Posts Tagged ‘ergenekon’

“Senin örgütün bir melekti yavrum”

// Nisan 20th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

Zaman yazarları M.Nedim Hazar son zamanlarda ayyuka çıkan suçluyu yüceltme, operasyonu sulandırma furyasına değinmiş. Güzel de değinmiş;

Bir kutsama, ulvileştirme, yüceltme yarışıdır aldı başını gidiyor Holding Medyası’nda… Yıllar önce yazmıştım aslında; meselenin özü AK Parti değil, örtü filan değil…


Kimse kimseyi kandırmasın sevgili holding medyasındaki silah arkadaşlarımız, kimse kimseye dubara yapmasın. Birbirimizi tanıyoruz biz. 28 Şubat’ta olduğu gibi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, kapatma tiyatrosunda olduğu gibi. Meselenin daha köklü, daha derinlerde olduğunu biliyoruz artık.

Bal gibi biliyorlar… Ama hâlâ onlara göre, bu dava siyasî ve inandırıcılığını yitirmiş!


Alçakça cinayetler sonrasında mütedeyyin kesimi hedef yerine oturtup atışı serbest yapan, ‘Türkiye’nin 11 Eylül’ü’ diyerek toplumdaki inançlı kesimi hedef gösterenlerin davanın sulandırılmasından başka yolları kalmadı çünkü.


Hiç kimse kusura bakmasın, millet işin farkında ve çekilen sifonun sonuna kadar pisliği götürmesini istiyor. Kim karanlık işlere bulaşmışsa, kim bu milleti ahmak yerine koyup kaderiyle oynamaya kalkışmışsa, kim Ergenekon izbelerinde, karanlık odaların folyolu duvarları arkasında entrika çevirmişse ortaya çıkarılmasını istiyor.

“Senin örgütün bir melekti yavrum” romantizmini kimse yutmaz, yutmayacaktır.

Yazının tamamını okumak için şöyle buyurun

Yeni Başlayanlar İçin Kürt Meselesi

// Kasım 6th, 2008 // No Comments » // İktibas

1.
“Eskiden Türk-Kürt yoktu, sadece Müslüman vardı” demeyeceğim. “Türk-Kürt” eskiden de vardı. Ama teferruat olarak vardı. Aslolan İslam kardeşliği idi. Türkmenler, Kürtler, Araplar, Berberiler, Boşnaklar, Arnavutlar, Lazlar vs, vs, vs, Devlet-i Aliye’nin “milletler sistemi”nde külliyen “Millet-i İslam” diye anılırdı. Bununla beraber Türkmen’in Türkmen, Kürt’ün Kürt, Arap’ın Arap olduğu da bittabii ifade edilirdi. “Bittabii” ifade edilirdi, zira insanlığı kavimlere / ırklara / halklara ayıran Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinden sual olunmazdı. Farklı kavimlere mensup Müslümanların farklı diller konuşmalarını yahut farklı kisveler giymelerini yadırgamak kimsenin aklının ucundan geçmezdi. Böyle bir şey kimsenin aklının ucundan geçmeyince, Kürt’ün Kürtçülük yapması filan da sözkonusu olmuyordu tabii. Fransız İhtilali’nin estirdiği milliyetçilik rüzgârları Osmanlı ülkesini kasıp kavururken, “Jön Türkler” ayrılıkçı hareketleri alabildiğine kışkırtırken, hatta Birinci Cihan Harbi yıllarında Osmanlı’ya isyanın Frenkler tarafından ulus devletle ödüllendirileceğine kesin gözüyle bakılırken bile Kürtlerin ezici çoğunluğu “etnik” kimliklerini teferruat olarak görmeye devam ederek “Millet-i İslam”ın birliği ve dirliği davasına sadık kaldı; az sayıdaki ayrılıkçı Kürt aydınına değil, Kürt’le Türk’ün ayrılmazlığını vazeden Bediüzzaman Said Nursi gibi âlimlere itibar etti.

2.
Müslümanlar arasında birlik esas, “etnik” farklılıklar teferruattır. Ama teferruata gereken ehemmiyet verilmezse, teferruatın icapları yerine getirilmezse, teferruatı görmezden gelen yahut yok sayan bir tarz-ı siyaset benimsenirse teferruat öyle büyür, öyle büyür, öyle büyür ki, esası gölgeler. Yaradılıştan gelen özelliklerinin bastırılmaya çalışılmasına isyan “etnik” gruplar, dertlerine çare sunmayan birlik-beraberlik söylemlerini adaletsizliğin bekasına hizmet eden propagandalar olarak görür ve itici bulur. Adalet yoksa birliğin sahiciliği de yoktur. Onun için, “Millet-i İslam”ın yerine “Türk Milleti”ni koyan ve “Ergenekon”lu, “Bozkurt”lu, “asil kan”lı bir Türklük retoriği geliştiren, “Kürt diye bir kavim yoktur, Kürtler aslen Türk’tür, karda yürürken çıkan kart-kurt sesinden Kürt kelimesi türemiştir” diye özetleyebileceğimiz bir inkâr siyaseti uygulayan, üstelik Türk-Kürt birliğinin dayandığı hilafet müessesesini kaldırıp İslami referansları terk eden Cumhuriyet idaresi, Kürtlerin şiddetli tepkisiyle karşılaştı. ‘Bizi Türklerle bir arada tutan şey şeriat ve hilafetti. Türkler şeriatı terk edip hilafeti kaldırdıklarına göre ayrılık vakti gelmiştir’ diyen Şeyh Said, isyan bayrağını çekti. Zamanla bu dînî tepkinin yerini ırkçı / milliyetçi cereyanlar aldı. Kürt’ün Kürt olarak varlığını inkâr eden Türk ırkçılığı / Türk milliyetçiliği kaçınılmaz olarak Kürt ırkçılığını / Kürt milliyetçiliğini doğurdu.

Gerçi Türk milliyetçiliğinin ırk esasına dayanmadığı, Mustafa Kemal Paşa’nın “Ne mutlu Türk olana” değil “Ne mutlu Türk’üm diyene” dediği, dolayısıyla Türklüğün bir “ruh hali” ve bir vatandaşlık bağı olarak görülmesi gerektiği yaygın olarak ifade ediliyordu, ama Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılına damgasını vuran ve sonraki yıllarda da doğru dürüst tashih edilmeyen ırkçı retoriğin açtığı derin yarayı kapatmak mümkün olmadı. Cumhuriyetin ilk döneminde “Kürt’e yine Kürt diyeceğiz, Çerkez’e yine Çerkez diyeceğiz, kimsenin ırkını yok saymayacağız, kimsenin anadilini yasaklamayacağız, kimsenin örfüne-adetine karışmayacağız; Türk’ü sadece vatandaşlık ismi olarak benimseyeceğiz” denilmiş olsaydı, belki “Kürt Meselesi” diye bir şey çıkmayacaktı. (Nitekim Demokratik Toplum Partili milletvekili Selahattin Demirtaş, Kürt meselesiyle ilgili bir televizyon programında, Osmanlı’daki İslam Milleti anlayışının yerine doğru dürüst bir anlayışın konulamadığına dikkat çekerek, ‘cumhuriyet tarihinin ilk döneminde Türklük bir etnisite tanımı olarak değil de vatandaşlık tanımı olarak vazedilseydi sorun çıkmazdı’ mealinde bir konuşma yaptı.) Ne yazık ki cumhuriyet idarecileri “Türk ırkının asil kanı”ndan söz etmeyi, insanların kafataslarını ölçererek “Türk ırkı”na mensubiyet derecelerini tespit etmeyi, Göktürklere dayanmayan kelimeleri lügatlerden çıkarmayı vs, vs, vs, tercih ederek tam bir ırkçı asabiyet sergilediler.

Çok partili demokratik sisteme geçiş belli bir yumuşamayı beraberinde getirdi, fakat bu ırkçı asabiyetin izleri silinmedi. “Kürt Meselesi”ni doğuran aymazlık baki kaldı. Gerek devlet ve gerekse milliyetçi hareketler, en ılımlı söylemlerinde bile, Kürt’e ancak “aslen Türk” olarak iltifat etti. Aslen Türk olmamak ayıp bir şeymiş gibi davranıldı. Çocuklarına Kürtçe isimler takmak isteyen anne-babalar en “demokrat”, en “liberal” yönetimler altında bile hakarete uğradı. Değiştirilen Kürtçe köy, kasaba, şehir isimlerinin iadesi hiç gündeme gelmedi. Kürtçe eğitim-öğretim yahut basın-yayın zaten sözkonusu bile olamazdı. 1920′li-30′lu-40′lı yıllarda 16 kere isyan eden, fakat sırf Ezan-ı Muhammedi’ye saygı gösterdiği ve Şeyh Said’in torununu milletvekili yaparak ‘geçmişe sünger çekelim’ mesajını verdiği için Demokrat Parti’nin 10 yıllık iktidarında silahlarını toprağa gömüp umutlu bir bekleyiş içine giren Kürtler, bu iflah olmaz statükoculuğun doğurduğu derin hayal kırıklığına rağmen sabırlarını muhafaza ettiler. Kürt ayrılıkçılığı telkin eden Marksist-Leninist hareketlerin Kürtler üzerindeki etkisi çok sınırlı kaldı. Dini hassasiyetler “etnik” hassasiyetleri bastırdı ve dine mesafeli duran hatta dine cephe alan kadroların önderliği Kürtlerin ezici çoğunluğu tarafından reddedildi. 12 Eylül 1980′e kadar…

3.
12 Eylül 1980′de kurulan askeri yönetim, tek parti dönemindeki amansız despotizmi hortlattı. Kürtçenin sokaklarda konuşulması bile yasaklandı. Kürt’ün “K”sini telaffuz edenin tepesine binildi. Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde onbinlerce Kürt, “Türklük gurur ve şuuru kazansınlar” diye, dünyanın en ağır işkencelerinden geçirildi. Tutuklular yüzbaşının köpeğine tekmil vermeye zorlanarak tahkir ve tezyif edildi. Cezaevindeki oğullarını ve kızlarını ziyarete gelen Kürt anaları, tek kelime Türkçe bilmedikleri için (ve tek kelime Kürtçe konuştukları takdirde başlarında bekleyen askerin hışmına uğrayacaklarını bildikleri için) onlarla tek kelime konuşamadılar. İşkenceyle öldürülen çocuklarının cenazelerini teslim alırken onlara ağıt da yakamadılar. “Diyarbakır Cehennemi” diye anılan o cezaevi, marjinal bir ayrılıkçı örgüt olan PKK’yı kitlesel bir hareket dönüştürdü. Cezaevinden sağ kurtulanlar müthiş bir intikam hırsıyla dağa çıkıp PKK saflarına katıldı ve yakınlarının çoğu bunu anlayışla karşıladı. Terörle mücadele adı altında sivil halka reva görülen zulümler (insanların yargısız infazlarla uluorta katledilmesi, köylerin yakılması, devlet hizmetine giren ağaların cinayetlerine göz yumulması vs, vs, vs) bu “anlayış”ı hızla yaygınlaştırdı. Terörle mücadele adı altında yürütülen kirli savaşa Türk kamuoyu ve siyasetinden kayda değer bir tepkinin gelmemesi, tam tersine şovenist eğilimlerin gittikçe şiddetlenmesi de buna hizmet etti. En dindar Müslüman halklardan biri olan Kürtlerin önemli bir kısmı, İslam’a açıkça cephe alan PKK’dan medet umacak kadar çaresiz bırakıldı. Devlete öfke o kadar büyüdü ki, PKK’nın uzantısı olarak görülen Kürt milliyetçisi ‘bölge partileri’ Kürtlerin çoğunlukta olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde (birkaç tanesi hariç) ‘ulusal’ partileri sandığa gömdü.

4.
“Kürt Meselesi”ni birlik ve beraberlik ilkesine bağlı kalarak çözmeye mütemayil olduğu intibaını uyandıran AK Parti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da birinci parti haline gelmesi, DTP ve dolayısıyla PKK çizgisinin “bölge” için değişmez bir ‘kader’ olmadığını net bir şekilde ortaya koymuştur. Ankara’dan yükselen -veya yükselir gibi olan- sağduyulu sesler, ayrıca anadilde eğitim hakkının teslimi ve geniş kapsamlı bir “eve dönüş yasası” gibi adımlar atılarak “Kürt Meselesi”nin çözüm yoluna sokulmasını talep eden sivil toplum hareketleri (bilhassa Abant Platformu), PKK sempatizanı ola gelen kitlelerde bir değişime yol açtı. Şiddet yolu hızla itibar kaybediyor, marjinalleşiyor.

Ancak şu da bir gerçek ki, PKK’dan uzaklaşan kitleler, PKK’yı doğuran şartların unutulmasını ve PKK sanki durduk yerde ortaya çıkmış gibi davranılmasını içlerine sindiremiyorlar. Dağlardaki akrabalarına onurlu bir eve dönüş imkânı sunmayan çözüm formüllerini de içlerine sindiremeyecekler. Siyasi iktidar onların bu hassasiyetlerini gözeterek “Kürt Meselesi”nin çözümüne yönelik radikal adımlar atmak yerine bu meseleyi içinden çıkılmaz hale getiren klasik terörle mücadele yöntemlerinin ihyası yoluna giderse, rüzgâr tersine dönebilir. Demokratik Toplum Partisi’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması da rüzgârın tersine dönmesine hizmet eder. ‘Kürt Kemalizmi’ni temsil eden DTP normal şartlar altında mütedeyyin Kürt halkının desteğini alamazdı, ama şartlar normal değil ve 2 milyon Kürt DTP’ye oy verdi. Bu 2 milyon Kürt’ün oylarını ve dolayısıyla dertlerini-tasalarını yok saymak, haklı bir öfke patlamasına yol açmaktan başka işe yaramaz. DTP’ye oy vermeyen, DTP’ye karşı olan milyonlarca Kürt de böyle bir mahkeme kararını ‘Kürt düşmanlığı’ şeklinde yorumlayarak öfkeyle karşılayacaktır. “Kürt Meselesi”nde barışçı çözüm arayışlarını ve çabalarını ‘terörle mücadelede eski hamam eski tas’ taassubunda boğabilecek bir süreçten söz ediyoruz. PKK’nın son saldırıları ve geçen hafta Diyarbakır’da sergilenen ayaklanma görüntüleri tam da bunu davet ediyor olabilir; ama her davete icap edilmez ki!

5.
“Şehit analarının yanan yürekleri”ne dayanarak barışçı çözüm önerilerini kategorik olarak reddeden, mesela PKK’lılara silah bıraktırabilecek bir ‘siyasi genel af’ın yahut ‘eve dönüş yasası’nın adını duymaya bile tahammül edemeyen, yani ölümleri durdurma yahut hiç değilse azaltma ihtimali bulunan imkânların değerlendirilmesine şiddetle karşı çıkan ‘şahinler’, lisan-ı hal ile şöyle demiş oluyorlar: “Mevcut şehit anaları yetmez, daha fazla şehit anası isteriz!”. Türkiye bu çılgınların dümen suyunda gidemez! Geniş kapsamlı (istisnasız bütün PKK’lıları içine alan) bir “eve dönüş yasası” da dahil olmak üzere bütün barışçı çözüm imkânlarını sonuna kadar değerlendirmek lazım. Her şeyden evvel, çözüme hizmet edeceği varsayılarak yapılan işlerin (Kürtçe kurslarına izin verilmesi, Güneydoğu’ya yatırımın teşvik edilmesi vs, vs, vs) hayrını görmemizi engelleyen ‘psikolojik duvarı’ yıkmak lazım.

Cumhuriyet tarihinin büyük bir kısmına damgasını vuran “Kürt isyanları”nın sebepleri ve sonuçları ile yüzleşmek, tek parti döneminde ve askeri yönetimler altında gerçekleştirilen vahşi uygulamaların -ayrıca terörle mücadele adı altında işlenen derin devlet suçlarının- tamamen terk edildiğini, devletin değiştiğini ve bu değişimin kat’i olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koymak lazım. Kana bulanmış bir sayfaya ne kadar iç açıcı şeyler yazarsanız yazın, insanların içini açamazsınız. O sayfayı kapatacaksınız, yeni bir sayfa açacaksınız. O sayfayı kapattığınızı ve yeni bir sayfa açtığınızı törenle ilan edeceksiniz. Cumhurbaşkanı, en üst düzey askeri yetkililerin ve yüksek yargı üyelerinin de izleyici olarak hazır bulunduğu olağanüstü bir Meclis oturumunda şöyle bir konuşma yapacak mesela:
“Sevr’in gölgesinde kurulan devlet, derin korkulardan mustaripti. Bu korkular devlete vahim hatalar yaptırdı. Farklı ırkların ve dillerin varlığı bir zenginlik olarak görülmedi, tehdit gibi algılandı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürtleri isyanlara sevk eden ağır tahrikler oldu. İsyanları bastırmak adına bölge halkının iflahı kesildi. Bilinç altlarına devlet düşmanlığı kazındı. Bu büyük bir trajedidir ve bu trajedinin başlıca sorumlusu devlettir.

Son çeyrek asırdır yaşanan trajedinin temelinde de devletin vahim hataları yatıyor. Kürtçenin sokaklarda bile yasaklanması, Diyarbakır Cezaevi’nde Kürt kimliğinin sistematik işkenceyle ezilmeye çalışılması, insanların bir köpeğe tekmil vermeye dahî zorlanması, hülasa insanlık haysiyet ve şerefine amansızca taarruz edilmesi pek çok Kürt’ü devlet düşmanı yaptı. Bir dönem bölge halkının kahir ekseriyeti devletle bütün köprüleri atma noktasına geldi. Bunda, PKK ile mücadelede başvurulan bazı hukuk ve insaf dışı uygulamaların da büyük etkisi oldu. Velhasıl, devletin hataları bir ‘Kürt Sorunu’ doğurdu ve bu sorun zaman içinde ayyuka çıktı… Şimdi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak, devletin başı olarak, ordunun başkomutanı olarak geçmişteki bu hatalardan pişmanlık bildiriyor, bunların geçmişte kalacağını taahhüt ediyor, devletin incittiği herkesten devlet adına özür diliyor ve adaleti, barışı, kardeşliği ihya edecek yepyeni bir Türkiye müjdeliyorum. Bu yepyeni Türkiye’de insanlara hiçbir kimlik, hiçbir ideoloji zorla kabul ettirilmeye çalışılmayacak. Bu yepyeni Türkiye’de insanlar kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa öyle kabul edilecekler. Bu yepyeni Türkiye’de Kürt’ün adıyla sanıyla Kürt olarak anılmasında zerre kadar tereddüt gösterilmeyecek. Bu yepyeni Türkiye’de çokluk içinde birliğin izi sürülecek. Bu yepyeni Türkiye’de klasik ulus devlet anlayışı dahil her türlü sistem meselesi masaya yatırılarak özgürce tartışılacak. Ve bu yepyeni Türkiye’nin gerçekten yepyeni bir Türkiye olabilmesi için, silah bırakan bütün PKK’lıların -istisnasız hepsinin- eve dönüş yolları ardına kadar açılarak, binlerce insanımızın hayatına mal olan kirli savaşa kesin olarak son verilecek. Yeni bir sayfa açtık. Önümüzde bembeyaz bir sayfa duruyor. Bu sayfaya ne yazılacaksa hep beraber yazacağız. Sözünü ettiğim yepyeni Türkiye’yi, tartışarak, uzlaşarak, bir orta yol bularak hep beraber kuracağız… Allah yar ve yardımcımız olsun.”

Hakan ALBAYRAK
halbayrak@yahoo.com
Sayi: 418 – 24.10.2008
Yeni Başlayanlar Için Kürt Meselesi

Ordu Kışlaya! – [Perihan Mağden]

// Temmuz 14th, 2008 // No Comments » // Köşe Yazısı

Ordu Kışlaya! – [Perihan MAĞDEN / Radikal]

Düşünün: Fenerbahçe Orduevi’nde konuşlanmışlar. Bunların emekliye ayrılmış olması filan fark etmiyor. Memleketin esas sahipleri onlar.
Jandarma Komutanıyken yapamadılar mı darbeleri, işleri rast gitmedi mi; emekliye ayrıldıklarında da bir fors, bir racon. Orduevleri, lojmanlar, Atatürkçüdüşüncedernekleri, kapitalistlerin yönetim kurulu üyelikleri emirlerine amade.
Bir nevi Kadirimutlak/Sonsuza Dek GÜÇ: bu nasıl bir güç vehmetme kendine/kendilerine. ‘Sivil’ toplumculuk ayağına yatıp saftorozları sokağa döküp/İzmir’in dekoltemanyak kadınları filan: “Paşam yoksa göğüs dekolteme mi karışacak Bu Yobazlar?” “Olur mu güzel evladım, dekolte de senin Kemalist hakkın, getir şöyle bir kadeh rakımızı da mehtaba karşı içip Atamız’ın ruhunu şad edelim!” ayakları. ‘Sivil’ ağızları.
NOKTA’nın Darbe Günlükleri bir çorabın sökülmesidir. Çektiler ipi, gerisi çorap söküğü gibi geldi. Şimdi elimizde içinden çıkılmaz görünen bir yumak var. Öyle ‘gösterilmek’ istenen. Amiral Battı’nın kaptanının kafası karmakarışık.
Kafa karışıklığı, bunların en faydalı ilacı. Gelsin “ben ne kadar zamandır biliyordum”lar, gitsin “ben muhalif meşrebim: buna dense dense Ergenekon safsatası/salatası/efsanesi denir; ay kuşkucuyum kuşkucu” utanmazları.
Şener Eruygur’un (anasının ak sütü gibi hakkı) Fenerbahçe Orduevi’ndeki ‘ofisinde’ Ergenekon hücresinin oluşum şeması ele geçirilmiş. Baskınlarda herrr birinin evinden aynı zımbırtı belgeler çıkıyor.
Siz bunların ciddiyetine/olabilirliğine inanmıyor olabilirsiniz edepsizliğe vurarak. Ama onlar kendilerinin ciddiyetine inanmaktan yıkılıyor-muş işte, 2500 sayfa DELİL ortada. Yaz yaz bitmiyor.
Sonra ALTI YILDIR işbaşındaki iktidar partisinin Başsavcı’nın ‘kanaatlerine’ (halk arasında: Kemalist paranoya) dayanarak kapatılma davasında ‘Hukuk her şeyden üstün’leyenler, polisiye delillere taşş gibi dayalı Ergenekon Davası’nın vatanını seven/Atatürk’ünü seven/cumhuriyetini seven Güç Bezirgânları’na karşı düzenlenmiş abartılı bir komplo olduğu fikirsanlığını pompalamaktan imtina etmezler.
Ben TARAFım mesela Ergenekon Çocukları davasında. Benim mahkememi ‘Ortadoğu uzmanı+bir dergide köşe yazarı’ kimliğiyle şenlendiren (ben Filistin halkını İsrail Ordusu’ndan soğutmaktan yargılanıyordum ya) Oktay Yıldırım’ın Ümraniye’deki gecekondusunda ele geçti Ordumuz’a ait olduğu ispatlanan bombalar. Hani AYNI bombalar hem Masum Atatürkçülerin Temiz Gazetesi Cumhuriyet’in kafakargaşalamabombalanmasında, hem de Danıştay Baskını’nda kullanılmıştı.
Hrant Dink’in mahkemesini ‘şereflendiren’ Veli Küçük- malumunuz. Tabii herrr mahkeme baskınının kaçınılmaz ‘vatanseverleri’ Kemal Kerinçsiz, Sevgi Erenerol ve diğerleri. Sivilsivilceler.
Aa! bakıyoruz şimdi içeri buyur edilmiş bulunan Hurşit Tolon Paşa, Ege Ordu Komutanı iken, gündemi nasıl da bombalardı ikide birde Erman Toroğlu’nun içine su serpecek demeçleriyle.
Hrant Dink’in başını yakan yazı dizisi Sabiha Gökçen’in (Kutsal Atamız’ın tek doğrudürüst manevi evladı) Ermeni olduğunu kanıtlayan yazılardır. Sonra (yazılar 6 Şubat 2004’te çıkıyor Agos’ta), 21 Şubat’ta gelsin DevletinAmiralGemisi Hürriyet’te bu yazıları köpürten bir haber! Hemen akabinde Genelkurmay Başkanlığı ve HerHaltaDemeççi Hurşit Tolon Paşamız’ın (Ege Ordu Komutanı kimliğiyle) zehir zemberek suçlamaları. Bir garip Dink’e karşı.
Dink yok şimdi. Öldürüldü.
Aaa: acaba kim öldürttü?
Ergenekon da sonuç olarak bazı terbiyesizlerin muhayyilesinden fışkırma, Kemalist Düşmanı bir hareketin deli açması iftira kumpanyası!
Delilleri görmezden gelelim. Ve fakat NOKTA’nın söktüğü çorabın habire yeni ipliklerini Taraf Gazetesi pazara çıkartmakta.
Yüce Askeriyemiz, Taraf’a ‘Dağlıca Baskını Biliniyordu’ haberinin belgelerini teslim etmesi için ayın 7’sine kadar (cömertçe) zaman tanıdı.
Pardon? Belgeler sizden çıktığına göre asılları elinizde mevcuttur. Fotokopileri
alacaksınız da ne olacak?
NOKTA baskınında da aynı şey yapılmıştı. ‘Belgeler de belgeler!’ Sonra belgelerin orijinalitesi, Özden Örnek Günlükleri’nin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın bilgisayarından çıkmış olduğu MAHKEMEDE kanıtlandı. Kanıtlandı da ne oldu? Susss pusss.
Danıştay Baskını hâlâ Şanlı Kemalist Direnişçilerin Gazetesi Cumhuriyet’in bahçe bombalanmasıyla haraşolandırılmıyor. E, o ayrı bu ayrı. Oysa bombalar aynı lokum, pardon bomba paketinden. Kalanlar da Oktay Yıldırım’ın evinde yakalandı.
Son Kemalistlerin Cumhuriyet Gazetesi’nden Ankara Mümessilleri Mustafa Balbay’ın götürülmesini protesto etmek isteyenler, oradan Şanlı Tercüman Gazetesi’ne de uzanıyorlar. Elleri kelepçelenerek götürüldü ya lümpen genel yayın yönetmenleri!
O Tercüman Gazetesi daha bu kış beni ve Ece Temelkuran’ı ‘kitlesine’ hedef gösterdi. Birtakım pervert çocuklar kanlarından Türk bayrağı yapıp, Büyükanıt’a yollayıp NE BİÇİM duygulandırdılar- üstüne yazdığımız yazılar nedeniyle.
Bu Cumhuriyet Okurları, Tercümanla da dayanışırlar. Her bir numeroyu da yaparlar.
Şimdi Tercüman’ın lümpen yönetmeni aynen Akşam yazarı Güler Kömürcü gibi ‘serbest’ bırakıldı. Türkiye’nin en zengin adamı Karamehmet’in (aylık geliri: 7 bin YTL) bunları ısrarla arka bahçesinde beslemesi ilginç tabii.
Yaşar Büyükanıt’ın Tercüman’ın lümpen yönetmeninin yanağını okşarken bir davette (Cumhuriyet Kokteyli mi?) çekilmiş fotoğrafları yayınlandı.
Aynı Büyükanıt Paşa, Şemdinli’de Umut Kitapevi’ni bombalamaktan Askeri Mahkemece ‘serbest’ bırakılan Uzman Çavuş Ali Kaya için de “Tanırım, iyi çocuktur” demişti.
Vicdani redçi Mehmet Bal’ın kuyruk sokumunda yediği dayaklardan çatlak var. Ben yine 318’den yargılanıyorum. Beni hedef gösteren gazetenin genel lümpeninin yanağını okşarken Genelkurmay Başkanımızın fotoğrafı var.
Ben bu davada tarafım arrrkadaş.
Fırsat bu fırsat: En nihayet, hep birlikte bağırabiliriz. “Ordu kışlaya! İşinin başına! Ait olduğu yere! Sonsuza dek siyasetimizden/idaremizden uzaklara! Haydi!”

AKP “Kapatma Davası” İle İlgili İlginç Bağlantı

// Mayıs 26th, 2008 // No Comments » // Analiz

Kapatma iddianamesinin iki temel dayanağı var: Bunlardan birincisi, Anayasa’nın 10′uncu ve 42′nci maddelerinin Meclis tarafından değiştirilmesi.

Her ne kadar o iki madde AKP, MHP ve DTP’li milletvekillerinin toplam 411 oyuyla değiştirilmiş olsa da… Yargıtay Başsavcısı diğer partileri ve Meclis iradesini es geçiyor ve olayı AKP’nin üzerine yıkıyor; “Üniversitede türbana serbestlik sağlayarak laikliğe aykırı davrandılar” diyor.

Anayasa Mahkemesi (AYM) önce bu davaya bakacak. AYM, Anayasa değişikliklerini ancak ‘ şekilsel’ olarak denetleyebiliyor. Yani, yeterli oyu almış mı, imzası, mührü tamam mı; ona bakıyor.

Normal şartlarda, CHP’nin başvurusunu reddetmesi, ” Biz bunu ‘ içerik ‘ açısından inceleyemeyiz çünkü böyle bir yetkimiz yok ” demesi gerekiyor. Zaten raportörün de yorumu bu.

AYM bunu dediği anda, kapatma iddianamesinin en önemli iki dayanağından biri anlamsız hale gelecek.

Yargıtay bildirisi işte bunu engellemeye çalışıyor: Satır arasında, AYM’nin yetkilerini aşarak, 10 ve 42′nci maddeleri iptal etmesini istiyor.

Şunu da unutmayalım: Yargıtay’daki 32 Daire Başkanı, bu bildiriye imza atarak, Yargıtay Başsavcısı’nın hazırladığı iddianamenin arkasında olduklarını ortaya koydu. Yani AKP’nin kapatılmasını istediklerini apaçık gösterdiler.

Gelelim ikinci önemli dayanağa: 17 Mayıs 2006′da Alparslan Arslan, Danıştay’a saldırdı. Üyelerden Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürdü.

Hemen Arslan’ın, İslamcı bir militan olduğu söylendi. Saldırı ” Türkiye’nin 11 Eylül’ü ” ilan edildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Sezer, saldırının laikliğe karşı yapıldığını ilan etti. Bu şekilde kışkırtılan insanlar Hükümet ve AKP aleyhine gösteriler yaptı.

Halbuki kaçarken yakalanan Arslan’ın, Ergenekon adlı çeteyle ilişkili olduğu ortaya çıktı. ‘ Ulusalcı’ denilen ideolojiye daha yakın bir tetikçiydi.

Alparslan Arslan Davası sürerken, mahkemeye, Ergenekon bağlantısıyla ilgili sürüyle delil sunuldu. Fotoğraf bile vardı.

Ancak Başsavcı, kapatma iddianamesinde bu verileri göz ardı etti. Hükümeti ve AKP’yi, laiklik düşmanlarını cesaretlendirmekle ve böylece Danıştay saldırısına uygun bir atmosfer oluşturmakla suçladı.

Bu arada Arslan Davası’na bakan mahkeme de olayı dar bir çerçevede değerlendirmiş, kararını büyük resme bakmadan vermişti.

Davanın savcıları temyize gitti. Böylece “Danıştay’a Saldırı Davası”, Yargıtay’ın yolunu tuttu.

Vaziyete bakar mısınız: Yayınladığı bildiriyle AKP’nin kapatılmasını arzuladığını gösteren Yargıtay, şimdi de Alparslan Arslan Dosyası’nı ele alıyor:

1) Eğer Ergenekon bağlantısına dikkati çekerek kararı bozarsa, kapatma iddianamesinin ikinci dayanağı da çökmüş olacak.

2) Tersine… Kararı onarsa, bu kez de iddianamedeki ” şeriatçılara atmosfer yaratma ” suçlaması güçlenecek.

Tekrar hatırlatalım: Yargıtay Daire Başkanları, ‘ tarafsız’ olmaları beklenen birer ‘ yargıç’. Ama bu yargıçlar, malum bildiriye imza koyarak, bir ” savcının ” (yani aynı kurumda çalıştıkları Başsavcının) iddianamesine destek verdi!

Soralım: Burada bir ‘ kendi davasına bakma’ durumu yok mu? ” Yargıç kendi davasına bakamaz ” en temel hukuk kaidesidir de; o bakımdan soruyorum.

Dikkati çekelim: Fotoğrafın ortaya çıkışından bunca zaman sonra, tam da dosya Yargıtay’ın önüne gelmişken, “Ergenekon’dan tutuklu Veli Küçük’ün yanındaki kişi Alparslan Arslan değil, bir başkası” diye haberler yapılması sizce tesadüf mü?

Başka sorum yok!

StratejikBoyut

Neden şimdi? – [Taraf Gazetesi]

// Mayıs 22nd, 2008 // No Comments » // Medya Defteri

Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun zamanlaması düşündürücü. Siyasi gündemdeki son dört gelişmenin muhtırayı tetiklediği anlaşılıyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Referans’a “Kapatma davası kararı demokrasi ve laikliği güçlendirecek. Bu bir temenni değil” diyerek birilerini ürküttü. Raportör Osman Can Anayasa Mahkemesi’ne raporunda Mecis’te kabul edilen ‘türban’ değişikliklerinin hiçbir gerekçeyle iptal edilemeyeceğini net biçimde ortaya koydu. Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, AKP’den ihraç edilen Turhan Çömez’le aynı yerde yemek yemeye giderken bir araç tarafından takip edildiğini açıkladı. Ergenekon çetesi aleyhindeki ilk iddianamenin hazırlanmasında en son aşamaya gelindi. Gerek Ergenekon Davası’nın başlayacak olması, gerekse yukarıda saydığımız diğer üç gelişme AKP’nin kapatılmasını zorlaştırma potansiyeline sahip.

GERİLİM SÜRECİNİN KÖŞE TAŞLARI

Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun beklenmedik bildirisi, gerek zamanlaması gerekse kullandığı dil nedeniyle Ankara’da siyasi bir deprem yarattı. Artçı dalgaların epey sürmesi beklenirken, depremi yaratan öncü dalganın ne olduğu da ayrı bir tartışma konusu oldu. İşte ‘yargı depremi’ne giden sürecin kilometre taşları:

HAŞİM KILIÇ’IN UMUDU: Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ile üç saat süren görüşmesini “Haşim Kılıç’ın umudu” başlığı ile 20 Mayıs’ta köşesine taşıdı. Can, ayrıntılarını açıklamadığı görüşmede Kılıç’ın üç defa üst üste vurguladığı şu cümleye dikkat çekti “Eyüp Bey inanın çıkacak karar ne olursa olsun. Göreceksiniz hem demokrasimiz hem laikliğimiz hem de hukukumuz bu süreçten çok daha güçlenmiş olarak çıkacak. Ve yine inanın bu söylediğim temenni değil!”


TÜRBAN RAPORU: Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can, Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliğini esastan değil, sadece şekil yönünden inceleyebileceğini, esasa giremeyeceğini belirterek, yapılan Anayasa değişikliklerinin de şekil yönünden herhangi bir aykırılık bulunmadığını, bu nedenle ağırlıklı olarak davanın reddi yönünde karar verilmesi gerektiğine ilişkin görüş bildirdi. Rapor, CHP ve DSP’nin anayasa değişikliğinin iptal edilmesi talebinin yetkisizlik nedeniyle reddedilmesi görüşünü içerdi.

PAKSÜT’ÜN DİNLENMESİ: Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, izlendiği endişesi ile 14 mayısta arkasındaki aracı polise şikâyet etti.  Olay, Ankara Kavaklıdere Tenis Kulübü önünde meydana geldi. Ankara Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz,  Paksüt’’ün şüphelerini gidermezken, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olay hakkında soruşturma açtı. Ancak Kulüp’te Paksüt’le birlikte eski Ak Parti milletvekili Turhan Çömez ve bazı gazetecilerle parlamenterlerin de olduğu anlaşıldı.

ERGENEKON DANIŞTAY İLİŞKİ: Ümraniye’de bir gecekonduda 16 Haziran 2007 tarihinde ele geçirilen el bombaları, fünye ve TNT kalıpları ile birlikte başlayan, kritik isimlere ve kurumlara uzanan, önemli suikastlarle bağlantısı ortaya çıkarılan Ergenekon soruşturmasında sona gelindi. Birinci yılını doldurmak üzere olan soruşturmada iddianamenin mayıs sonunda açıklanması bekleniyor. Öte yandan Danıştay davasında Ergenekon’la bağlantı kurulmazken tersine ‘laikliğe saldırı olduğunun altı çizildi.

YALÇINKAYA’YA ELEŞTİRİ: Ak Parti’ye kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurahman Yalçınkaya’nın hazırladığı iddianame zayıf ve hukuksal kanıtlardan uzak bulundu. İddianamede delil olarak gazete haberleri, miting konuşmaları ve demeçlere yer vermesi eleştirildi. 162 sayfadan oluşan iddianameyle birlikte Anayasa Mahkemesi’ne gönderilen 17 klasörün içinde İngilizce gazete kupürleri de vardı.

YARGI REFORMU VE REHN: Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, ‘’Yargı Reformu Stratejisi Taslağı’’nı Avrupa Birliği Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’e sundu. Şahin, taslağın  dört yıl içerisinde, belki dört yıldan biraz daha fazla bir zaman dilimi içerisinde gerçekleştirmeyi planladıkları reformlarla ilgili yol haritası olduğunu söyledi. Fakat, yargının yüksek üyeleri taslağın önce AB’ye verilmesini oldukça sert bir dille eleştirdiler.

KAPATMAYA AB TEPKİSİ: Kapatma davasına AB’den yoğun tepki geldi. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, kapatma davasına ilişkin iddianamenin kabulünden dolayı kaygı duyduğunu açıkladı. Avrupa Birliği – Türkiye Karma Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk, davanın Türkiye’nin reform sürecini yavaşlatacağını vurgulayarak tepkisini dile getirdi. En çok eleştirilen de, AB Komisyonu Başkanı Barroso’nun kapatma davasına duyduğu şaşkınlığı dile getirmesi ve endişelerini açıklaması oldu.

Taraf