yapılan gizli operasyonu anlatarak başlıyor. Filmin, 2008-2009 sezonunda gösterime gireceği belirtiliyor.

10. REDACTED (Örtülü Gerçek)

Redacted (Örtülü Gerçek) adlı film, savaş ve kriz noktalarından gelen haberlerin Amerikan medyasında kırpılarak ve değiştirilerek aktarılmasını ele alıyor. 68 yaşındaki yönetmen Bryan De Palma’nın en önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilen film, içerik, düşünce, şekil, yapım ve finans olarak müthiş bir eleştirel duruşu temsil ediyor.

Film, yaygın film çekme şekillerine karşı içerdiği meydan okuma ve geleneksel Amerikan sinemasının yüzdüğü suların çok ötesinde yüzmesi nedeniyle Amerikan sinemasında devrim yaratan bir film olarak görülmekte. De Palema’nın filmi diğer Amerikan filmlerindeki gibi Amerikalıların ıztırapları ve çektikleri acılar üzerinden Irak sorununu ele almıyor; tersine Iraklıların, Amerikan askerlerinin yaptıkları yüzünden çektikleri acıları doğrudan ele alarak, askerlerin tarihi ve kültürü hakkında hiçbir şey bilmediği bir coğrafya hakkında yaptıkları çirkinlikleri ve işledikleri skandalları konu ediniyor.

Palema, bu filmiyle Batılı seyircilere ulaşmamış ya da Batılı medya tarafından bir şekilde sümen altı edilmiş görüntüleri bir araya getiriyor. Yönetmen filmde çok yaratıcı bir yönteme başvurarak büyük kameralar yerine kendisine hareket serbestisi sağlayan ve özgürce hareket edebilmesine olanak veren küçük kamera kullanmayı tercih etmiş. Yönetmenin ifadesine göre bu yöntem sayesinde yönetmenin, yaşanan olayları belgesel diliyle yeniden canlandırması ve böylelikle daha gerçekçi bir görüntü yakalaması daha kolay olmuş. Yönetmen bu gerçekçiliği yakalayabilmek için olayların geçtiği Irak’a çok benzeyen Ürdün’ü tercih etmiş. Filmde askerlerin aileleriyle internet üzerinden sözlü ve görüntülü olarak konuşmalarına da yer verilirken Amerikan ordusuna bağlı karargâhlarda kullanılan görüntülerin yanı sıra Amerikan ordusuna eşlik eden iliştirilmiş gazetecilerin kameralarındaki görüntüler de kullanılmış.

Filmi önemli kılan bir başka husus ise olayların Iraklıların gözünden nasıl göründüğünün seyircilere aktarılması için Irak televizyonlarının görüntüleri, direniş gruplarının internet sitelerinde yaptıkları operasyonları göstermek için kullandıkları görüntülerin yanı sıra rehin alma ve idam etme eylemlerinin görüntülerini de kullanmış olması.

Bütün bu görüntüleri birleştirerek de Palema, aslında Amerikan askerlerinin hareket eden her şeye karşı duydukları öfke, kin ve saldırganlığı ortaya koymaya çalışıyor.

Film, Samarra’daki Amerikalı askerler üzerinde yoğunlaşarak onların oyunlarını, eğlencelerini ve boş yere insanları nasıl öldürdüklerini, hissettikleri korkuları kumar yoluyla nasıl bastırmaya çalıştıklarını anlatıyor. Böylece yönetmen, seyirciyi Iraklı genç kız Ubeyr el-Cenabi’ye tecavüz görüntüleriyle baş başa bırakırken Amerikan askerlerinin nasıl bir zihniyetle bunları yapabilmiş olacağını aktarıyor. Kamera, askerlerin Cenabi’ye tecavüz ettikten sonra aile bireylerini nasıl öldürdüklerini, ardından Cenabi’nin kafasına tabancayı dayayarak onu katletmelerinin ardından cesedini nasıl yaktıklarını ustalıkla görüntülüyor.

Yönetmen filmini; arka planda çalan hüzünlü bir müzik eşliğinde çocuklara, yaşlı insanlara ve yetişkin erkek ya da kadınlara ait yanmış cesetler, oyulmuş gözler, kesilmiş ayaklar, kopmuş parmakların yer aldığı fotoğraflarla bitiriyor.

Film herhangi başka bir belgesel filmden daha etkili, çünkü Irak’ta olan bitenlere ilişkin gerçeklerin yoğun olarak yer aldığı olaylar gerçekçi bir dille aktarılıyor. ABD’de vizyona girmeden önce sansüre takılmış olan filmin dağıtımını yapan şirket ise filmin sonunda yer alan fotoğraflarda görünen Iraklıların cesetlerinin yüzlerinin karartılmasında ısrar etmiş. Şirket cesetlerin yakınlarının resimlerin kullanılması konusunda yazılı onay bulunmamasını gerekçe göstermiş. ABD’deki Fox TV, Irak’ta daha fazla Amerikan askerinin öldürülmesine yol açacağı gerekçesiyle halktan filmi boykot etmesini istemiş.

11. THE SİTUATİON (Durum)

Irak’ın işgal edilmesinden sonraki dönemi anlatan filmin yönetmenliğini Philip Haas yaparken senaryosunu ise eski savaş muhabiri olan Wendell Steavenson yazmış. Bu yeni tarz drama film, filmi seyreden bütün izleyicilerin Irak’taki işgal nedeniyle büyük acı içinde yaşayan Irak halkına ve orada savaşmak zorunda kalan Amerikan askerlerine sempati duymasını sağlamada oldukça başarılı olduğu belirtiliyor.

Film, sokağa çıkma yasağının sona ermesinin ardından caddelerde dolaşan Iraklı çocuklara yönelik Amerikan askerlerinin hakaretamiz tavrıyla başlıyor. Amerikan askerleri çocukları serbest bırakacağına köprünün üstünden nehire atıyor. Çocuklardan biri kıyıya yüzmeyi başarırken diğeri boğuluyor. Ancak filmdeki drama örgüsü burada bitmiyor ve esas olaylar bu noktadan sonra başlıyor.

Iraklı direnişçilerin Amerikan işgaline yönelik saldırıları ve Amerikan askerlerinin buna sert bir şekilde karşılık vermelerinin kan gölüne çevirdiği Irak’ın iç savaşın eşiğinde olduğu yönündeki tahminler artarken Anna Molyneux (Connie Nielsen) adlı güzel sarışın gazeteci Irak’ta Zeyd (Mido Hamada) adlı bir fotoğrafçıya aşık olur. Bir çölün ortasında koskoca bir halkın öldüğü bir ülkede Anna, mesleki kariyerini geliştirmeye çalışan bir gazetecidir. Bir de Dan Murphy (Damian Lewis) adlı Irak’taki ekonomik çöküntüden istifade ederek ne kadar para kazanabilirse o kadar kendini karlı gören işadamı bir arkadaşı vardır.

Anna Irak’ta olan biten patlama, saldırı ve ölümleri olduğu gibi çalıştığı gazeteye aktarmaya çalışırken bu olaylarla birlikte cereyan eden yolsuzluklara rüşvet ve dolandırıcılıklara tahammül edememektedir. Bir gün Iraklı arkadaşı Anna’yı boğularak ölen Iraklı çocuğun cenazesine götürür. Burada arkadaşı Dan’dan Amerikalılarla işbirliği yapması gerektiği yönünde şüpheli bir mektup alır.

Film, özellikle Irak’a yeni gelmiş bazı kimselerin amaçlarını gerçekleştirmek için başvurdukları bazı yöntemlere ışık tutuyor. Aynı şey, Amerikan askerlerine saldırı düzenleyen Iraklı bazı direnişçiler için geçerli. Onlar da amaçlarını gerçekleştirebilmek için ellerinden ne geliyorsa onu yapıyorlar.

Bu gergin atmosfer içerisinde film, sevginin savaş zamanında da mümkün olduğunu romantizmin mekânla ilgisinin olmadığı, her yerde gerçekleşebileceğini anlatıyor.

12. MY COUNTRY MY COUNTRY (VATANIM VATANIM)

Amerikan yapımı belgesel film, 2007 yılında Irak’la ilgili en iyi belgesel film dalında Oscar ödülünü kazanmış. Filmin yönetmeni Laura Poitras, 2004 yılında Irak’a gidip orada 8 ay kalarak filmin senaryosunu yazmış. Yönetmen, Iraklı Sünni bir doktor ve Bağdat belediyesinde meclis üyesi olan Riyad el-Addad aracılığıyla Iraklıların yaşadığı trajediyi gözler önüne sermeye çalışıyor. Iraklı şarkıcı Kazım es-Sahir’in şarkıları ise filmde Iraklıların vatanlarına duydukları özlemin müthiş bir güzellikle dile getirilmesini sağlamış.

Bir Amerikalı olarak Irak’ta olan bitenlerle ilgili sorumluluk duyduğunu belirten yönetmen, uzun bir savaş olacağı yönünde hislere sahip bulunduğu bu savaşı çekmek için içinde güçlü bir arzu duyduğunu belirtiyor. Yönetmen ayrıca doktor Addad’la ilk defa Ebu Gureyb Hapishanesinde karşılaştığını ve doktorun Amerikalı yetkililere yedi yaşından küçük Iraklıların tutuklanmasının insani açıdan kabul edilemeyeceğini söylerken işittiğini ifade ediyor.

Bunun ardından Laura, doktorun, Amerikalılara yaptıklarının adil olmadığını söyleyen bir Iraklı olması hasebiyle filmin merkezinde yer alması gerektiğine karar vermiş.

SONUÇ:

Irak Filmleri niçin satışta başarısızlık yaşadı?

Hollywood’un temelde Irak savaşına aslında Cumhuriyetçi Parti’ye yaptığı onca saldırılara rağmen dünya sinemasının devlerinin yapımını üslendiği filmler, ticari olarak beklenen başarıyı elde edemedi.

Ancak seçimleri kazanmak için acımasız bir savaş içine giren Demokrat Parti’yi desteklemek için elinden geleni yapan Hollywood, bu filmler yüzünden katlanmakta olduğu zararlara aldırmaz görünüyor.

İzleyiciler, Ürdünlü sinema eleştirmeni Nacih Hasan’ın ifadesine göre, Irak’taki savaş trajedisini izleyerek kendisine acı çektirmeye ve bunun bedelini ödemeye hazır görünmüyor. Çünkü sinema izleyicileri, genelde gerçek dünyamızda çok az bulunan iyimser bakış açısını ve hep güzel bir dünyayı görmek istiyor.

Bu nedenle Hollywood, Irak’la ilgili yapımlarını daha çok bağımsız sinema üzerinden yürütmeye çalıştı. ABD’de izleyici dünyanın geri kalan kısmından biraz farklı. Kendilerine sunulan her filmi seyretmeye eğilimli değil.

Savaş filmleriyle ilgili filmlerin hâsılatlarına şöyle bir göz attığımızda Irak savaşıyla ilgili bütün filmlerin toplam hâsılatının 75 milyon doları geçmediğini, içlerinde en yüksek hâsılatı 63 milyon dolarla Jarhead’ın tek başına yaptığını söylemek gerekiyor.

Diğer filmler ise kendi maliyetlerini bile karşılayamamış. Örneğin Home of The Brave, sadece 43 bin dolar hasılat yapmış. Iraq in Fragments’ın hasılatı 205 bin dolar, In the Valley of Elah 7 milyon dolar, Grace is Gone 37 bin dolar, Redacted 66 bin dolar. Jarhead filmini istisna tuttuğumuzda bu rakamların Holywood tarihinin en düşük hâsılatları olduğu söylenebilir.

Hollywood’un bu filmi yapmaktaki amacı, ayrıntıları internetteki bloglarda ve videolarda yayınlanan savaşı sanki hiç olmamış gibi yapan medyanın çarpıtmalarına engel olarak savaşı bütün gerçekliğiyle ortaya koyabilmek. Amerikan halkı ne kadar görmezden gelirse gelsin evlatlarının cenazeleri Irak’tan gelmeye başlayan ailelerin yaşadığı trajedi, bu savaş nedeniyle duyulan memnuniyetsizliğin giderek daha yüksek sesle dile getirilmesine yardımcı oluyor.

Tarihsel olarak Amerikan halkı, Vietnam’da yaşananlarla ilgili en az on sene sonra bilgi sahibi oldu. Ancak bugün durum farklı, savaşın ayrıntılarına anında vakıf olabiliyorlar. Hatta Vietnam savaşı boyunca gerçekleri saklamaya çalışan Amerikan idaresi bile, Irak’ta yaşanan skandallar, tecavüz ve öldürme olaylarının yanı sıra işlenmiş olan siyasi hatalardan dolayı hesap vermek zorunda hissediyor kendini. Neden şüphesiz teknolojik gelişme, dünyayı küçük bir köye dönüştüren iletişim imkânlarındaki artış.

Bu nedenle Hollywood elinden geleni yaparak yarasını iyileştirmeye, üzerindeki bu yükü atmaya çalışıyor. Görünen o ki Hollywood biraz zarar etti ama hedeflediklerini gerçekleştirdi. Mesaj da hem seyirciye hem de Amerikan yönetimine ulaşmış oldu…

TimeTürk / Haber Merkezi

Büyük Felaketin Yıldönümü – Nebil Mahmud el-Sehli

// Mayıs 21st, 2008 // No Comments » // Tercüme, İktibas

BÜYÜK FELAKETİN YILDÖNÜMÜ… DEMOGRAFİK MÜCADELE IŞIK ALTINDA

Nebil Mahmud el-Sehli*

Filistinliler bu günlerde İsrail Katliamları marifetiyle Filistin Halkının çoğunun topraklarından uzaklaşmak zorunda kaldıkları Büyük Felaketin altmışıncı yıldönümünü anmaktadırlar. İşgal güçlerinin toprağın asıl sahiplerinin yerlerini almasıyla İsrail- Arap mücadelesinin temel unsuru olması nedeniyle demografik unsur ön plana çıktı.

Bu nedenle Siyonist İsrail kurumları demografik mücadele meselesinin İsrail’in gündemden düşmeyen bir meselesi olarak, önemle üzerinde durmuşlardır. İsrail akademik çevrelerin bu husustaki çalışma ve araştırmaları bunu göstermektedir. Örneğin İsrailli araştırmacı Dr. Arnon Sufer’in araştırmaları, aynı şekilde Hertesilya Kongresi ve 2000 – 2008 yılları arasında düzenlenen Jaffee Merkezi oturumları gibi İsrail Strateji Kongrelerinin araştırma ve bildirileri bu konunun İsrail gündeminin daimi maddesi olduğunu gösterir.

Filistin de geçmiş 60 yıldan beridir Araplar ile İsrail arasında yaşanan demografik mücadelenin işaretleri nelerdir? Söz konusu mücadelenin ufuklarını ne beklemektedir? Bunlar yazımızda cevaplamaya çalışacağımız sorulardan bazılarıdır.

BÜYÜK FELAKET VE DEMOGRAFİK DEĞİŞİM

1948 yılında Siyonist çeteler o gün için toplam nüfusu 1 400 000 olan Filistin halkının %53.6 sına mukabil gelen 750 bin Filistinliyi yaşadıkları toprakların dışına sürmüşlerdir. 1948 felaketi sonucu işgal altına giren toprakları terk etmeye zorlanan Filistinli göçmenlerin %80.5’ni oluşturan büyük çoğunluk işgal edilmemiş Filistin topraklarına yani Batı Şeria ve Gazze kesimine yerleşmişlerdir.

Filistinli göçmenlerden geriye kalan %19.5’lik bir kesim ise Suriye, Ürdün, Lübnan, Mısır ve Irak gibi civar kardeş Arap ülkeleri ile bazıları da ekonomik cazibesi yüksek olan Amerika, Avrupa ve bazı Arap Körfezi ülkelerine gitmişlerdir.

Tarihi Filistin topraklarının 27.009 km’2 yani  %78’inin Siyonist işgaline girmesiyle yaklaşık 151 bin Filistinli topraklarından çıkmamakta direnerek burada kalmışlardır. Bunlardan çoğu işgal altındaki Filistin’in Celil bölgesinde toplanmışlardır. 2006 sayımı ile 1948 işgal sınırları içinde yaşayan bu nüfusun sayısı 1.4 milyon Filistinliye ulaşmıştır.

Filistinliler arasındaki yüksek doğum oranı sayesinde 2008 yılında yapılan araştırmalara göre Filistin’in toplam nüfusu 10.3 milyona ulaşmıştır.

İsrail’in dışarıdan Yahudi nüfusu transfer etme girişimlerine rağmen %70 civarında ki Filistin Nüfusunun büyü çoğunluğu 1948, 1967 ve ilerleyen diğer yıllarda hep tarihi Filistin sınırları ve komşu Arab Devletleri sınırları içinde yaşaya gelmişlerdir.

Yapılan son sayımlar bu nüfusun % 45.6’sının Tarihi Filistin toprakları üzerinde yaşadıklarını göstermektedir. Filistin nüfusunun toplam % 54.4 ise yakın veya uzak sürgün bölgelerinde ikamet etmektedirler. Felaket üzerinden 60 yıl geçmiş olmasına rağmen, 2008 sayımları itibariyle Filistin nüfusunun toplam %80’ı Filistin, Filistin civarı ve komşu Arab ülkelerinde yaşamaktadırlar.

Filistin halkının geri kalan %20lik bir kesimi ise komşu olmayan diğer Arap ülkeleri, Avrupa ve Amerika da yaşamaktadırlar.

FİLİSTİNLİ GÖÇMENLER… VE TEMEL GERÇEKLER

Filistinli göçmenlere gelince 2008 sayımlarına göre bunların sayısı yaklaşık beş buçuk milyon kadardır. Bunlardan yaklaşık 4.5 milyon kadarının isimlerinin “IRO”ya kayıtlı olması gerekir. 

Yani Filistinli göçmenlerden dörtte birinden fazlası Uluslararası Mülteciler Örgütü (IRO)’ya kayıtlıdır. Bu 2008 yılı itibariyle Filistin halkının % 50 den fazlasının göçmen konumunda yaşadığını gösterir. IRO açısından göçmenler beş göçmen bölgesinde toplanmaktadır. Arap ülkelerinden Mısır ve Irak’da yaşayan Filistinliler IRO kayıtları kapsamı dışındadır. Özellikle Körfez Arab ülkeleri olmak üzere birçok Amerika ve Avrupa ülkesinde de Filistinli göçmenler bu kapsamda yaşamaktadırlar.

Genel bir sayımla 2008 itibariyle Göçmen Kuruluşuna kayıtlı Filistin’li göçmenlerin  % 41’i Ürdün,  %22’ si Gazze,  %16’ Batı Şeria , %10.5’i Suriye ve Lübnan da yaşamaktadırlar.

Filistin nüfusunun sayısı her yirmi yılda ikiye katlanmaktadır. Bu eğilim devam ettiği takdirde 2028 yılında nüfus 20.5 milyonu aşacaktır. Ortalama % 3’lerde seyreden nüfus artış istatistikleri bunu göstermektedir.

Buna mukabil 2008 yılı hesaplamalarına göre 47 yıldan beri İsrail’in nüfusunda azalma yaşanmaktadır. İsrail’de yaşayan Yahudilerin toplam nüfusu 5.5 milyondur ve nüfus artış oranı da göçler hariç tutulursa %1.5 civarındadır.

Bu demektir ki işgal altındaki Tarihî Filistin topraklarında yaşayan Yahudilerin sayısı 2055 yılında ancak 11 milyon civarına ulaşabilecektir. Bu arada İsrail’e dışarıdan gelen Yahudî göçünün azalacağı kesindir. Zira dışarıdaki Yahudiler İsrail’den çok ekonomik bakımdan daha çekici olan Amerika, Kanada, Fransa, Britanya gibi ülkelerde yaşamayı tercih etmektedirler.

FİLİSTİNLİ GÖÇMENLERİN ÖZELLİKLERİ

Filistinli Göçmenlerin önemli özelliklerine gelince; öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki içeride ve dışarıda yaşayan Filistin Halkının tüm katmanları bu hususiyetlere iştirak bakımından birbirlerine benzemektedirler. Yani yaşadıkları mekânlar ayrı olsa da temel özellikler bakımından birbirleri ile aynı özellikleri taşımaktadırlar. Genç nüfusun yoğunluğunu yüksek oranını buna örnek olarak verebiliriz.

Demografik araştırmalar 15 yaşın altındaki nüfusun toplan nüfusun %45 ine ulaştığını göstermektedir. Buna Filistin Halkının önemli bir kesimini oluşturan göçmen nüfusta dâhildir. 

Burada şu dikkatlerimizi çekmektedir. Çocukların genel nüfusa oranı bakımından en yüksek oran nüfusunun %76’sını göçmenlerin oluşturduğu Gazze Kesimidir. Bunlar çoğunlukla Filistin Göçmenlerine Yardım Sağlama Kurumu IRO’nun resmi kayıtlı sekiz göçmen kampında yaşamaktadırlar.

Bunun nedeni Filistinli kadınlar arasındaki yüksek doğum yeteneğidir. Bir Filistinli kadın doğum dönemi boyunca ortalama 5 ila 7 çocuk doğurmaktadır. Bu konuda asli mukim ( vatandaş) ile göçmen arasında bir fark yoktur.

Bu konuda birincilik Gazze’de olsa da tüm Filistin kamplarında çocukların ve gençlerin nüfusa oranları hayli fazladır. Bazı birtakım farklılıklar ise birtakım gelenek, görenek, toplumsal ve iktisadi şartlardan kaynaklanmaktadır.

DEMOGRAFİK MÜCADELENİN ÖLÇÜSÜ VE UFUKLARI

Görüleceği üzere Filistin Arapları ile İsrail Yahudileri arasındaki demografik mücadele özellikle de Yahudilere göre Araplar arsındaki yüksek doğum oranları ve hızlı nüfus artışı göz önünde bulundurulursa uzun vadede Arapların lehine gelişmektedir.

Bu arada işgal altındaki Filistin topraklarına Yahudi Göçünün muhtelif intifada eylemleri sayesinde azaldığı da bir gerçektir.

Bu arada Yahudileri bölgeye çeken bir diğer unsur olan İsrail’in gelişmiş Sosyal ve Ekonomik yönü de öncesine göre sürekli bir gerileme içindedir. Ayrıca Yahudilerin iyi şartlarda yaşadıkları Amerika ve Avrupa ülkelerini terk edip buralara meçhul akıbete gelmelerini gerektirici zorunlu bir sebep de görünmemektedir.

Filistinlilerin işgal altındaki topraklarda kalma dirençleri söz konusu ettiğimiz mücadelede en önemli unsurlardan biridir. Özellikle de İsrail ve Siyonist teşkilatların demografik yapıyı uzun vadede kendi lehlerine çevirmek için burada yaşayan Arapları “Transfer” politikasına tabi tuttuklarını görünce Arapların burada kalma hususunda direnmelerinin önemi daha da iyi anlaşılmış olur.

Bu arada Yahudilerin artık rahat bir yaşam sürdükleri zengin Barı ülkelerini bırakıp da İsrail’e doğru bir meçhule yolculuk akımının da son bulduğunu tekrar hatırlatmış olalım. Bugün Amerika’da 5.6, Fransa’da 600 bin Yahudi yaşamaktadır ve bunların buraları terk etmeye hiç de niyetleri yoktur. Toplam Yahudi nüfusunun yarıdan fazlasının İsrail dışında yaşadığı bir gerçektir.

Tüm bu söylediklerimizden anlaşılacağı üzere Büyük Filistin Felaketinden 60 yıl geçtikten sonra bugün Araplar ile Yahudiler arasında, anlattığımız nedenden dolayı uzun vadede Arapların lehine gelişecek olan açık demografik mücadele yaşanmaktadır.

Burada şuna önemle işaret etmeden geçmeyeceğiz. Özellikle de Kudüs’te yaşayanlar olmak üzere işgal altındaki Arap topraklarında yaşama direnci gösteren Filistinliler maddi ve siyasi olarak desteklenmelidirler. Bu öncelikle Araplığın ve İslam’ın bir gereğidir.

 
*Filistinli yazar

Bu makale Oktay Yılmaz tarafından TİMETURK için tercüme edilmiştir.

Iraklı Hasta Çocukları Niçin İsrail’e Götürüyorlar?

// Mayıs 3rd, 2008 // No Comments » // Haber

Hasta Müslüman Iraklı çocukların tedavi bahanesiyle İsrail’e götürüldüğünü ortaya çıkaran Irak Müslüman Alimler Heyeti IMAH, yeni ulaştığı bilgilerle, bu durumun Müslümanları tehdit ettiğini duyurdu.

IMAH’ın edindiği yeni bilgilere göre, Iraklı çocukları, İsrail’e Shevet Achim adlı bir kuruluş götürüyor. Kuruluş, www.shevet.org adlı internet sitesinde, kendisi için verdiği bilgilerde, 1994 yılında İsrailli olmayan çocukların İsrail’de tedavi edilmelerini sağlamak için kurulduklarını ileri sürüyor, Gazze, Batı Şeria ve Ürdün’den getirtilen ve tedavi edilen Müslüman çocuklara ait ayrıntılı fotoğraf ve hayat hikayelerine yer veriyor.
Sitede özellikle Kuzey Irak’tan getirtilen hasta çocuklara ait bilgiler geniş yer tutuyor.
Yine sitenin, www.shevet.org/childrennowinisrael.html adlı bölümünde ise şu an İsrail’de olan çocuk hastalara yer verilirken, burada herhangi bir hasta çocuğa ait link tıklandığında, çok uzun süredir zaten bu insanlarla ilgilenildiği belirtiliyor, hastalar hakkında detaylı bilgiler aktarılıyor.

Irak Müslüman Alimler Heyeti bu bilgileri verdikten sonra, şunları hatırlatıyor: “Siyonist işgal rejimi İsrail, tarihinin hiçbir devresinde hiçbir Müslüman’ı karşılıksız olarak salt insani amaçlarla tedavi etmemiştir, etmemektedir. Gazze’de bugüne kadar yüzlerce masum bebeğin ve çocuk, sadece ilaç bulamadıkları ya da tedavi edilemedikleri için, onlarca hamile Filistinli, hastaneye nakilleri engellendiği için, sokak ortasında vurularak yaralanan ve hastanelere götürülmeleri yasaklanan çok sayıda Filistinli, kan kaybettiği için hayatını kaybetmiştir. Yaralı taşıyan ambulanslar bile, İsrail işgalcileri tarafından dünyanın gözleri önünde füzelerle vurulmuştur.”

İsrailli hahamların Filistinli hastaların tedavi edilmemeleri noktasında verdiği fanatikçe fetvaları da gündeme getiren Iraklı Müslüman Alimler Birliği, İsrail hastanelerindeki Müslüman hastaların vücutlarının bazı parçalarının alındığı, böbrek, mide, kalp gibi organların transfer edildiği, tıbbi araştırmalar için denek olarak kullanıldıklarına dair gizlenmeye çalışılan ama doğrulanan korkunç haberlere de dikkat çekiyor.

Iraklı çocukların İsrail’e tedavi adı altında nakline, bir de bu gelişmeler ışığında bakılmasını isteyen Iraklı Müslüman Alimler Birliği, bu skandalın ne kadar tehdit edici ve tehlikeli bir gelişme olduğuna özellikle vurgu yapıyor ve soruyor; “Bizim çocuklarımızı niçin İsrail’e götürüyorlar?”

Kaynak