Posts Tagged ‘Gerçek Hayat’

Gandi Kemal – Ali TALİP / Gerçek Hayat

// Mayıs 21st, 2010 // No Comments » // İktibas

Gandi Kemal

Yiğit Namıyla Anılır

Sadece Türkler değil, bütün doğu toplumları sevdikleri insanlara lakap ya da unvanlarla hitap etmeye bayılırlar. Bizde biraz da soyadı kanununa rağmen devam eden bir gelenektir lakap. Ne demişler, yiğit namıyla anılır. Daha gençliğinin baharında tahtından edilerek Yedikule’de boğulan II. Osman’a “Genç Osman”, isyankâr Erzurum Valisine “Abaza Mehmet Paşa”, iskankârları canlı canlı kuyulara doldurup üzerlerini örten vezirimize “Kuyucu Murat”, Mustafa Kemal’e “Gazi Paşa”, İsmet İnönü’ye “Milli Şef”, Demirel’e “Çoban Sülü”, Ecevit’e “Karaoğlan” denmesinin arkasında hep bu namla – lakapla anma geleneği vardır. Lakap, lakap takılan kişiyi sadece tanımamızı, tefrik etmemizi kolaylaştırmaz, onu biraz da eğip bükmemize yarar. Karikatürize eden bir yanı vardır kimi lakapların ve unvanların.

Bu günlerde siyaset kültürümüze yeni bir lakap daha eklendi: Gandi Kemal. Kemal Kılıçdaroğlu’na takılan bu lakap Mahatma Gandi’nin ruhunu sevindirir mi yoksa ızdırap mı çektirir bilemeyiz ama, daha şimdiden lakabı ilk aklına getireni kutluyoruz. Kutluyoruz, çünkü uzun yıllar “hesap uzmanlığı” yapmış, ‘aman, hesaplarda bir yanlışlık çıkarsa başım yanar’ korkusuyla gençlik yapraklarını dolduran bir taşra memuruna “Gandi” lakabı takmak, ancak bizim latife yapmaktan hoşlanan matbuatımızda mümkün olabilirdi. İşi sadece latifeyle sınırlandırmanın vizyonsuzluk olacağının farkındayız tabiî ki. Tabiî ki Kemal Beyimize “Gandi” lakabını takanlar, onun düşük omuzlarını ve ürkek bakışlarını sağlam bir Hint kumaşıyla kamufle edip, siyasette başa oynatma derdindeler. Yazık edecekler sayın Kılıçdaroğlu’na diyeceğimiz geliyor; lakin mevzu derin. İşin içinde bir hesap uzmanı olan Kılıçdaroğlu’nun da hesap edemeyeceği, etse de elinden bir şey gelmeyecek bambaşka hesaplar var çünkü!

Bu “Gandi Kemal” de nereden çıktı?

Şimdi şu iki soruya cevap vermemiz gerekiyor: Bir, bu “Gandi Kemal” de nereden çıktı? İki, Kemal Kılıçdaroğlu, ne kadar Gandi olabilir? İroni sanmayın, her iki soru da düşünülerek sorulmuştur ve siyasi bulmacamızın başıboş hanelerini doldurmak için cevaplanması zaruridir. İlk sorudan başlayalım isterseniz. “Gandi Kemal” nam lakaplı yiğit, Türk Siyaset Meydanında sol cenahın kumandanı iken, başı ince oyunlarla düşürülmüş bulunan Antalyalı Çerkez Deniz Beyin yerine geçirilmeye çalışılan eski bir Bağ-Kur yöneticisidir. Liderlerine kusursuz bir bağla bağlananları çok seven talih, onun da yüzüne güldü; zaman içinde Deniz Beyin partisinden milletvekili, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adaylığı ve Parti Grup Başkan Vekilliğine kadar yükseltti. Ona “Gandi” lakabı, muhtemelen, İstanbul’a Belediye Başkanı olmaya çalıştığı günlerde, tavşanın derisinden aslan postu çıkarmakta mahir Türk Medyası tarafından layık görüldü. Öyle layık görüldü, çünkü hep bir hesap hatası yapacağım korkusuyla bakan bu naif adamda, zerre miktar liderlik vasfı göze çarpmıyordu. İstanbul’da partisinin oyunu bir parça yükseltti Kemal Kılıçdaroğlu. Bu küçük kıpırdanma, sadece Bay Kılıçdaroğlu’na değil, lakabına da irtifa kazandırdı ister istemez. CHP içerisinde yeni bir lider arayışında olanlar, vakti geldiğinde kullanılmak üzere Kemal Beyi de lakabını da gündemde tutmaya gayret sarfettiler. Nitekim o gün geldi ve Kılıçdaroğlu Kemal Bey, Antalyalı Deniz Beyin düşürülmüş başının yanında durup, koltukta gözü olduğunu ikrar etti. Tam böyle değil aslında. Ona “Gandi” lakabını layık gören de, Deniz Beyin boşalan yerini hemen ve bizzat doldurmasını isteyen de, koca bir ülkeyi karanlıktan kurtarmasını bekleyen de halktı. Bir cadı kazanını andıran ve obalar halinde hareket etme alışkanlığı bulunan tarihi Cumhuriyet Halk Fırkasına reis seçilmek için sadece halkın arzusunun yetmeyeceğini, bir yerlerden işaret fişeği de atılması gerektiğini bilenler, bu halk sözcüğüne pek de itibar etmediler doğal olarak. “Gandi Kemal”in Hindistan’dan mülhem olmayan yanının kim ya da kimler tarafından koltuğa çıkarılmaya çalışıldığı halen daha bir muamma!

Mahatma GandiVe Gandi ve Kemal

Ve gelelim ikinci soruya: Kılıçdaroğlu Kemal Bey, Gandi namıyla meşhur, kendi urbasını kendi çıkrığında eğirmiş, yarı Hint bilgesi ve pasif bir direnişçi olan Mahatma Gandi’ye ne kadar benziyor? Aslında bu sorunun cevabı, Kılıçdaroğlu Kemal Beye “Gandi” lakabını layık görenler vermeli diyeceğiz ama, onlar meselenin sadece suret benzerliği kısmıyla ve lakabın tutup tutmayacağıyla alakadar oldukları için, işin esasıyla vakit kaybetmek istemeyeceklerdir. Efendim, İndus ve Ganj nehirlerinin bereketlendirdiği Ulu Hint diyarında, Porbandar Başvezirinin oğlu olarak dünyaya gelen Gandi’nin, daha meşhur “Tuz Yürüyüşü”ne çıkmadan çok evvel, başından envai çeşit işler geçmiş idi. Bırakın peşinden gittiği liderin boşaltılmış koltuğundan istifade etmeyi, kendi iktidarı da dahil, bütün iktidarlardan uzak durdu. Onu Hindistan’ın efsane lideri yapan, İngiliz sömürgeciliğine karşı giriştiği akıl almaz pasif direnişti. Gençliğini Bhagavadgita okuyarak geçirmiş bu soylu adam, Hinduizim, Hirstiyanlık, Budizm ve İslam hakkında da sağlam bilgilere sahipti. Üzerinde, kendi ördüğü giysiden başka bir giysi bulunmazdı, ömrünün büyük bölümü perhizle geçti. Sadece pasif direnişiyle dize getirdiği İngilizler değil, bütün dünya bu nefsini köreltmiş fakirin etkisi karşısında şaşkındı. Ve ona “yüce ruh” anlamına gelen “Mahatma” lakabını da, ünlü Hint şairi Tağore vermişti. Kendisi, sonraları direneceği Britanya Silahlı Kuvvetlerinde bir vakitler başçavuşluk bile yapmış idi!

Türk Gandisi Kemal Bey ise, Tunceli’nin şirin Nizamiye ilçesinde dünyaya geldi. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde okudu. Hesap uzmanlığı yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına adaylığını koyuncaya kadar Kemal Kılıçdaroğlu olarak tanınıyordu. Ancak bu kentin belediye başkanlık seçimleri için sokakları ve arka mahalleleri ziyaret ederken, birden bir kısım akıllı “medya mensubu” onun aslında “Gandi” olduğunu söylemeye başladı. Böylece Gandi, Hintli bir adamın adı olmaktan çıkarak, “Gandilik” diye tabir edilen bir unvana dönüştü. Artık İstanbul’un sokaklarını arşınlayan Kemal Kılıçdaroğlu değil, Gandi Kemal’di. Ortada pasif direnişiyle memleketten kovacağı bir İngiliz yoktu belki ama, yaptığı yürüyüşler, hatta yürüme biçimi tıpkı Gandi’nin uzun “Tuz Yürüyüşü”ne benziyordu. Tunceli ilimizin Nizamiye ilçesinden hayata atılmış bulunan Gandi Kemal’in bir eksiği vardı ama; bugüne kadar henüz giderilemeyen bir eksik. Ünlü Hint şairi Tağor, Gandi’ye Mahatma (yüce ruh) ön adını layık görmüştü. Nazım Hikmet yıllar önce öldüğüne göre, Kılıçdaroğlu Kemal Beye, geleneğimize uygun ve aynı zamanda (yüce ruh) anlamına da gelecek unvanı hangi şair verecekti. Ve bütün bunlardan önemlisi, Gandi Kemal, ne kendi çıkrığında kendi urbasını örüp giymeye başlayacaktı. Sorular, sorular, sorular. Allah’ım ne bunaltıcı bir karşılaştırma. Yazık değil mi bizim Kemal Beyciğimize? Ona bu lakabı takanların hiç mi acıması yok…

Sadede gelelim: Türk Gandisi Kemal Kılıçdaroğlu, yaklaşan kurultay öncesinde mahrem görüntüleri piyasaya sürülerek CHP’nin liderliğinden istifaya mecbur bırakılan Deniz Baykal’ın boş koltuğuna talip olduğunu açıkladı ve bu minval üzere partisinin Grup Başkan Vekilliğinden istifa etti. Siyasette bir “Gandi Kemal” tufanı yaşanır mı bilemeyiz ama, bu Gandilik işi acayip hoşumuza gitti. Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler…


Ali TALİP – Gerçek Hayat (500. Sayı)

Pisuvar Yüksekte, Oy Verme Koyver!!!

// Mart 28th, 2009 // No Comments » // Kategoriler

Yarın 2009 Yerel Seçimleri yapılacak. Her köşebaşında, her bilboard da, her bilmem nerde afişler gözümüze gözümüze sokulmakta. Adrese teslim broşürler dağıtılmakta. Ben henüz şahit olma şerefine nail olamasam da “falan yerde kömür dağıtmışlar”, “falancıya beyaz eşya vermişler” gibilerinden mevzular mevzu bahis. Bir de kahrolası seçim araçları var -en gıcık olduğum da bunlar zaten-. Uykunun en tatlı yerinde saçmasapan sözlerden oluşan, kulakları tırmalayan, propaganda şarkımsıları.

Ben aslında başka birşeyden bahsedecektim de seçimden girmişken içimi dökeyim dedim :)

Esas mesele yaklaşık bir aydır aldığım ne idiğü belirsiz e-postalar. Ne idüğü belirsiz dediysem taraf belli hedef belli de yapılmaya çalışılan pek net değil. Zira bir karalama kampanyasıdır tutturmuşlar. Yok efendim bilmem kim şu kadar rant elde etmiş, bilmem nerdeki arsa peşkeş çekilmiş vs. vs.

Milli Görüş bu değil, olmamalı. Bu güne kadar kim karalama kampanyalarıyla, hadi düzelteyim “başkasının üzerinden” seçim kazanmış? En çok saldıran Baykal ve tayfası. İktidar olduğunu gören, duyan, bilen varsa beri gelsin…

Saadet Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi adayı pek sayın Mehmet Bekaroğlu… Kim aday yapmıştır, neden yapmıştır bilemiyorum. Bildiğim tek şey bu ismin ancak AKP ve CHP’ye yarayacağıdır. Sitesine girdim, gördüm, çıktım. Varsa yoksa “şunu yapmışlar”, “bunu yapmışlar”… Dişe dokunur net bir proje dahi göremedim.

Geriye kalıyor İstanbul yabancısı, koltuğunun altında kimlerin verdiği meçhul dosyalar, ardında malum medyadan başka pek birşey olmayan, aday olduğu şehirde partisinin düzenlediği mitingde tek kelime konuşmayan/konuşturulmayan Kemal Kılıçdaroğlu ve bildik gülüşüyle -başka tabirlerde kullanılır da ayıp kaçmasın şimdi- Kadir Topbaş.

Yani sevgili okur pek seçeneğim yok gibi görünüyor şu anda…

Mevlana İdris‘ten “pisuvar yüksekte, oy verme koyver” benim gibi düşünenler için geliyor…

ve geldi…

Mevlana İdris - Pisuvar Yüksekte, Oy Verme Koyver

Göller Bölgesinde Bir Ada Olmak – [Ali Şeriati]

// Ekim 17th, 2008 // Yorumlar kapalı // İktibas

Şeriati kimi kez Marksist, solcu, saplantılı bir Şii, kimi zaman varoluşçu, ve batı hayranı olarak anlaşılmaktan kurtulamamıştır. Ama Cemil Meriç’in deyimiyle o, Göller Bölgesi’nde bir adadır. Ve Şii olmasına rağmen Şiiliğe karşı radikal eleştiriler getirir.

Şeriati’nin kitapları, 1980′den itibaren Türkiyeli Müslüman okura, ihtiyaç duyduğu devrimci ruh ve coşkuyu kazandırmanın yanı sıra, aşkı ve şiiri ve bir dizi batılı düşünürü de tanıtarak sevdirdi. Malum, dindar olmak çoğunlukla neşesiz, ciddi, disipliner, mesafeli, soğuk, felsefe ve şiire uzak, aşka ve tutkulara karşı kuşkulu bir yaklaşım anlamına gelmektedir. Özellikle ‘80′ öncesi yıllarda. Gazali okumalarıyla ‘yaşanan’ tüm olumlu katkılarına rağmen Seyyid Kutup ve Mevdudi’nin batılı literatür ve düşüncelere karşı yarattığı olumsuz havayla batılı düşünürlerden uzak duran genç jenerasyon, büyük ölçüde Sezai Karakoç ve bilahare Ali Şeriati’nin etkileriyle bu taassubunu yenebilecektir. Şeriati’nin etrafındaki devrimin oluşturduğu aura, belki bir süre onun gerçek düşünsel kimliğini görmeyi engelleyecektir. Pozitif anlamda o bir devrimci şehittir, negatif anlamda ise bir Şii kozmopolit. Gerçekte ise ülkesinde dini ve edebi bir tahsil görmüş, Fransa’da ise sosyoloji dolayımla batı düşüncesini hem tanımış, hem de bu düşünceyle hesaplaşmış bir aydındır. İklimi içerisinde yetiştiği kültürden ve inançtan aldığı feyzini, geniş tuttuğu bir ufukla, batılı düşünürlerin de katkılarıyla zenginleştirerek, İslam dünyasına yepyeni bir perspektif sunabilmiştir: Devrimci, mistik, özgürlükçü, Şii (Muhammed ve Ali sevdalısı anlamında) bir entelektüel; sorumlu ve mücahit bir aydın.

Tüm bunların birleşimi, ister istemez yanlış anlamlara müsait bir düşünce, dil ve kişiliğe yol açacaktır. Böylesine netameli bir düşünürü Sünni ve muhafazakâr bir kültüre çevirmek ise başlı başına bir problemdir. Şeriati’yi doğru anlamak yanında, kullandığı dili anlamak, referanslarına muttali olmak, öte yandan ise Türkçeye çeviri hâkimiyetine sahip olmayı gerektiren karmaşık sorunun ve sorumluluğun üstesinden de gelmeyi gerektirmektedir. En basitinden, daha yeni çevrilen Şeraiti biyografisinde İran Devrimi’nin olduğu yıl, bu kadar önemli ve henüz hafızalarımızda olan 1979 yılı. 1978 olarak çevrilmiştir.

Şeraiti disipliner bir yazar ya da bilim adamı değildir. Kitapları konuşmalarından derlenmiş ya da konuşma üslubu ile kaleme almıştır. Geniş yürekli, geniş ufuklu, fırtınalı bir ruha sahip bu huzursuz insanın yazdıkları, oldukça geniş bir referans çerçevesine de sahip olunca elbette bir çeviri ve anlaşılma güçlüğü ile karşılaşılacağı ortadadır. Beri yandan çevirmenlerimizin izan kıtlığı ya da sansür merakları, Şeraiti gibi devrimci bir ruhun anlatımını çoğu kez katleder. Yine de o kimi kez Marksist, kimi solcu, kimi saplantılı bir Şii, kimi varoluşçu, kimi batı hayranı olarak anlaşılmaktan kurtulamamıştır. Ama Cemil Meriç’in deyimiyle o, Göller Bölgesi’nde bir adadır.

Birkaç kitabının redaksiyonunu yaptığım Şeriati çevirilerindeki en önemli teknik problem, özellikle konuşmalarından derlenen metinlerdeki yer ve kişi adlarının, anlaşılmadığından yerlerine garip kelimelerin uydurulmasıydı. Söylendiği gibi kaleme alınan bu kelimeler, anlaşılmamak, umursuzluk ve dikkatsizlik gibi nedenlerle her yazımında biraz daha uzaklaşmışlardı mecralarından. Öte yandan Şeriati’nin üslubundaki savrukluk ve serazatlık onu sürekli bir yanlış anlaşılma sorunuyla karşı karşıya bırakmaktaydı. Şeriati ise bu husus da oldukça umursuzdur ve en hassas meselelerde bile oldukça riskli yaklaşımlarda bulunmaktan asla çekinmez. Onun bu havası, Şeriatistler açısından ister istemez korunma ve savunma mekanizmalarını da harekete geçirir.

Beri yandan, bazı yaklaşımları İslam dünyası için gerçekten de oldukça yenidir. Benim için de oldukça çekici olan Adem’in Cennetten düşüşü ve Habil’le kabil’in kavgalarına olan yaklaşımı geleneksel anlayışlar açısından oldukça provakstör bir üslup ortaya koyar. Hıristiyan, Marksist ve Varoluşçu literatürden yararlanarak ortaya konulan yorumlar oldukça sarsıcıdır ve yanlış anlamalara müsaittir. Freud, Marks, Massignon, Delacroix, Mozart, Talmud, Mani, Buda, Maeterlinck… isimleri, onun üslubunda serbestçe dolaşırlar. Bu alışılmadık tarzıyla Şeriati, İslam’ın yerel, kültürel, tarihsel bir din olarak anlaşılmaması gerektiğini ısrarla vurgular. Sadece Müslümanların değil, batıcıların da ezberlerini bozar. Şaşkınlığa uğratır insanları. Bir Şii olmasına rağmen Şiiliğe karşı da keskin ve radikal eleştiriler getirir. Kurumsal ve otoriter dini anlayışları sevmez. Mistik, anarşist, aşk dolu bir dünyanın heyecanıyla, bu heyecana uygun kişilikler etrafında yeni bir dünya kurar. Bu dünyanın gerçekliklerden kopukluğu umurunda değildir. Zaten sevmediği bir atmosferde yaşamaktadır. Ve zaman zaman başka dünyalara kaçar: kim bilir, ölümü de, belki de artık bu kadar bilmez, nobran, hedonist, dünyaperest, maddeci, çıkarcı, sinsi, yüreksiz, aşksız, kibirli, akılsız, izansız, kaba insanların dünyasından ayrılma dileğinin (duasının) bir kabulüdür.

Ümit AKTAŞ
umitaktas@gercekhayat.com
Sayi: 335 – 23.03.2007
Göller Bölgesi’nde Bir Ada Olmak

Züppelik İçin Milyarlarca Dolar Heba Oluyor “Lüks Tüketim” Tüketiyor

// Ekim 17th, 2008 // No Comments » // İktibas

Otomobilden peynire, cep telefonundan ayakkabıya uzanan bir çeşitlilikte tüketiciyi avlayan ithal mallar, giderek ciddi bir ekonomi sorununa dönüşüyor. Eksikliği pek de hissedilmeyecek ya da muadili yerli üretimle rahatlıkla karşılanabilecek ürünler için, 300 milyar dolarlık ülke borcuna bakılmaksızın, milyarlarca dolar çok uluslu şirketlere akıtılıyor.

Başbakan Erdoğan’ın Londra gezisini takip ediyordum, 2005 yılında. Kaldığımız otele yakın “Oxford Street”te turlarken, lüks markalar içinde dünya çapında şöhreti olan Marc&Spencer mağazasının önünde bir stand gördüm. Kurulan bu masada tamamı İngiliz (ve öğrendim ki hepsi de Hıristiyan) bir grup; İsrail’e yaptığı yardımlarla tanınan firmayı protesto ediyor, Filistinli Müslümanlar’ı destekliyorlar, gelen geçenden de imza istiyorlardı. Tam bu sırada, “katil İsrail, katil M&S” sloganlarını duya duya tesettürlü, siyahî bir kadın, yanında da sakalıyla, giyimiyle Müslüman olduğu belli eşi olduğu halde, “İmza lütfen” seslerine aldırmadan mağazanın ışıltılı kapısından girdi ve hemen ilk kattaki reyonlara büyük bir iştahla daldı…

“Lüks tüketim”, işte, tam da böyle bir şey belki de; böyle bir duyarsızlaştırıcı, böyle bir başkalaştırıcı… O mağazanın önünden, o standa baka baka geçip içeri giren pek çok “Müslüman-Türk” de var muhtemelen, çünkü o markanın Türkiye mağazaları her daim hızlı bir müşteri sirkülasyonuna sahip. Türk insanının kaymak tabakası, hattâ bu tabakaya dahil olmayıp borç harçla özentisini tatmin edenleri de dahil, yığınla insan hanidir lüks tüketimin pençesinde. Turgut Özal’ın devr-i iktidarında başlatılıp, tahrik edilen tüketim alışkanlığı, 25 yıl önce bir reklam cıngılıyla da kendini belki de ilk kez fark edilir kılmıştı. O güne kadar masasında neredeyse yabancı hemen hiçbir yiyecek görmeyen vatandaş, Fransız peyniri “la vache qui rit” ile tanışmıştı. “Lavaş kiri, lavaş kiri” reklamı TRT ekranında döndükçe kahvaltı masaları onunla doldu, “lavaş kiri”yi kısa bir süre sonra çikita muz, onu da kivi takip etti. Sonra sonra da, “dünya markaları” sökün etti, peşpeşe açılan dev marketlere, yani “alışveriş tapınakları”na. Bu arada zaman içinde hemen herkesin kendince bir lüks tüketim trendi de oluştu. Lüks tüketimden illa da Ferari’leri, Harley Davidson’ları, Cahharel’leri de anlamak gerekmiyor. Aylığı 400 lira olan overlokçu kızın 600 liralık cep telefonunu borç harçla alması da, onun lüks tüketimi oluyor elbette.

Milyar Dolarlar Tüketime Saçılıyor

Bugün gelinen noktada; 300 milyar dolar borcu bulunan, geçen yıl 85,1 milyar dolarlık ihracatına karşılık 137 milyar dolarlık ithalat yapan bir ülkeyle hiç de mütenasip olmayan bir tüketim eğrisine sahip Türkiye. İthal edilen malların toplam verileri, “tüketim çılgınlığı”nın hangi boyutlara vardığını gösteriyor. Buna göre, 2000 yılında 41 milyar 609 milyon dolar olan ithal tüketim mallarına harcanan meblağ, 2006 yılında 102 milyar 505 milyon dolara ulaştı. Bu malların kalem kalem dökümünü vermek belki mümkün değil ama bunların içinde kozmetiğin, mobilyaların, giyim eşyalarının, tabii ki otomobillerin ve hatta uçakların olduğunu bilmekte fayda var. Ankara Ticaret Odası’nın yaptığı bir araştırmaya göre, 2000 yılından 2006 yılı sonuna kadar tüketim malı ithalatı tam yüzde 418 arttı. Buna göre; 2000′de 116, 2001′de 84, 2006′da ise 514 milyon dolar ithal ayakkabıya harcandı. Yine 2000 yılında 264, 2001′de 238, 2006′da da 1 milyar 94 milyon dolarlık giysi ithal edildi. Hatta bu ülkede bazıları ithal çantaya, evet çantaya bile 2000 yılında 34, 2001′de 27 milyon dolar harcadıktan sonra geçti- ğimiz yıl iyice “kendini aşarak” 2001′e göre yüzde 511′lik bir artışla tam 296 milyon doları gözünü kırpmadan verdi. Milletin aymazlığına, idarenin umursamazlığına şuradan pay biçmeli ki, ekonomide çarkların döndüğüne işaret ettiği kabul edilen petrol, petrol ürünü ve doğalgaz ithalatındaki artış bile tüketim mallarının neredeyse yarısında kalarak geçtiğimiz yıl 28,5 milyar dolar oldu. Otomobil Sanayicileri Derneği’nin verilerine göre de, 2001′de 72 bin 259 adet olan ithal otomobil sayısı, 2005 yılında tam 301 bin 889′a ulaşırken; BMW, Ferrari, Porsche, Mercedes gibi lüks otomobil ithalatındaki büyüme de yüzde 54 olarak gerçekleşti. Hazine’nin rakamlarına göre ise 2006 yılında 11 milyar 279 milyon dolarlık otomobil ithal edildi. Araç alımındaki geleneksel trend değişmeyerek geçtiğimiz yıl da yaza çıkarken Mayıs ayında araç alımı patladı. O aya kadar ortalama 700 milyon dolarda seyreden otomobil ithalat tutarı, geçtiğimiz Mayıs ayında 1 milyar 209 milyon dolar olarak gerçekleşti.

ÇUŞ’ların “(Çok Uluslu Şirketler) hedef tahtasına oturan, hemen her ay bir dünya markasının “Türkiye’ye özel” pazarlama stratejileri geliştirmesine, burada kapasiteli irtibat merkezleri kurmasına yol açan bir “verimliliği” var bu ülkenin. İşin vahametini anlamada rakamlar üzerinden gitmeye devam edecek olursak; 2004′te ithal buzdolabı 43 bin 686 adetken 2005 ‘de 63 bin 153′e, 2006′da ise 242 bin 34 adede ulaştı. Yine aynı üç yıl sırasıyla ithal edilen çamaşır makinesi de 187 bin 335, 113 bin 258 ve 138 bin 761 olarak gerçekleşti. Yurt içinde çeşit çeşit bulaşık makinesi üretilmesine rağmen de, 2004 yılında 177 bin 223 aile, 2005′te 200 bin 224 aile ve 2006′da da 246 bin 198 aile bu ihtiyacı için ithal markayı tercih etti. “İthal olsun da” mantığı o kadar revaçta ki, fırın gibi basit bir teknolojide bile son üç yılda sırasıyla 31 bin 635, 49 bin 563 ve 68 bin 770 adet rakamlarına ulaşıldı. Bu arada peynirde bile ithal hastalığı had safhada. Rokfor, Saint Moret, Tartare, Gouda, Mimolette, Babybel, Permazan, Camambert, Emmental, Rambol, Brie ve Garli isimli ithal peynirlere 2002 yılında 20 milyon dolar harcanırken, bu rakamın geçtiğimiz yıl 100 milyon doları aştığı tahmin ediliyor.

Ya, süse püse gidenler?

Hazine’nin rakamları 2006 yılında “ecza”ya 3 milyar 104 milyon dolar harcandığını ortaya koyuyor. “Ecza” başlığının içindeki kişisel bakımı kapsayan meblağ ise 1 milyar doları aşıyor. Türkiye’de kişisel bakım pazarı yılda yüzde 20′lik bir büyüme sergiliyor. Pazarın yüzde 70′inin ithal, yüzde 30′unun yerli olduğu tahmin ediliyor. Yaklaşık 20 milyon kişinin ise kişisel bakım ürünü kullandığı hesaplanıyor. Sektör; renkli kozmetik, şampuan, deodorant parfüm ve erkek bakım ürünlerinden oluşuyor. Eczacıbaşı Beiersdorf, Hunca, Evyap, Pinkar, Herbalife, Avon ve Oriflame pazarın önde gelen firmaları.

Borçla Hovardalık

Tüketim lüks tüketim ürünlerinden sadece bir kaçında bile rakamların hali böyle. Peki, bunca para nerden bulunuyor? Lüks tüketimin hedef kitlesinin ilk sırasında elbette “zenginler” var. Türkiye İstatistik Kurumu’nun en son tarihli Hane Halkı Bütçe Anketi sonuçlarına göre, Türkiye’deki en zengin yüzde 10′luk kesim, toplam ülke gelirinin yüzde 28,65′ine el koyuyor. Buna karşılık en yoksul yüzde 10′luk kesim ise toplam kullanılabilir gelirden sadece yüzde 2,19 pay alabiliyor. Verilere göre 2005 yılında en zengin yüzde 10′luk kesimle en yoksul yüzde 10′luk kesim arasındaki servet farkı ise 13 kata ulaştı. Ama tüketimdeki asıl önemli harcamayı ise alttan ortaya, ortadan üste çıkmaya çalışan gelirliler oluşturuyor. Bu gayretin en önemli mekanizması ise elbette kredi kartları ile tüketici kredileri. Buna göre, 2001 yılında 4 milyar 799 milyon dolar olan tüketici kredileri ile kredi kartı harcamaları 2002′de 6 milyar 547 milyon dolar iken, 2003′te 12 milyar 626 dolara, 2004′te 26 milyar 678 milyon dolara, 2005′de 45 milyar 509 milyon dolara ve geçtiğimiz yıl da 67 milyar 362 milyon dolara fırladı. Bir başka deyişle sadece dört yıl içerisinde Türk insanının borçlanması tam 10 kat arttı.

Evet, “lüks tüketim” tüketiyor. Her yönüyle tüketiyor. Tüketilen dünya markalarının önemli bir bölümünün küresel yahudi sermayesine ait olup saldırgan İsrail yönetimine destek vermesi de kimsenin pek umurunda değil bu Müslüman ülkede. Ortalıkta sık sık boykot listeleri dolaşıyor ama bu listelerin amacına ulaştığını kimse iddia edemez. Yoksulluktan ölüverenlerin yanı başında 1 trilyonluk otomobillerin, 5 milyar liralık saatlerin alıcı bulabilmesi ise insana adeta çıldırtıyor. Tamam; bu devirde -ne yazık ki- kimse “bir lokma bir hırka” anlayışının revaç bulmasını beklemiyor. Ama bu kadar aymazca bir harcama trendi de, giderek abuk sabuklaşan, her türlü muvazenesini, murakabesini kaybediyor görüntüsü veren Türkiye gibi bir ülke için bile fazla değil mi sizce de?

Osman ALPER
osmanalper@seckinmail.com
Sayi: 333 – 09.03.2007
Züppelik İçin Milyarlarca Dolar Heba Oluyor “Lüks Tüketim” Tüketiyor

Ya Türkistan Neden Ağlar!

// Ekim 17th, 2008 // No Comments » // Mülakat

Geçtiğimiz günlerde uluslararası ajanslardan gelen küçük bir haber çok az gazetede yer bulabildi: Bundan beş yıl önce Pakistan’da tutuklanarak Çin’e teslim edilen İsmail Samed (İsmail Abdusemet Haci) isimli Doğu Türkistanlı aydın, Doğu Türkistan İslam Hareketi grubunun kurucularından olduğu suçlamasıyla 8 Şubat tarihinde idam edilmişti. Doğu Türkistan şimdilerde uzak bir diyar gibi görünüyor gözümüze. Ama aslında taşıdığı ve temsil ettiği anlam itibarıyla bize çok yakın olması gerekiyor. İslam medeniyeti içinde şekillenen özgün Türk kültürünün beşiği bu topraklar. Hiç olmazsa bu haber vesilesiyle Doğu Türkistan’ı hatırlayalım dedik ve Dünya Uygur Kurultayı Başkan Yardımcısı ve Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Genel Başkanı Seyit Tümtürk ile Doğu Türkistan davasını konuştuk.

Doğu Türkistan meselesi nedir?

Doğu Türkistan Türklerin ilk İslam’la şereflendiği ata yurdu. Divânu Lugâti’t-Türk’ü kaleme alan Kaşgarlı Mahmud’u, Kutadgu Bilig müellifi Balasagun’lu Yusuf Has Hacib’i yetiştiren topraklar. Bu coğrafyada 35 milyon Müslüman Türk yaşıyor. Fakat iki yüzyıldır Çin emperyalizminin egemenliği altında. Bu süre zarfında iki defa (1933 ve 1944) bağımsız devlet kurduk. Ama her ikisi de çok kısa süre içinde Çinli işgal güçleri ve Rusya tarafından yıkıldı. Son elli yıllık komünist dönemde ise sistemli bir asimilasyon politikası yürütülüyor; bölge Çinlileştirilmeye çalışılıyor. Çinlileştirmenin yöntemi ise basit: Doğu Türkistan ahalisinin İslami kimliğini ortadan kaldırmak.

Son olarak da Doğu Türkistanlı aydın İsmail Samed idam edildi…

İsmail Samed Doğu Türkistan bağımsızlık hareketinde sivil inisiyatif almış toplum önderlerinden biri olan kardeşimiz. Çin tarafından siyasi suçlu olarak itham edildikten sonra Pakistan’a kaçıyor. Pakistan ile Çin arasındaki ‘suçluların iadesi ve terörle işbirliği anlaşması’ neticesinde 2002 yılında Pakistan makamlarınca Çin’e iade ediliyor. 5 yıl cezaevinde tutuldu ve Çin Halk Mahkemesi’nde yargılanıp kurşuna dizilerek 8 Şubat 2007′de şehit edildi. Yine 5 Ocak 2007 günü Doğu Türkistan’ın Kaşgar bölgesinde 18 Doğu Türkistanlı şehit edildi. Bunların yanı sıra gözaltına alınan onlarca kardeşimiz oldu. Akıbetlerinden endişeliyiz.

Çin’de kültür devriminin sona ermesiyle bir yumuşama olmadı mı?

Hayır, tam aksine son yirmi-otuz yıl boyunca Müslümanlara yönelik baskı ve sindirme politikalarında kademe kademe artış gerçekleşti.

Peki, 11 Eylül Doğu Türkistan’ı nasıl etkiledi?

11 Eylül olaylarından sonra bütün dünya çapında güçlenen İslam karşıtlığı Çin’de de yankı buldu. Çin’deki Müslümanlara karşı sürdürülen baskı politikaları bu bahaneyle daha da şiddetlendi. Çin yönetimi bir yandan bölge halkının İslami kimliğini yok etmek suretiyle diğer yandan doğrudan fiziksel imha anlamına gelen uygulamalarla Doğu Türkistan’ı Türklerden arındırma siyasetini sürdürürken; demografik yapıyı dönüştürmek üzere çok sayıda Çinli göçmeni de bu topraklara yerleştiriyor. Uyduruk suçlamalarla mahkeme önüne çıkartılan Müslüman Türkler en ağır cezalara çarptırılıyor; bu ceza da genellikle idam oluyor.

Türk Dünyasından neden esaslı bir ses çıkmıyor?

Hangi Türk Dünyasından bahsedeceğiz? Çünkü Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan kendilerine sığınan Uygur Türklerini Çin’e teslim ediyor. Şanghay Beşlisi içinde yer alan ve Çin’le iyi ilişkiler içinde olmak isteyen bu ülkeler zaten komünist dönemin kalıntısı yönetimlere sahipler ve Doğu Türkistan Müslümanları hakkında olumlu bir yaklaşım içinde olmaları beklenmemeli. En son mesela Kanada vatandaşı olmuş bir Doğu Türkistanlı kardeşimiz Kanada kimliğiyle Özbekistan’a akraba ziyaretine gidiyor, Özbekistan makamları tarafından Çin’e teslim ediliyor ve şu anda 15 yıl cezaya çarptırılmış durumda. Böyle bir manzara karşında Türk birliğinden ve Türk Dünyasından bahsetmek ne derece doğru?

İslam Dünyasının gündeminde Doğu Türkistan neden yok?

Dünya kamuoyunun da İslam âleminin de bu olup bitenlerden pek haberi olmuyor. Haddizatında Doğu Türkistanlılar büyük ölçüde İslam Dünyasındaki tepkisizliğin kurbanı oluyorlar. Bu tepkisizlik ise büyük ölçüde bilgisizlikten, enformasyon eksikliğinden. Çin’in Doğu Türkistanlılara karşı yürüttüğü mezalim İsrail’in Filistin’de yaptıklarından daha hafif değil. Ama coğrafi uzaklığın yanı sıra Çin’in kapalı yapısı dünya Müslümanlarının bu bölgede olup bitenlerden haberdar olmasını güçleştiriyor.

Çin’e, ABD’ye kafa tutan tavrından dolayı bir sempati bile var…

Evet. İslam Dünyasının özellikle odaklandığı nokta, İsrail Filistin meselesi. Burada da ABD, İsrail’den yana taraf biliyorsunuz. Çin de ABD-İsrail ittifakını dengeleme noktasında Filistinlilerden yana tavır almış gözüküyor. Bu İslam Dünyasının sempatisini kazanmaya ve ABD yayılmacılığını engellemeye yönelik bir politika. Filistin’e destek verdiğini söyleyen Çin aynı Müslümanları Doğu Türkistan’da katlediyor. Çin’in Müslümanlara dönük samimi bir politika yürüttüğünü düşünmek safdillik olur. İslam Dünyası ABD’yi dengeleyecek bir güç olarak Çin’i görüyor ve sempatiyle yaklaşıyor. Halbuki bu çok tehlikeli bir durum. Çin ABD’nin ruhuna fatiha okutacak seviyede kötülük yapmaya adaydır çünkü. Gelecekte kendisine rakip olarak göreceği İslam Dünyasını karşısına almaktan çekinmeyecek bir ülke. Maalesef İslam ülkelerinin yönetimlerinin “yükselen dev” sayılan Çin’le iyi ilişkiler içinde olmaya yönelik hassasiyetleri de etkili oluyor bunda. İslam Dünyası asıl kendi içinde bir birlik sağlamak ve kendi ayakları üzerinde durmak zorunda. İslam Dünyasının bir kötüden başka bir kötüyü yaslanması büyük yanlış olur. Başını Türkiye’nin çekeceği bir ciddi İslam bloğu ne ABD ne Çin diyebilmelidir.

Son yıllarda Türkiye’nin Doğu Türkistan karnesinin de pek iyi olduğunu söyleyemeyiz herhalde…

İslam âleminde yakın zamana kadar Doğu Türkistan davasına nispeten ilgi gösteren iki ülke vardı. Suudi Arabistan ve Türkiye. Türkiye ne yazık ki son yıllarda Çin’le ilişkilerini geliştirmek amacıyla artık Doğu Türkistan konusunu yok sayan bir politika izliyor. Biliyorsunuz, Mesut Yılmaz hükümetinin 36 numaralı Gökbayrak Genelgesi’yle Türkiye sınırları içinde Doğu Türkistanlıların ay yıldızlı gökbayrağının asılması yasaklandı. Kamu görevlilerinin Doğu Türkistan’la ilgili toplantı, panel yürüyüş gibi sivil organizasyonlara katılması yasaklandı.

Asıl hayal kırıklığı da MHP iktidarıyla yaşandı galiba…

MHP’nin iktidara gelmesiyle ne yalan söyleyeyim umutlanmıştık. Doğu Türkistan davasına sahip çıkılacak sanmıştık. Maalesef hüsrana uğradık. Hatta, MHP’nin hükümet ortağı olduğu dönemde Çin Devlet Başkanı Zemin’e devlet nişanı bile verildi. Daha ne olsun?

Türk Dünyasında ‘hami ve ağabey Türkiye’ imajı yıkıldı mı?

Doğu Türkistan meselesinde geri adım atan bir Türkiye Türk Dünyasına nasıl hamilik yapabilir? Çin’le iyi ilişkileri olan ekonomik güç sahibi üç beş tane rant sahibi insanların girişimlerine kurban ediliyor Doğu Türkistan meselesi. Ben bunu hazmedemiyorum. Bütün dünya Doğu Türkistan’ı Çin’e karşı güçlü bir kart olarak kullanırken Türkiye Cumhuriyeti devleti en azından insan hakları ve demokrasi bağlamında Çin’e karşı baskı oluşturabilir. Evet, Çin dünya ekonomisinin yükselen devi. Ayrıca ABD’nin oluşturmaya çalıştığı tek kutuplu dünya sistemini dengeleyebilecek bir siyasi güç. Dolayısıyla Türkiye’nin ve diğer İslam ülkelerinin Çin’le iyi ilişkiler içinde olmayı gözetmeleri normal. Ancak aradaki ilişkilerin tek yanlı tavizlerle yürütülmesi olumlu bir sonuç veremez.

Türkiye Çin’le olan ekonomik ve askeri ilişkilerine zarar gelsin istemiyor…

Eğer Türkiye Çin ile olan ilişkisinde Doğu Türkistan meselesini bu beklentilerden dolayı hasır altı ediyorsa, yanılıyor. Çin’in 15 milyar dolarlık bir ihracatı söz konusu. Türkiye’nin Çin’e ihracatı ise 1 milyar doları bile bulmuyor. İkincisi uluslar arası alanda başta Kıbrıs olmak üzere Çin’in desteğinin alınması düşüncesi varsa Türkiye’de, bu da yanlıştır. Çünkü geçtiğimiz yıllarda gördük, Çin hiçbir zaman Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanımamıştır. Politikaları da Rumların yanındadır. Türkiye bu kaygılarla Doğu Türkistan’dan uzak dururken Çin rahatlıkla Kuzey Irakla ilgili politikalar geliştirebiliyor mesela.

Siz ısrarla Türkiye’nin Çin politikasının yanlış yolda seyrettiğini söylüyorsunuz…

Evet onu söylüyorum ve şu soruları soruyorum: Çin’in Türkiye ile iyi ilişkilere ihtiyacı yok mu? İslam Dünyasında müttefikler edinmeye ihtiyaç duymuyor mu? Özellikle hızla büyüyen endüstrisi için enerji ihtiyacı karşılamak ve enerji kaynaklarına problemsiz ulaşmak için hem Türkiye ve Türk cumhuriyetleriyle, hem de Arap ülkeleriyle arasını iyi tutması gerekmiyor mu? O halde ne diye “aman Çin’i üzmeyelim” hassasiyeti gösterdiğimiz kadar, Çin’le ilişkilerimizi Türkistanlılara yönelik baskı politikalarının sona erdirilmesi taleplerine endeksleme basiretini göstermeyelim? Mesela İslam Konferansı Örgütü gibi kuruluşlar kanalıyla bu konu etkili biçimde gündemde tutulamaz mı? Ayrıca, Türkiye Doğu Türkistan davasını inkar ettikçe kendi izzetinden ödün veriyor, Çin de Türkiye’ye bu şekliyle saygı duymuyor. Uluslararası kamuoyunda da bizim devletimiz günden güne irtifa kaybediyor. Geçmişte olduğu gibi bütün mazlumların hamisi olacağız. Osmanlı ecdadının torunları bugün maalesef zalimden yana ve mazluma karşı bir tavır içinde. Bu çok üzücü. Çeçenistan meselesinde Rusya’ya, Keşmir’de Hindistan’a Doğu Türkistan’da Çin’e taviz verildi bu tavizler nereye kadar gidecek? Anadolu toprağı Anadolu’dan savunulmuyor biliyorsunuz.

Bir de Avrasyacılar var; ‘Anadolu ancak Avrasyacılıkla savunulabilir’ diyorlar. Siz ne diyorsunuz?

Bu çok tehlikeli bir girişim. Özellikle son yıllarda ulusalcıların yeni Avrasyacılık girişimlerini kaygıyla izliyorum. Bu girişimler başta Türkiye ve diğer İslam Dünyası için büyük tehlikeler taşıyor. Avrasyacılık Türkiye’nin içindeki bazı ulusalcıların, bazı siyasi istikrarsızlık içinde olan kurum ve siyasetçilerin Türkiye’yi geçmişten koparma davasından başka bir şey değil. Bunlar Türkiye’yi hasmane ve emperyalist tutumlarıyla tanıdığımız Rusya ve Çin gibi ülkelerle ittifaka sürüklemenin derdindeler. Kafkasya’daki, Orta Asya’daki kardeşlerimizin Rusya’dan neler çektiklerini çok iyi biliyoruz. Türkiye’deki ulusalcıların Türklük ve Müslümanlık gibi bir meselesi var mı, önce onu iyi anlamak lazım. Birilerinden medet ummak da ihanet değil midir? Biz her türlü emperyalizme ve her türlü işgale karşıyız. Bizi bağımsız hale getirecek olan, kendi milletimizden, kendi maneviyatımızdan alacağımız güçtür. Gerisi yalan.

Doğu Türkistanlılar Türkiye’den ne bekliyor?

Şimdi siz Doğu Türkistan’a gidip sorsanız, o kardeşlerinizin Türkiye’ye karşı hasret ve muhabbet içinde olduklarını göreceksiniz. ‘Nereye gitmek istiyorsunuz’ diye sorsanız Doğu Türkistanlılara, ‘Önce Kabe’ye gitmek istiyoruz hac farizasını yerine getirmek için, sonra da Türkiye’ye gitmek istiyoruz’ derler. Böyle bir muhabbet var. Türkiye’den Doğu Türkistanlıların beklentisi şudur: Tarihimiz bir dinimiz bir, geçmişimiz bir ve geleceğimiz bir. Doğu Türkistan’dan gelen dedelerimizin evlatları bu toprakları İslam yurdu haline getirmişler. Türkiye’nin Doğu Türkistan’a karşı bir mecburiyeti ve tarihi sorumluluğu vardır. Çünkü baktığınız zaman Doğu Türkistan’dan Türkiye’nin İstiklal Savaşı’na katılan insanlar vardır. Mesela Tarsus’ta mezarlığa gittiğiniz zaman Türkistan şehitliğini görürsünüz. Doğu Türkistan’dan hac için Suudi Arabistan’a gidecek olan kafile Türkiye toprakları geldiği vakit Franzsızların, İngilizlerin işgalini görüyor ve biz hac farizasının erteleyebiliriz, önce Türkiye’deki kardeşlerimizin mücadelesine destek vermemiz lazım diye düşünüyorlar. Üzerlerindeki bütün maddi varlıklarını o uğurda seferber ediyorlar ve canlarını da vererek şehit oluyorlar.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Bugün kardeşlik vazifesi tabii ki Türkiye’ye düşmektedir. Doğu Türkistan bir semboldür çünkü, Türk Dünyasının kalesidir. Çin’in 1,5 milyarlık sürüsü Orta Asya’ya ve Türkiye’ye kadar uzanabilecektir. Sadece Doğu Türkistanlıların mevcudiyetinin muhafazası için değil, Türk Dünyasının geleceği için de elzemdir bu. İstiyoruz ki kardeşlerimiz bizden dualarını eksik etmesinler. Filistin için ben gözyaşı döküyorum, Çeçenistan için gözyaşı döküyorum, Müslümanlar gözyaşlarına bir de Doğu Türkistan’ı eklesinler.

Bekir FUAT
bekirfuat@yahoo.com
Sayi: 333 – 09.03.2007
Ya Türkistan Neden Ağlar!