Posts Tagged ‘İktibas’

Gandi Kemal – Ali TALİP / Gerçek Hayat

// Mayıs 21st, 2010 // No Comments » // İktibas

Gandi Kemal

Yiğit Namıyla Anılır

Sadece Türkler değil, bütün doğu toplumları sevdikleri insanlara lakap ya da unvanlarla hitap etmeye bayılırlar. Bizde biraz da soyadı kanununa rağmen devam eden bir gelenektir lakap. Ne demişler, yiğit namıyla anılır. Daha gençliğinin baharında tahtından edilerek Yedikule’de boğulan II. Osman’a “Genç Osman”, isyankâr Erzurum Valisine “Abaza Mehmet Paşa”, iskankârları canlı canlı kuyulara doldurup üzerlerini örten vezirimize “Kuyucu Murat”, Mustafa Kemal’e “Gazi Paşa”, İsmet İnönü’ye “Milli Şef”, Demirel’e “Çoban Sülü”, Ecevit’e “Karaoğlan” denmesinin arkasında hep bu namla – lakapla anma geleneği vardır. Lakap, lakap takılan kişiyi sadece tanımamızı, tefrik etmemizi kolaylaştırmaz, onu biraz da eğip bükmemize yarar. Karikatürize eden bir yanı vardır kimi lakapların ve unvanların.

Bu günlerde siyaset kültürümüze yeni bir lakap daha eklendi: Gandi Kemal. Kemal Kılıçdaroğlu’na takılan bu lakap Mahatma Gandi’nin ruhunu sevindirir mi yoksa ızdırap mı çektirir bilemeyiz ama, daha şimdiden lakabı ilk aklına getireni kutluyoruz. Kutluyoruz, çünkü uzun yıllar “hesap uzmanlığı” yapmış, ‘aman, hesaplarda bir yanlışlık çıkarsa başım yanar’ korkusuyla gençlik yapraklarını dolduran bir taşra memuruna “Gandi” lakabı takmak, ancak bizim latife yapmaktan hoşlanan matbuatımızda mümkün olabilirdi. İşi sadece latifeyle sınırlandırmanın vizyonsuzluk olacağının farkındayız tabiî ki. Tabiî ki Kemal Beyimize “Gandi” lakabını takanlar, onun düşük omuzlarını ve ürkek bakışlarını sağlam bir Hint kumaşıyla kamufle edip, siyasette başa oynatma derdindeler. Yazık edecekler sayın Kılıçdaroğlu’na diyeceğimiz geliyor; lakin mevzu derin. İşin içinde bir hesap uzmanı olan Kılıçdaroğlu’nun da hesap edemeyeceği, etse de elinden bir şey gelmeyecek bambaşka hesaplar var çünkü!

Bu “Gandi Kemal” de nereden çıktı?

Şimdi şu iki soruya cevap vermemiz gerekiyor: Bir, bu “Gandi Kemal” de nereden çıktı? İki, Kemal Kılıçdaroğlu, ne kadar Gandi olabilir? İroni sanmayın, her iki soru da düşünülerek sorulmuştur ve siyasi bulmacamızın başıboş hanelerini doldurmak için cevaplanması zaruridir. İlk sorudan başlayalım isterseniz. “Gandi Kemal” nam lakaplı yiğit, Türk Siyaset Meydanında sol cenahın kumandanı iken, başı ince oyunlarla düşürülmüş bulunan Antalyalı Çerkez Deniz Beyin yerine geçirilmeye çalışılan eski bir Bağ-Kur yöneticisidir. Liderlerine kusursuz bir bağla bağlananları çok seven talih, onun da yüzüne güldü; zaman içinde Deniz Beyin partisinden milletvekili, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adaylığı ve Parti Grup Başkan Vekilliğine kadar yükseltti. Ona “Gandi” lakabı, muhtemelen, İstanbul’a Belediye Başkanı olmaya çalıştığı günlerde, tavşanın derisinden aslan postu çıkarmakta mahir Türk Medyası tarafından layık görüldü. Öyle layık görüldü, çünkü hep bir hesap hatası yapacağım korkusuyla bakan bu naif adamda, zerre miktar liderlik vasfı göze çarpmıyordu. İstanbul’da partisinin oyunu bir parça yükseltti Kemal Kılıçdaroğlu. Bu küçük kıpırdanma, sadece Bay Kılıçdaroğlu’na değil, lakabına da irtifa kazandırdı ister istemez. CHP içerisinde yeni bir lider arayışında olanlar, vakti geldiğinde kullanılmak üzere Kemal Beyi de lakabını da gündemde tutmaya gayret sarfettiler. Nitekim o gün geldi ve Kılıçdaroğlu Kemal Bey, Antalyalı Deniz Beyin düşürülmüş başının yanında durup, koltukta gözü olduğunu ikrar etti. Tam böyle değil aslında. Ona “Gandi” lakabını layık gören de, Deniz Beyin boşalan yerini hemen ve bizzat doldurmasını isteyen de, koca bir ülkeyi karanlıktan kurtarmasını bekleyen de halktı. Bir cadı kazanını andıran ve obalar halinde hareket etme alışkanlığı bulunan tarihi Cumhuriyet Halk Fırkasına reis seçilmek için sadece halkın arzusunun yetmeyeceğini, bir yerlerden işaret fişeği de atılması gerektiğini bilenler, bu halk sözcüğüne pek de itibar etmediler doğal olarak. “Gandi Kemal”in Hindistan’dan mülhem olmayan yanının kim ya da kimler tarafından koltuğa çıkarılmaya çalışıldığı halen daha bir muamma!

Mahatma GandiVe Gandi ve Kemal

Ve gelelim ikinci soruya: Kılıçdaroğlu Kemal Bey, Gandi namıyla meşhur, kendi urbasını kendi çıkrığında eğirmiş, yarı Hint bilgesi ve pasif bir direnişçi olan Mahatma Gandi’ye ne kadar benziyor? Aslında bu sorunun cevabı, Kılıçdaroğlu Kemal Beye “Gandi” lakabını layık görenler vermeli diyeceğiz ama, onlar meselenin sadece suret benzerliği kısmıyla ve lakabın tutup tutmayacağıyla alakadar oldukları için, işin esasıyla vakit kaybetmek istemeyeceklerdir. Efendim, İndus ve Ganj nehirlerinin bereketlendirdiği Ulu Hint diyarında, Porbandar Başvezirinin oğlu olarak dünyaya gelen Gandi’nin, daha meşhur “Tuz Yürüyüşü”ne çıkmadan çok evvel, başından envai çeşit işler geçmiş idi. Bırakın peşinden gittiği liderin boşaltılmış koltuğundan istifade etmeyi, kendi iktidarı da dahil, bütün iktidarlardan uzak durdu. Onu Hindistan’ın efsane lideri yapan, İngiliz sömürgeciliğine karşı giriştiği akıl almaz pasif direnişti. Gençliğini Bhagavadgita okuyarak geçirmiş bu soylu adam, Hinduizim, Hirstiyanlık, Budizm ve İslam hakkında da sağlam bilgilere sahipti. Üzerinde, kendi ördüğü giysiden başka bir giysi bulunmazdı, ömrünün büyük bölümü perhizle geçti. Sadece pasif direnişiyle dize getirdiği İngilizler değil, bütün dünya bu nefsini köreltmiş fakirin etkisi karşısında şaşkındı. Ve ona “yüce ruh” anlamına gelen “Mahatma” lakabını da, ünlü Hint şairi Tağore vermişti. Kendisi, sonraları direneceği Britanya Silahlı Kuvvetlerinde bir vakitler başçavuşluk bile yapmış idi!

Türk Gandisi Kemal Bey ise, Tunceli’nin şirin Nizamiye ilçesinde dünyaya geldi. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde okudu. Hesap uzmanlığı yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına adaylığını koyuncaya kadar Kemal Kılıçdaroğlu olarak tanınıyordu. Ancak bu kentin belediye başkanlık seçimleri için sokakları ve arka mahalleleri ziyaret ederken, birden bir kısım akıllı “medya mensubu” onun aslında “Gandi” olduğunu söylemeye başladı. Böylece Gandi, Hintli bir adamın adı olmaktan çıkarak, “Gandilik” diye tabir edilen bir unvana dönüştü. Artık İstanbul’un sokaklarını arşınlayan Kemal Kılıçdaroğlu değil, Gandi Kemal’di. Ortada pasif direnişiyle memleketten kovacağı bir İngiliz yoktu belki ama, yaptığı yürüyüşler, hatta yürüme biçimi tıpkı Gandi’nin uzun “Tuz Yürüyüşü”ne benziyordu. Tunceli ilimizin Nizamiye ilçesinden hayata atılmış bulunan Gandi Kemal’in bir eksiği vardı ama; bugüne kadar henüz giderilemeyen bir eksik. Ünlü Hint şairi Tağor, Gandi’ye Mahatma (yüce ruh) ön adını layık görmüştü. Nazım Hikmet yıllar önce öldüğüne göre, Kılıçdaroğlu Kemal Beye, geleneğimize uygun ve aynı zamanda (yüce ruh) anlamına da gelecek unvanı hangi şair verecekti. Ve bütün bunlardan önemlisi, Gandi Kemal, ne kendi çıkrığında kendi urbasını örüp giymeye başlayacaktı. Sorular, sorular, sorular. Allah’ım ne bunaltıcı bir karşılaştırma. Yazık değil mi bizim Kemal Beyciğimize? Ona bu lakabı takanların hiç mi acıması yok…

Sadede gelelim: Türk Gandisi Kemal Kılıçdaroğlu, yaklaşan kurultay öncesinde mahrem görüntüleri piyasaya sürülerek CHP’nin liderliğinden istifaya mecbur bırakılan Deniz Baykal’ın boş koltuğuna talip olduğunu açıkladı ve bu minval üzere partisinin Grup Başkan Vekilliğinden istifa etti. Siyasette bir “Gandi Kemal” tufanı yaşanır mı bilemeyiz ama, bu Gandilik işi acayip hoşumuza gitti. Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler…


Ali TALİP – Gerçek Hayat (500. Sayı)

Kardelenler Açmayacak…

// Ocak 24th, 2010 // No Comments » // Başörtüsü, İktibas

Tanrısı çok olan bir kentte, Tanrıyı birlemiş , beyazlara tapılan bir ülkede siyah olmuş, ibadet etmek yasakken o mabede girmiştir artık. Roma’ya karsı spartaküs, tabulara karşı bir jan dark’tır artık.

Varmadan sekizine, ergen oldu Ünzile,
Yağmuru kim döküyor, Ünzile kaç koyun ediyor..

İşte böyle devam eden şarkının mısralarını terennüm edip duruyor iç sesim. Günlerdir televizyon ekranlarında ÇYDD’ nin dönüp duran reklam filmine takılıyor gözlerim. Baba beni okula gönder diye yola çıktıklarından beri tutarsızlıklarının ne boyuta gelebileceğini merak ederek takip ettiğim furyanın diğer bir sloganıyla tanışıyorum. Ünzile’ ler için çağdaş bir gelecek..

Sekiz yaşarlında küçük bir köy kızı koyunlarını güderken eleştiriyor solist, erkenden kadın oldu diyor köy kızı Ünzile için, şehirdeki yaşıtları olan küçük kadınların gayrı meşru hayatlarını unutarak. Ünzile’ nin hayatını eleştirme hakkı görüyor kendinde. Kahramanımız Ünzile’ nin yaşadığı dramatik tablodan, ancak ÇYDD’ nin uzattığı laik ve çağdaş el sayesinde kurtulabileceği vurgulanıyor filmde. Seyreden kişide zavallı kızcağız bu yaşında nelerle uğraşmak zorunda bırakılmış fikri uyandırılarak bağış isteniyor halktan daha aydınlık bir gelecek için(!).

Reklamın devamını hayal ediyorum ister istemez. Ünzile hayal kurmaya başlıyor, babasını okumaya ikna ediyor köydekilerin ümidi olup vatana millete hayırlı bir kız olmak üzere yola çıkıyor. Çağdaş yaşamı destekleme derneğinin bursunu almak için kapılarını çaldığını varsayıyorum. Elleri soğuktan çatlamış, yüzü hala utangaç bakışlar atıyor karşısındakilere… Ancak onlar bu detaylardan çok başındaki örtüye takılıp kalıyorlar. Ellerinde olmadan başörtüsünü görünce dudaklarını ısırıyorlar, ellerini yumruk yapıyorlar ve kaşlarını çatıyorlar. O kahrolası ölçüp biçme anı geliyor. Eğitim aşkına nereye kadar ilerleyebiliriz diye düşünüyor ÇYDD’ nin teyzeleri. Kızımız dedikleri Ünzile, hiç te istemedikleri bir kılıktadır şimdi. Üstelik namazında niyazındadır ve en kötüsü de koyunları gütmekten vazgeçip kente gelmiştir. Baba beni okula gönder demiştir babasına. Babası da bu zararsız ve çağdaş çağrıya icabet etmiş kızını okumaya göndermiştir. Kızı Ünzile’ yi ama çağdaş mı çağdaş, laik mı laik ablalar, sevgiden yoksun bakışlarını Ünzile’nin başörtüsünden alamamışlardır. Koskoca kadınlar Ünzile’nin devleşen başörtüsünün karşısında ürpererek ona yardım edemeyeceklerini söylemişlerdir. Çünkü o artık kerpiç duvarın dibindeki zavallı kızcağız olmaktan çok, şehirde tüm putlarına savaş açmış bir militandır gözlerinde.

Öyle bir militandır ki Ünzile bir bakısıyla koca bir üniversiteyi bir sözüyle kocaman bir toplumu ve başörtüsüyle kocaman bir devleti yerle bir edebilecek güçtedir artık.

Ünzile okuma askıyla yanıp tutuşurken neyi karşısına aldığını, neyin yanında olduğunu anlamaya başlamıştır. Tanrısı çok olan bir kentte, Tanrıyı birlemiş , beyazlara tapılan bir ülkede siyah olmuş, ibadet etmek yasakken o mabede girmiştir artık. Roma’ya karsı spartaküs, tabulara karşı bir jan dark’tır artık.

Hasılı Ünzile eli bos döner bu eğitim gönüllüsü ablalarının yanından üstelik bir ton azar işiterek. Rejim düşmanlığıyla suçlanıp androıt muamelesi gördükten sonra bir de haddi bildirilir Ünzile’ye. Ünzile aç kardelen aç şarkısını da büyü ve oku diye anlamıştı oysa. Neden sonra anlamıştır başörtüsü kastedildiğini. Ama Ünzile kararlıdır, bu ülkenin gerçek kardeleni kararlıdır, açmayacaktır, kardelenler asla onların istediği gibi açmayacaktır. Ünzile kararlıdır, gün gelecek ve milyonlarca kardelen açacaktır bu ülkede, kardelenin ve insan olmanın anlamını kavrayamayanların karşısında, onurlu ve müslümanca…

Ünzile tezek kokan yollarında köyünün ve koyunlarıyla her aksam ustu ahırının dibinde sadece okuma hayalı kuran küçük bir köylü kızı. Ünzile dinini yaşamak isteyen binlerce başörtülü genç kızdan bir tanesi. Onlar ise tutarsızlıklarıyla Ünzilelerin ve diğer tüm özgürlük mücadelesi veren kızların baş düşmanı. Onlar bu ülkede kendileri gibi olmayan herkesi tehdit olarak algılayan bir grup zavallı insan. Eğitim onların en son sevecekleri iş. Ünzile ise çağdaş bir kıza dönüştürebilme ihtimaliyle sevebildikleri küçük bir kız.
Ve bu da bizim mahallemizin şarkısı …

Ünzile’nin ne kokuşmuş düzeninize ne de düzeninizin çökmüş eğitim sistemine ihtiyacı var… Çekin çağdaş ellerinizi üzerinden kızlarımızın. Bırakın, onlar koyunlarıyla daha mutlular. Fildişi kulelerinizden Ünzile’nin köyü geri kalmış görünse de, alkol kokan caddelerinizde, barlarda eriyen genç eserlerinize uzatın o çağdaş ve laik ellerinizi.

Fatma Kurt
Eğitimci-Yazar – suffafatmakurt@hotmail.com

Posted via web from FaRuKS

Griplerdeki domuzluk

// Ekim 24th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı, İktibas

Kuş gribini anlamadan domuz gribi anlamak mümkün olamaz.

Birbirini izleyen bu oyunların arka planlarını bilmeden de “Türkiye’de hiç aşı yapılmazsa, nüfusun tahminen 3’te birinin hastalanacak, 5 bin kişi hayatını kaybedecek. Dolaylı kayıplar hariç salgının toplam maliyetinin 1.1 milyar TL olacak. Ama biz önlemimizi aldık. 1 milyon 800 bin kişinin hastalığa yakalanacağını ve 400 ölümünün gerçekleşeceğini öngörüyoruz” diyen Sağlık Bakanı Prof Dr Recep Akdağ’ın kehanet içeren sözlerinin nereye gittiğini görmek ve anlamak da zorlaşır.

Birkaç yıl önceki kuş gribi haberlerini, tavuk ve kuş katliamı görüntülerini hatırlayınız.

Ne olmuştu?

Binlerce tavuk katledildi…

Sonra…

Tavuklar yetmedi, birilerinin hatırı için birçok kuş türü de katliamdan nasibini almıştı.

Her ne kadar dile getirilmese de Türkiye’de, göçmen kuşların güzergâh olarak kullandıkları fakat insanların hiç kullanmadığı dağlarda bile kuş gribi virüsünü taşıyan yem ve gübreler bulunmuştu.

Kimse sorgulamadı ‘bu gübre ve yemleri buraya kim getirdi’ diye.

Birileri virüsü ülke çapında yaygınlaştırmak için dağları taşlara yem bırakmış ve özellikle göller bölgesi ve tavukçuluğun yoğun olduğu bölgelere virüsün bulaşması için elinden geleni yapmıştı.

Hatta bir tavuk üreticisi hastalık bulaşmış ve ölmekte olan tavukları bedava veya sembolik bedellerle bölge köylülerine dağıtmış ve bu tavukları yiyen üç çocuk ölmüştü.

Ölümcül bir hastalık taşıyan tavukları dağıtan bu tavuk firmasının yetkilileri hakkında ne işlem yapıldı ve nasıl bir hukuki müeyyide ile karşılaştılar? Bilinmez. Unutulup gitti.

Sahi o günler dünyayı kasıp kavuran kuş gibine ne oldu?

Neden birden aramızdan ayrıldı?

Ya da şöyle soralım: Kuş gribi gerçek miydi, gerçekse amaç neydi?

Elbette, kuş gribi diye adlandırılan bir virüs vardı. Ancak bu virüs, belirli çıkar amaçlarının laboratuarda ürettikleri özel bir virüstü. Tıpkı domuz gribi virüsü gibi…

Hedef on ikiden vurulunca virüste ortan kayboldu!

Peki, bu virüsle kim neyi hedeflemişti?

Tıpkı bugünkü domuz gribi palavrasında olduğu üzere, aynı ülkelerin liderleri ve yöneticileri ile aynı örgütlerin yöneticileri benzer şeyler söylüyorlardı.

Amaçları, virüsün yaygınlaştırılması ve panik oluşmasını sağlamaktı. Bunu başardılar!

* * *

Donald Rumsfelt’i bilirsiniz. Hani Irak’a, Afganistan’a savaş açan, eski ABD Savunma Bakanı.

Yine hatırlayınız o günlerde sanki yeterli miktar ilaç bulunamıyormuş izlenimi uyandırmak için Türkiye Sağlık Bakanlığı yetkilileriÖlümcül kuş gribinin koruyucu aşısı bulunmuyor. İlk 48 saat için Tamiflu adlı ilaç etkili olabiliyor. Pek çok gelişmiş ülkede, muhtemel salgına karşı Tamiflu stoklanıyor. Sağlık Bakanlığı da bu ilaçtan 300 bin adet istedi. İlave 500 bin adet istedi. Halkın stok yapması nedeniyle Tamiflu tükendi” gibi haberler uçuruyordu.

Kimindi Tamiflu?

Tamiflu adlı ilacını o günlerde adları birçok skandala karışan Roche firmasınca üretiliyordu?

Fakat bu ilaç Roche’ın değil, ABD’li “Gilead Bilim” firmasına aitti.

Peki, Gilead Bilim kimindi?

Sıkı durun! Yine o skandal adam, Donald Rumsfelt’in!

Belli ki Donald Rumsfelt, ilacı kendi firmasının adıyla pazarlamak istememişti ve bunun için ABD menşeli olmayan Roche firmasını seçmişti. Bu tercihin karşılığından Roche’dan hisse alacaktı ve öyle oldu?

Rumsfelt’in Gilead Bilim’ine ait olan Tamiflu, kuş gribi ilacı diye tüm dünyaya milyarlarca satıldı ve malum adamlar köşeleri yine döndüler.

Bu yeterli değildi. Bir taşla daha çok kuş vurulmalıydı.

Rumsfelt para kazanacak diye George W. Bush kendisi niye riske etsindi.

ABD yönetimince kuş gribi ilacı diye anons ettirilerek ve tüm dünyaya milyarlarca adet pazarlattırılan Tamiflu’nun yanında, Tayland’da kurulu olan dünya tavuk devlerinden Bush’un kardeşi Neil Bush’unda ortaklarından olan CP Piliç’te bu sayede köşe olmalıydı. Oda planlandığı gibi gerçekleşti. CP Piliç, gücüne güç kattı.

90′ı aşkın ülkede örgütlenmiş Tyson Food’ı gücü perçinlenmesi gerekiyordu ve oda öyle oldu. Tyson Food, kazancını yüzde 49 oranında artırarak 26 milyar dolarlık kâr elde etti.

Kopya koyun, Dolly projesinin sahibi de olan İngiliz Roslin Enstitüsü yetkililerine göre asıl amaç; “Doğal tavuk türlerini ortadan kaldırarak GDO’lu hayvan türünün yayınlaştırılması ve tekel oluşturulmasını sağlamak”tı.

Kendi projeleri olmayanlar ve başkalarının dümen suyuyla hareket edenler sayesinde hedeflenen gerçekleşti.

Endüstriyel anlamda doğal tavuk türleri tümüyle yok edildi!

Adlarına tescilli GDO’lu tavuk türleri ile piyasalara hâkim oldular!

Üstüne üstlük milyarlarca Tamiflu ilacı sattılar! Bu sayede birçok kişinin bağışıklık sistemini bozdular. Kimilerini kısırlaştırdılar.

Kuş gribinden sonra domuz gribi için de kurtarıcı ilan edilen Tamiflu’nun, şimdiler de tehlikeli olduğu açıklandı!

Meğer bir zamanların kurtarıcısı Tamiflu’nun çocuklar ve gençlerde birçok ağır yan etkisi varmış

Tabiî ki bu sonuçlar daha şimdilik açıklananlar… İlerleyen gün veya yıllarda çok ürkütücü sonuçlar duymak hiç şaşırtıcı olmamalı.

Kemal ÖZER

Posted via web from FaRuKS

Domuz gribi aşısı olmayacağız. Çünkü…

// Ekim 24th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı, İktibas

Önceki yazımızda kuş gribinin arka planı özetlemeye çalışmıştık. Hem ülkemizde hem de dünyada gripler öldürücü bir hastalık. Lakin ‘domuz gribi’ gibi laboratuar virüsleri, iddia edildiği gibi diğer virüsler kadar tehlikeli değil.

Birçok tehlikeli virüs ile gıda güvenliği konusunda hatta ülkenin ekmek sorunu için bile önlem al(a)mayan bir bakanlığın, iş bu tür bir merkezden yönetilen ve ilaç firmalarının aç kurtlar gibi saldırdığı medyatik bir virüsle ilgili gösterdiği refleks, ister istemez sağduyulu çevreleri tedirgin ediyor.

Oluşturulan bu tedirginliğin baş sorumlusu hiç kuşkusuz Sağlık Bakanı ve ekibi. Her türlü çabaya rağmen, arzular gibi gözüktükleri sonucun ortaya çıkmayacağı ortada.

Ülkeye getirildiği iddia edilen aşıların tartışmasız bir komplo olduğu, su götürmez bir gerçek. Bu nedenle neden aşı olmamamız gerektiğini ve insanlığa reva görülen bu komplodan kimin ne çıkarı olduğunu izah etmeye gayret edelim. Aşı neden gereksiz, hatta neden tehlikeli ve de neden aşı olmamalıyıza geçmeden önce, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın domuz gribi ile ilgili basına yansıyan açıklamalarından örnekler sunalım. Sonra konu ile ilgili çıkar çevrelerinin hedeflerini irdeleme gayret edelim.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ;

30 Nisan 2009 : “Domuz gribinin ortaya çıkmasından sonra gece çok geç saatlere kadar yatmıyorum”

11 Haziran 2009 : “Biz aşıyı satın alma konusunda masaya oturmuş, önde gelen ülkelerden biriyiz. Domuz gribine yönelik aşın, birkaç ay içerisinde geliştirilebilecek ve aşı üretiminin yaklaşık 3-4 ay sürebilecek.”

08 Eylül 2009 : “Hastalığın aşı ile ilgili gelişmelerinin de henüz tamamlanmamış olmasıdır”

08 Eylül 2009 : “Bu hastalık, bütün dünyada önümüzdeki aylarda çok hızlı bir şekilde yayılacak. Burada önemli olan kendi ülkemiz açısından bu yayılmayı yavaşlatmak, riskli grupları iyi korumak, onları aşılamaktır. Ne yapacağımızı bilmektir. Çok insan hastalanacaktır, buna hazırlıklı olalım”

18 Eylül 2009 : “Domuz Gribi hastalığı, bütün dünyada önümüzdeki aylarda hızla yayılacak”

08 Ekim 2009 : ”3 ayrı firmadan aşı alıyoruz. Bu firmalardan biriyle anlaşmamız bitti. 25 milyon doz aşıyla ilgili sözleşmemizi bitirdik, tamamladık. İlk dozları bu ayın sonuna kadar almış olacağız. Bunu da ilk defa açıklıyorum. Aşağı yukarı 18 milyon doz aşıyla ilgili olarak da anlaşmamızı bu ay içinde bitirebileceğimizi düşünüyoruz. Önümüzdeki 6 ay içerisinde bu aşılar Türkiye’ye gelecek. Aşağı yukarı 20 milyon doza yakın, 17-18 milyon doz aşının yıl tamamlanmadan elimizde olacağını ümit ediyoruz. Anlaşmaları bu şekilde yaptık”

10 Ekim 2009 : “Ekim ayında ilk partisi alınması planlanan aşıda ciddi yan etki tespit edildiği takdirde aşılamadan vazgeçilebiliriz. Gerekli görülürse okulların kapatırız”

10 Ekim 2009 : “Türkiye’de hiç aşı yapılmazsa, nüfusun tahminen 3’te birinin hastalanacak, 5 bin kişi hayatını kaybedecek. Dolaylı kayıplar hariç salgının toplam maliyetinin 1.1 milyar TL olacak. Ama biz önlemimizi aldık. 1 milyon 800 bin kişinin hastalığa yakalanacağını ve 400 ölümünün gerçekleşeceğini öngörüyoruz”

10 Ekim 2009 : “2,5 milyon kutu antiviral ilaç ve 400 bin adet sağlık personeli koruyucu kiti stoklandı”

10 Ekim 2009 : Aşılar üç ayrı firmadan temin edilecek. Ocak başına kadar 48 milyon aşı siparişinin yüzde 35’i teslim edilecek ve aşılar ücretsiz yapılacak. Okulların kapatılabilecek, yarıyıl tatilinin uzatılabilecek”

13 Ekim 2009 : “Domuz gribi aşısı Ekim ayının 3. haftasında Türkiye’ye ulaşacak. Siparişimiz de 20 milyon dozdan 48 milyon doza çıkarıldı…” diyor.

Son günlerin en dikkat çekici konusunun demokratik açılımlar olması gerekirken, Sağlık Bakanı’nın kehanet dolu açıklamaları siyaseten gündem değiştirmeye mâtuf değilse –ki Sağlık Bakanının yedi yılda böyle bir becerisine rastlanmadı– cevaplanması gereken onlarca soru ortaya çıkmakta.

Bizde sorularımızı bilgi edinme hakkımızı kullanarak Sağlık Bakanlığı’na yönelttik.

Bakanlığa yönelttiğimiz ve cevaplanmasını beklediğimiz sorular?

1- Yukarıdaki cümleler Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a mı aittir?

2- Bakan bey daha Nisan ayında aşının birkaç ay çerisinde geliştirileceği bilgisine nasıl ulaşmıştır?

3- Hastalığın bütün dünyada hızlı bir şekilde yayılacağı kanaatine nasıl varılmıştır?

4- Aşının üretiminin 3-4 ay alacağı bilgisine nasıl ulaşmıştır?

5- 48 milyon doz aşı alımı doğru mudur?

6- Doğru ise zikredilen üç firmanın isimleri nedir?

7- Bu üç firmanın ürettiği aşıların marka/isimleri nelerdir?

8- Bu üç firmanın aşıları lisans almış mıdır?

9- Bu aşılar insanlarda denenmiş midir?

10- Denenmiş ise kaç kişide denenmiştir?

11- Söz konusu aşıların denendiği insanlarda herhangi bir yan etkisi olmuş mudur?

12- Yan etki olmuş ise bunlar nelerdir?

13- Bu aşılar ihale kanunun hangi maddesine göre alınmıştır?

14- Aşıların birim fiyatı ve toplam fiyatı kaç TL’dir?

15- Aşılara ödenecek para hangi kaynaktan karşılanacaktır?

16- Aşıların üretim ve son kullanım tarihi arasındaki aralık ne kadardır?

17- Sağlık Bakanlığı’nın domuz gribi aşısının Türkiye’de üretilmesi için bilimsel bir çalışması olmuş mudur? Bu alanda çalışmak isteyen bilim çevreleri ile işbirliği yahut katkısı olmuş mudur?

18- Bu aşılar Türkiye’de üretilemiyor ise Türkiye’de üretilmesinin önündeki engeller nelerdir? Türk bilim çevreleri bilimsel yeterlilik yahut ekonomik yeterlilik açılarından yetersiz mi kalmaktalar?

19- Türk halkının üçte birinin domuz gribine yakalanacağı kanaatine nasıl ulaşılmıştır?

20- Aşı olmayan ve domuz gribine yakalanan 5 bin kişi hayatını kaybedeceği kanaatine nasıl varılmıştır?

21- Bakanlığınız yahut Sağlık Bakan’ı Azrail’le iletişim halinde midir?

22- Aşı yararlı ise aşı olan kimselerden neden 1 milyon 800 yüz bin kişi domuz gribine yakalanacak ve 400 kişi neden ölecektir?

23- Türkiye Sağlık Bakanı gibi ülkesinden kaç kişinin domuz gribine yakalanacağı ve öleceği konusunda rakam veren başka bakan var mı?

24- Domuz gribin ABD’li tohum ve ilaç üreticileri ile Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya Ticaret Örgütü ile organik ya da inorganik bir bağı var mı?

25- Satın aldığınız domuz gribi aşılarını üreten üreticilerin Rockefeller Grubu ile bir bağı var mı?

26- Domuz gribi mikrobu ile aşısının Rockefeller Grubu’nun dünya nüfusu azaltmak için 1952’den bu yana yürüttüğü nüfus planlaması ve kısırlaştırma programı ile bir ilişkisi var mı?

27- Türkiye’de aşı olmak istemeyen kişilere karşı ne tür bir müeyyide öngörülmekte?

28- Bu kadar kişi ölmez ise Sağlık Bakanı istifa etmeyi düşünüyor mu?

29- Bu kadar kişi ölmez ise Sağlık Bakanımızın haklı çıkmasını sağlayacak bir önleminiz var mı?

30- Satın aldığınız aşıların gençler ve gelecek nesiller üzerinde kısırlaştırıcı dâhil bir yan etkisi ortaya çıkması ihtimaline karşı bir önlem alındı mı?

Bakanlığın sorularımıza vereceği –ki verir ise- köşemizden sizlerle paylaşacağız.

Neden aşı olmamamız gerektiğinin cevabı aslında kuş gribinin her gün daha da netleşen hikâyesinde yatıyor.

Burada ana amaçlardan birinin Rockefellere Grubu’nun 1952’de kurduğu ‘Dünya Nüfus Konseyi’nin istenmeyen ırkları ortadan kaldırmak ve dünya nüfusunu azaltmak projesini bir parçası olmak ihtimali çok yüksek.

Kaldı ki 50 milyar dolar kâr öngörülen domuz gribi aşısının ilaç şirketlerini ki bu ilaç şirketlerinin önemli kısmı Rockefeller’le direkt ve endirekt yollarla ilişkiliküresel çapta plan yapması ve psikolojik harp yöntemleri dâhil, her türlü yöntemi kullanacağından hatta uzman satın almak gibi çok kullanılan yöntemleri deneyebileceğinden kuşku duymamak mümkün olabilir mi?

Elbette olamaz…

O halde bu oltaya takılmamak gerekiyor…

Griplerden nasıl korunabiliriz?

Domuz gribi ne boyutta olursa olsun, diğer grip türleri kadar öldürücü olmadığı hatta grip türlerinin en basiti olduğu ortada. Birçok sağduyulu uzmanda bu gerçeği teyit ediyor. Bakanın ifade ettiği gibi bir boyuta asla ulaşmayacak.

Çünkü bakan verdiği kehanet dolu rakamlarının DSÖ’nün birkaç ay önce virüsün dünya çapında ulaşacağını planladığı verilerini –fakat bu partnerlerinin bu kez beceriksiz çıkması nedeniyle planlanan gibi gitmedi– Türkiye nüfusuna orantılanmasından kaynaklandığı çok açık.

Bu yüzden bile aşı olmak akıllıca bir eylem olamaz. Sadece bu aşıyı değil, diğer aşıları olmakta asla gerekli değil. (Bunun en önemli nedenleri arasında Dünya Tarım, Sağlık ve Ticaret örgütlerinin gerçek yüzünü bilmekle de alakalı olduğunu göz ardı etmemeliyiz)

Konuyu bir çarpıcı örnekle açmaya çalışalım.

Yaklaşık iki yıl önce Sağlık Bakanlığı merkez teşkilatı bütün ekibine grip aşısı yaptırır. Aşıdan sonra hukuk servisinde çalışan bir kişi “Pnömoni” kaparak 1 ay yatmak zorunda kalır. İdari Mali İşler Dairesi’nde görevli bir kişi ise “Guilan-Barre sendromu” adlı bir hastalığa yakalanıp altı ay kadar yatar. Çok tehlikeli bir süreç getiren bakanlık çalışanın hastalığının halen de devam ettiği ifade ediliyor.

Bu süreçte İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü ise aşıları kendi personeline yaptırmaktan çekinir. Burada şu soru önem kazanır. Neden acaba? İletişim kurabildiğim birçok bakanlık çalışanları domuz gribi aşısını kendisine ve ailesine asla yaptırmayacağını belirtiyor.

Bu çarpıcı örnek bile aşıları neden yaptırmamız gerektiği konusunda bizlere önemli ipuçları vermekte. Bu durum sadece bizde geçerli değil. ABD sağlık çalışanları, aşı olmamak için dava bile açtılar. Hâkeza Almanya bu konuda en ciddi sorunların yaşandığı ülkelerden biri.

İster domuz gribi açısından isterse de diğer bulaşıcı hastalıklardan korunmak için yapmamız gereken aşı olmak değil, özellikle toplu taşıma araç ve gereklerini kullandıktan sonra ve mümkünse her sabah ve akşam elimizi, yüzümüzü sirke ile yıkamaktır.

Bunun yanı sıra mutlaka meyve ve sebzeleri, yemek kaplarımızı ve çamaşırlarımızı sürekli olarak sirke ile yıkamamız birçok bulaşıcı hastalıktan korunmamız için yeterli.

Günlük düzenli meyve tüketir, özellikle savunma/immun sistemimizi dirençli tutmak için az günlük miktarda polen ve bitki destek ürünlerini kullandığımız zaman, bırakınız domuz gribini birçok hastalıktan kendimizi korumuş olacağız.

Netice itibari ile devlet her aşı olmak isteyene yazılı olarak; “Bu aşılar her türlü testten geçmiştir. Kısa, orta ve uzun vadede hiçbir sağlık sorununa neden olmayacağına dair trilyon dolar tazminat taahhüt ediyorum” dese bile biz ailecek aşı olmayacağız. Elbette karar sizlerin. Herkesin kararı kendini bağlar.

Savunma sistemleri zayıflatılarak bir defa değil, her gün hasta olacak nesiller ortaya çıkarmaya yani sağlıksız bir nesil, sağlıksız bir toplum hedefinin bir parçası olmak sadece kendimize değil insanlığa yapabileceğimiz en büyük haksızlık.

Akıllı insanlar, aynı tuzağa sürekli düşmezler!

Kemal ÖZER

Posted via web from FaRuKS

Koçi Bey Risalesi

// Ekim 18th, 2009 // No Comments » // İktibas

Çağın anlam ve önemine binaen, Koçi Bey Risalesi;

DEVLET DÜZENİNE AİT İLK AÇIKLAMA

Osmanlı Hanedanı içerisindeki hayırsever bilginler emre hazır olup, dünya ahvalinin bu çeşit değişmesi, dövüş ve kavganın, fitne ve fesadın bu derece aşırı olmasının sebeplerini düşünüp bunun çarelerini Sultanımıza sunmak için fırsatlar ararlardı. Hasbelkader bilgisi olan bu fakir kulunuzda bu uzun layihayı size (Padişahımıza) arzetmekte acele ettim ki Alemin bozukluğu ve insanların halinin değişmesinin sebebinin ne olduğunu Allah’ın yardımı ile ne suretle düzeleceğini kısaca padişahımızın malumu olup gittikçe daha güzel eserler meydana getirmesini Cenabı Hak’tan niyaz ederim.

Devlet düzeninin, memleket ve millet düzeninin çaresi Muhammed şeriatına bağlanmak ve sonra da bütün halkın durumuyla ilgilenmek, din bilginleri, gaziler ve her sınıfın iyilerine riayet kötülerine de hakaretler reva görülsün.

PADİŞAH VE YÖNETİCİLERİN YAKIN ÇEVRESİNİN DURUMU

Sultan Süleyman Han’a gelinceye kadar padişahların Divana katılır ve memleketin, milletin, hazine, para ve tüm büyük ve küçük işlerle ilgilenirlerdi. Fakat Seferi Hümayun lari sırasında halktan şikayetleri dinlerdi. Divana katılmaması da memleket işleriyle fazla meşgul olmasından kaynaklanmakta olsa gerek.

Eskiden padişah yakınları fikir sahibi iyilik düşünen akıllı kişiler idi. Saray halkından gerek içerde gerek dışarıda hiç kimse devlet-i aliyye işlerine karışmazdı. Eskiden vezirler, beylerbeyi, sancakbeyi ve özengi olanların hizmetlerinde satın alınmış köleleri vardı. Şimdi ise bunlar reayadan yakın çevresini almışta bunlarda devlete vergi ödememekte hatta bunların çocuklarıda vergiden muaf tutulmaktaydı. Bunun sonucunda zeamet ve tımar erbabı zarara girmekteydi.

KAPIKULU VE TIMAR TEŞKİLATI

Eskiden Behiroğlanları ve reaya taifesinin tımar istemeleri küfürle beraberdi. Yeniçerilerde devşirmeden olup başka taifeden olmaları yasaktı. Kapıkulu kapıda, tımar erbabı da tımarında oturur başka işler yapmazlardı. Bunlar bulundukları yerleri korurlar emekli dahi olmazlardı. Kuvvetli ve kudretli olmayanlar emekli edilir ve sonra emeklilik ile ihsan olunurdu. Evladı olunca birkaç nefer ihtiyar şahitlik eder bu çocuk ocağın birine teslim edilirdi.

Eskiden yeniçeri, kethüdası, çavuşlar yedişer, sekizer yıl makamlarında kalıp sebepsiz yere azlolunmaz ve her biri vazifesinde uzun müddet kalırdı. Her tımarlı istihkakına göre tımar ve zeamet ihsan olunurdu.

Reaya ata binip, kılıç kuşanmaya alışınca geri dönmek istemez, boşta da kalınca dağa çıkıp eşkıya olur. Eskiden askerliğe iltimasla asker alınmaz Seferi Hümayun olunca 800 ve 1000 er kıta şeklinde işi bilen mükemmel ordular mertlikleri sayesinde büyük zaferler kazanırlardı.

Eskiden divan katipleri, eli kalem tutan yazı erbabı, ….. , maharetli etraftaki hükümdarlara mektup yazmaya muktedir kimselerdi. Maliye katipleri, bilgili, şuurlu, sadık ve doğru olurlardı. Bunlar hükümdarlar yanında elçilik yapmış kudretli kimselerdi.

Eskiden padişah hareminde Arnavut ve Bosna devşirmeleri olur, bunlar saraya uzun süre hizmet edip, gerektiğinde şirin canlarını feda ederlerdi.

İLMİYE RİCALİ

Devletin ve şeriatın devamı bilgi iledir ve bilginin devamı bilginledir. Yüce atalarımız zamanında bilgiye ve bilginlere olan hürmet hiçbir zaman görülmemiştir. Bilginlerin hallerinin düzenli olması, din ve devletin en önemli hususlarındandır. Bu dönemde alimlerin durumu gayet bozuk ve karmaşıktır ve halleri perişandır.

Eskiden hiyerarşik düzene uyulur, fetva makamındakiler bir kere göreve gelirlerse artık azlolunmazlardı. Çünkü fetva makamı aziz, şerefli ve ilmiye mansıblarının seçmesidir. Onun itibarı başkasına benzemez. Azl ve tayin kabul etmez. Her bilgin o makama layık görülmez. Ebusuud Efendi buna en büyük örnektir.

LİYAKATA GÖRE SARAY VE ORDUYA ADAM ALMA

Sultan Murad Han ve Sultan Mehmet Han zamanlarında sipahi taifesi ve devle vükelası Ferhad Paşa, Nasuh Paşa ve Mehmet Paşa gibi nice mert, sadık vezirleri istemezük diye gereksiz yere padişaha katlettirdiler.

Hünkar dirliğine sahip olanlar vükela kapısına gelir oldular. Eskiden vükelanın kulları satın alınmış kölelerken şimdi çevresinden alınır oldu. Harem-i Hümayuna Türk ve Yörük, Çingene, Yahudi, dinsiz, mezhepsiz nice sarhoş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu. Bundan sonra bir tedbir alınmazsa tımar ve zeamet erbaplarına verilmezse bu derme çatma asker ile din ve devlete layık bir hizmet görülmez. Bir iş tamamlanmaz.

TIMARIN TEVCİİ

İleri gelenler ve vükela, boşalan yerleri adamlarına ve akrabalarına verip İslam memleketlerinde olan Tımar ve zeametin seçmelerini şer’i şerifte ve yüksek kanuna aykırı olarak kimini paşmaklık yaparak, kimini padişah hasına katarak, kimini mülk olarak, kimini vakıf olarak, kimini emekilik olarak verip, bütün zeamet ve tımar ileri gelenlerin yemliği oldu.

Şimdi açılan zeamet ve tımarlıları İstanbul’dan Vezir-i Azam vermektedir. Çünkü beylerbeyiler ehliyetsiz kimselere verdikleri vakit, ehliyeti olanlar Divan-ı Hümayun’a gelip şikayet ederlerdi. Fakat Vezir-i azamlar ehliyetsizlere verilince hak sahiplerinin şikayet edeceği bir kurum kalmadı.

ULEMANIN LİYAKATSİZLİĞİ VE AZL KORKUSU

Bugün ilim ricali fevkalade bozulmuştur. Eski kanun işlemez olmuştur. Evvelce bir zat ilim öğrenmek isterse bilginlerden birisi onu alır böylece mahreç dersi okutur istidadını ve kabiliyetini gördükten sonra müderrislerden birinin yanına gönderirdi. Ondan ötekine böyle böyle uzun müddet sonra istediği yere gelir, yolu ve sırası gelince mülazım olup, ruznemçe-i hümayuna adı yazılırdı. 1594 tarihinden beri düzen bozuldu. Sunullah Efendi birkaç defa yersiz olarak azlolundu. Kazaskerler sık sık azlolunma korkusuyla devlet büyüklerine karşı dalkavukluk yapmaya mecbur kaldılar. Padişahın huzurunda halk sözü söyleyemez oldular. Ama dininde sağlam olan Müslüman bundan korkmazdı. Sunullah Efendi de bunlardan biridir. Hatırla iş başına geçenler memuriyetlerinin çoğunu rüşvet ve ehliyetsizlere verdiler.

YÖNETİMLERİN BOZULMASI VE ULUFELİ ASKER SAYISININ ARTMASI

909 (1503) senesinde Sultan Mehmet Han’ın düğünleri olup, padişahın düğünü tamamlandığı vakit halkı eğlendiren taifeye ihsanda bulunmak lazım gelince hepsi yeniçerilik istedi, padişahta buna müsaade buyurdu. Velhasıl eski zamanlarda İslam askeri az, öz, temiz ve disiplinli iken her ne tarafa yönelse Allah’ın emriyle fetih ve zafer görünüp, İslam’ın şevketi ilerlemekte idi.

Bunun yanında Ulufeli asker sayısı artınca, masraf fazla olunca, ziyadesiyle vergi de arttı. Vergi artınca reayaya zulüm ziyade olup, alem harap olmuştur. Bu dönemde reaya fukarasına olan zulüm hiçbir dönemde olmamıştır. Zulüm görenin ahı hânümanlar harap eder, Zavallıların gözyaşı dünyayı fenalığa boğar.

CELALİ İSYANLARI

Evvelce Anadolu vilayetlerinde celali eşkıyası birçok ilde nice memleketleri harap ettiler, köy ve kasabaları yağmaladılar. Hatta eski hükümet merkezi Bursa dahi yağmalandı, nice mahaller ateşe verildi. Bunun üzerine kötülükleri defetmek için boğazlara kaleler yapıp İstanbul etrafını muhafaza etmek lazım geldi. Bunun yanında Bağdat ve Yemen elden çıktı. Buradaki İmam-ı Azam türbesine nice ihanetler yapıldı.

Osmanlı saltanatının gücü askerle, askerin gücü, hazineyle, hazinenin gücü, reayayla, buda adaletle mümkündür.

Velhasıl otuz kırk adamın hatırını hoş etmek için devletin bozulup karışmasına yüce padişahımız izin vermeye, eğer izin verilirse düşmandan intikam alınmaz, eşkıya inzibat altına girmez, reaya zalimlerin elinden kurtulmaz.

VAKIF SİSTEMİNİN BOZULMASI

Mübarek şeriata aykırı bazı temlikler ve vakıflar vardır. Bunlar araştırılırsa hazineyi zarara yönelttiği anlaşılır. Hazineye sarf olunan ürünler, gazilerin ve düşmanla dövüşenlerin hakkıdır. Eskiden gazi beyler, beylerbeyiler, nice memleketler, devlete layık nice hizmetlerde bulunur. Ulu hakanlarda bunun karşılığında kendilerine bazı köy ve tarlaları verirlerdi. Onlarda padişahın izniyle bütün Müslümanlara faydalı hayırlar ve güzel işler yapıp, camiler ve ibadethaneler, tekkeler yapardı. Bu gibi işlere vakfederlerdi. İşte bütün bu tür yapılan vakıflardan başkası meşru değildir.

RÜŞVET

Memleketteki karışıklığa, fitne ve fesada rüşvet şeytanı neden olmuştur devlet hizmetinde görevli olan cebecilerin hizmetkârları satın alınmış kullar olsun, sadrazam ehil olan kişiden seçilsin, ilmiye sınıfına cahiller alınmasın ve bu sınıfın içindeki cahiller atılsın. Müteferrikalar her kalemle mektup yazabilen kişiler olsun. İstanbul’dan hiçbir dirlik verilmesin. Enderun ve Birun halkından saltanat işine kimse karışmasın. Eğer padişah mensupları layıkına ihsan olunur, zeamet ve tımar dikkat ve ihtimam üzere zapt olunursa, rüşvet verenlerin verecekleri yer kalmaz. Bilhassa “Rüşvet veren ve alana Allah lanet etsin” buyrulmuştur. Bütün dünya halkının beklediği budur.

KANUNİ DÖNEMİNDEKİ BOZULMALAR

Sultan Süleyman zamanında âlemin ihlaline sebep olan sebepler şunlardır.

* Bizzat Divanda bulunmayı kaldırdı. Bunun üzerine kılıç erbabı değil beylerbeyiler bile padişah tarafından tanınmaz oldu.
* Has haremleri hademelerinden silahtarı olan İbrahim Paşayı, birdenbire Vezir-i Azam yaptı eski kaideye riayet etmedi. Bunun üzerine her padişah hususi kullarını seçip az zamanda Vezir-i Azam yaptı. Bunlarda padişahın iltifatına mağrur olarak bilgili kimselere sormaya tenezzül etmediler.
* Hürmete değer kızları Mihri mah Sultan’ı Rüstem Paşa’ya verip Vezir-i Azam yaptı. Fevkalade gözde olduğundan birçok köyler ona mülk olarak verildi. Bunlar bir padişaha hazine olmaya yeterdi. Bu yerlerde birçok hayırlar yapıp evlatlarına vakfeyleydiler. Her sene o vakıflardan evlatlarına yük yük akçe gelir. Bu çeşit sultanların vefatında hasları miriye sonra gelenler vakfedilemeye başlandı. Şeriata aykırı olarak hazineye ait olan bu haslar kayıp ve telef oldular. Sevap yapalım derken günaha girdiler.
* Padişah hasları ve mukataaların Rüstem Paşa çalıştığını göstermek için iltizama verdi. İltizamı namuslu eminler kabul etmediğinden, namussuz fasıl, Yahudi eminler eline girerek padişah hası olan köylerin mahvolmasına sebep oldu.
* Sulatan Süleyman Han askerin kuvvetini, hazinenin zenginliğini görüp, süs ve şöhreti artırdı. Vezirlerde ona uyunca bütün halk süs ve şöhrete düştü. Zamanla askerlerin, makam sahiplerinin kendilerine yetmeyince zulüm ve tecavüze başladılar. Âlem harap oldu.
* Rüstem Paşa’nın damadı Ahmet Paşa daha sonra Vezir-i Azam oldu. İlk vezir olduğunda ihtişam göstergesi iki kürkü vardı. 4–5 yüz satın alınmış kulu vardı. Ona göre cephanesi vardı. Şimdi ise yüksek makam sahipleri elde ettikleri paraları evlere, bağlara, köşklere, samur kürklere ve süse verirler. Lazım gelse iki hizmetkâr ile sefere çıkmazlar.

“Şöhret afettir demişler, hakikaten büyük afettir.”

Benim kıymetli padişahım, bütün kullarınızı bütün beylerbeyi kullarınızı adları ile bilin, hatta sancak beylerini ocak ağalarını, sekbanbaşını kimdir, kethüda bey zağarcı başı, samsuncu başı, turnacı başı, başçavuş, haseki, deveci başı kimdir. Bunlar on altı ağadır. Birer birer yeniçeri ağasından sorun. Önce yeniçeri ağasına buyurun. Sekbanbaşı nasıldır, iyi midir? Zağarcı başı nasıldır? Bunları bilmeniz memleketin saadeti için zaruridir.

Bunun yanında para basmaya gelince (sikke kesmek) bir kuruş: dokuz buçuk dirhemdir. Bir dirhem on akçe olmak üzere kesilse, bir kuruş doksan beş akçe olur, bir dirhem on iki akçe olmak üzere kesilse akçe gayet ufak olur. Şimdi ise kuruş yüz yirmi beş akçeye geçer. Şimdi akçe kıpkızıl mangıra benzer. Eğer para düzeltilmezse reaya ve kullarınıza ulufe olarak verilmek güçtür. Bu husus, üzerinde durulması gereken bir konudur. Devlet hazinesinin gelirleri konusunda beylerbeylerine de gerektiği gibi doğru şekilde hattı-ı hümayun yazılsın dürüst olan Beylerbeyilerine taltiflerde bulunulsun olmayanlar da korkutulsun.

Derleme: Süleyman UYGUN