Posts Tagged ‘CHP’

Gandi Kemal – Ali TALİP / Gerçek Hayat

// Mayıs 21st, 2010 // No Comments » // İktibas

Gandi Kemal

Yiğit Namıyla Anılır

Sadece Türkler değil, bütün doğu toplumları sevdikleri insanlara lakap ya da unvanlarla hitap etmeye bayılırlar. Bizde biraz da soyadı kanununa rağmen devam eden bir gelenektir lakap. Ne demişler, yiğit namıyla anılır. Daha gençliğinin baharında tahtından edilerek Yedikule’de boğulan II. Osman’a “Genç Osman”, isyankâr Erzurum Valisine “Abaza Mehmet Paşa”, iskankârları canlı canlı kuyulara doldurup üzerlerini örten vezirimize “Kuyucu Murat”, Mustafa Kemal’e “Gazi Paşa”, İsmet İnönü’ye “Milli Şef”, Demirel’e “Çoban Sülü”, Ecevit’e “Karaoğlan” denmesinin arkasında hep bu namla – lakapla anma geleneği vardır. Lakap, lakap takılan kişiyi sadece tanımamızı, tefrik etmemizi kolaylaştırmaz, onu biraz da eğip bükmemize yarar. Karikatürize eden bir yanı vardır kimi lakapların ve unvanların.

Bu günlerde siyaset kültürümüze yeni bir lakap daha eklendi: Gandi Kemal. Kemal Kılıçdaroğlu’na takılan bu lakap Mahatma Gandi’nin ruhunu sevindirir mi yoksa ızdırap mı çektirir bilemeyiz ama, daha şimdiden lakabı ilk aklına getireni kutluyoruz. Kutluyoruz, çünkü uzun yıllar “hesap uzmanlığı” yapmış, ‘aman, hesaplarda bir yanlışlık çıkarsa başım yanar’ korkusuyla gençlik yapraklarını dolduran bir taşra memuruna “Gandi” lakabı takmak, ancak bizim latife yapmaktan hoşlanan matbuatımızda mümkün olabilirdi. İşi sadece latifeyle sınırlandırmanın vizyonsuzluk olacağının farkındayız tabiî ki. Tabiî ki Kemal Beyimize “Gandi” lakabını takanlar, onun düşük omuzlarını ve ürkek bakışlarını sağlam bir Hint kumaşıyla kamufle edip, siyasette başa oynatma derdindeler. Yazık edecekler sayın Kılıçdaroğlu’na diyeceğimiz geliyor; lakin mevzu derin. İşin içinde bir hesap uzmanı olan Kılıçdaroğlu’nun da hesap edemeyeceği, etse de elinden bir şey gelmeyecek bambaşka hesaplar var çünkü!

Bu “Gandi Kemal” de nereden çıktı?

Şimdi şu iki soruya cevap vermemiz gerekiyor: Bir, bu “Gandi Kemal” de nereden çıktı? İki, Kemal Kılıçdaroğlu, ne kadar Gandi olabilir? İroni sanmayın, her iki soru da düşünülerek sorulmuştur ve siyasi bulmacamızın başıboş hanelerini doldurmak için cevaplanması zaruridir. İlk sorudan başlayalım isterseniz. “Gandi Kemal” nam lakaplı yiğit, Türk Siyaset Meydanında sol cenahın kumandanı iken, başı ince oyunlarla düşürülmüş bulunan Antalyalı Çerkez Deniz Beyin yerine geçirilmeye çalışılan eski bir Bağ-Kur yöneticisidir. Liderlerine kusursuz bir bağla bağlananları çok seven talih, onun da yüzüne güldü; zaman içinde Deniz Beyin partisinden milletvekili, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adaylığı ve Parti Grup Başkan Vekilliğine kadar yükseltti. Ona “Gandi” lakabı, muhtemelen, İstanbul’a Belediye Başkanı olmaya çalıştığı günlerde, tavşanın derisinden aslan postu çıkarmakta mahir Türk Medyası tarafından layık görüldü. Öyle layık görüldü, çünkü hep bir hesap hatası yapacağım korkusuyla bakan bu naif adamda, zerre miktar liderlik vasfı göze çarpmıyordu. İstanbul’da partisinin oyunu bir parça yükseltti Kemal Kılıçdaroğlu. Bu küçük kıpırdanma, sadece Bay Kılıçdaroğlu’na değil, lakabına da irtifa kazandırdı ister istemez. CHP içerisinde yeni bir lider arayışında olanlar, vakti geldiğinde kullanılmak üzere Kemal Beyi de lakabını da gündemde tutmaya gayret sarfettiler. Nitekim o gün geldi ve Kılıçdaroğlu Kemal Bey, Antalyalı Deniz Beyin düşürülmüş başının yanında durup, koltukta gözü olduğunu ikrar etti. Tam böyle değil aslında. Ona “Gandi” lakabını layık gören de, Deniz Beyin boşalan yerini hemen ve bizzat doldurmasını isteyen de, koca bir ülkeyi karanlıktan kurtarmasını bekleyen de halktı. Bir cadı kazanını andıran ve obalar halinde hareket etme alışkanlığı bulunan tarihi Cumhuriyet Halk Fırkasına reis seçilmek için sadece halkın arzusunun yetmeyeceğini, bir yerlerden işaret fişeği de atılması gerektiğini bilenler, bu halk sözcüğüne pek de itibar etmediler doğal olarak. “Gandi Kemal”in Hindistan’dan mülhem olmayan yanının kim ya da kimler tarafından koltuğa çıkarılmaya çalışıldığı halen daha bir muamma!

Mahatma GandiVe Gandi ve Kemal

Ve gelelim ikinci soruya: Kılıçdaroğlu Kemal Bey, Gandi namıyla meşhur, kendi urbasını kendi çıkrığında eğirmiş, yarı Hint bilgesi ve pasif bir direnişçi olan Mahatma Gandi’ye ne kadar benziyor? Aslında bu sorunun cevabı, Kılıçdaroğlu Kemal Beye “Gandi” lakabını layık görenler vermeli diyeceğiz ama, onlar meselenin sadece suret benzerliği kısmıyla ve lakabın tutup tutmayacağıyla alakadar oldukları için, işin esasıyla vakit kaybetmek istemeyeceklerdir. Efendim, İndus ve Ganj nehirlerinin bereketlendirdiği Ulu Hint diyarında, Porbandar Başvezirinin oğlu olarak dünyaya gelen Gandi’nin, daha meşhur “Tuz Yürüyüşü”ne çıkmadan çok evvel, başından envai çeşit işler geçmiş idi. Bırakın peşinden gittiği liderin boşaltılmış koltuğundan istifade etmeyi, kendi iktidarı da dahil, bütün iktidarlardan uzak durdu. Onu Hindistan’ın efsane lideri yapan, İngiliz sömürgeciliğine karşı giriştiği akıl almaz pasif direnişti. Gençliğini Bhagavadgita okuyarak geçirmiş bu soylu adam, Hinduizim, Hirstiyanlık, Budizm ve İslam hakkında da sağlam bilgilere sahipti. Üzerinde, kendi ördüğü giysiden başka bir giysi bulunmazdı, ömrünün büyük bölümü perhizle geçti. Sadece pasif direnişiyle dize getirdiği İngilizler değil, bütün dünya bu nefsini köreltmiş fakirin etkisi karşısında şaşkındı. Ve ona “yüce ruh” anlamına gelen “Mahatma” lakabını da, ünlü Hint şairi Tağore vermişti. Kendisi, sonraları direneceği Britanya Silahlı Kuvvetlerinde bir vakitler başçavuşluk bile yapmış idi!

Türk Gandisi Kemal Bey ise, Tunceli’nin şirin Nizamiye ilçesinde dünyaya geldi. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde okudu. Hesap uzmanlığı yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına adaylığını koyuncaya kadar Kemal Kılıçdaroğlu olarak tanınıyordu. Ancak bu kentin belediye başkanlık seçimleri için sokakları ve arka mahalleleri ziyaret ederken, birden bir kısım akıllı “medya mensubu” onun aslında “Gandi” olduğunu söylemeye başladı. Böylece Gandi, Hintli bir adamın adı olmaktan çıkarak, “Gandilik” diye tabir edilen bir unvana dönüştü. Artık İstanbul’un sokaklarını arşınlayan Kemal Kılıçdaroğlu değil, Gandi Kemal’di. Ortada pasif direnişiyle memleketten kovacağı bir İngiliz yoktu belki ama, yaptığı yürüyüşler, hatta yürüme biçimi tıpkı Gandi’nin uzun “Tuz Yürüyüşü”ne benziyordu. Tunceli ilimizin Nizamiye ilçesinden hayata atılmış bulunan Gandi Kemal’in bir eksiği vardı ama; bugüne kadar henüz giderilemeyen bir eksik. Ünlü Hint şairi Tağor, Gandi’ye Mahatma (yüce ruh) ön adını layık görmüştü. Nazım Hikmet yıllar önce öldüğüne göre, Kılıçdaroğlu Kemal Beye, geleneğimize uygun ve aynı zamanda (yüce ruh) anlamına da gelecek unvanı hangi şair verecekti. Ve bütün bunlardan önemlisi, Gandi Kemal, ne kendi çıkrığında kendi urbasını örüp giymeye başlayacaktı. Sorular, sorular, sorular. Allah’ım ne bunaltıcı bir karşılaştırma. Yazık değil mi bizim Kemal Beyciğimize? Ona bu lakabı takanların hiç mi acıması yok…

Sadede gelelim: Türk Gandisi Kemal Kılıçdaroğlu, yaklaşan kurultay öncesinde mahrem görüntüleri piyasaya sürülerek CHP’nin liderliğinden istifaya mecbur bırakılan Deniz Baykal’ın boş koltuğuna talip olduğunu açıkladı ve bu minval üzere partisinin Grup Başkan Vekilliğinden istifa etti. Siyasette bir “Gandi Kemal” tufanı yaşanır mı bilemeyiz ama, bu Gandilik işi acayip hoşumuza gitti. Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler…


Ali TALİP – Gerçek Hayat (500. Sayı)

Pisuvar Yüksekte, Oy Verme Koyver!!!

// Mart 28th, 2009 // No Comments » // Kategoriler

Yarın 2009 Yerel Seçimleri yapılacak. Her köşebaşında, her bilboard da, her bilmem nerde afişler gözümüze gözümüze sokulmakta. Adrese teslim broşürler dağıtılmakta. Ben henüz şahit olma şerefine nail olamasam da “falan yerde kömür dağıtmışlar”, “falancıya beyaz eşya vermişler” gibilerinden mevzular mevzu bahis. Bir de kahrolası seçim araçları var -en gıcık olduğum da bunlar zaten-. Uykunun en tatlı yerinde saçmasapan sözlerden oluşan, kulakları tırmalayan, propaganda şarkımsıları.

Ben aslında başka birşeyden bahsedecektim de seçimden girmişken içimi dökeyim dedim :)

Esas mesele yaklaşık bir aydır aldığım ne idiğü belirsiz e-postalar. Ne idüğü belirsiz dediysem taraf belli hedef belli de yapılmaya çalışılan pek net değil. Zira bir karalama kampanyasıdır tutturmuşlar. Yok efendim bilmem kim şu kadar rant elde etmiş, bilmem nerdeki arsa peşkeş çekilmiş vs. vs.

Milli Görüş bu değil, olmamalı. Bu güne kadar kim karalama kampanyalarıyla, hadi düzelteyim “başkasının üzerinden” seçim kazanmış? En çok saldıran Baykal ve tayfası. İktidar olduğunu gören, duyan, bilen varsa beri gelsin…

Saadet Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi adayı pek sayın Mehmet Bekaroğlu… Kim aday yapmıştır, neden yapmıştır bilemiyorum. Bildiğim tek şey bu ismin ancak AKP ve CHP’ye yarayacağıdır. Sitesine girdim, gördüm, çıktım. Varsa yoksa “şunu yapmışlar”, “bunu yapmışlar”… Dişe dokunur net bir proje dahi göremedim.

Geriye kalıyor İstanbul yabancısı, koltuğunun altında kimlerin verdiği meçhul dosyalar, ardında malum medyadan başka pek birşey olmayan, aday olduğu şehirde partisinin düzenlediği mitingde tek kelime konuşmayan/konuşturulmayan Kemal Kılıçdaroğlu ve bildik gülüşüyle -başka tabirlerde kullanılır da ayıp kaçmasın şimdi- Kadir Topbaş.

Yani sevgili okur pek seçeneğim yok gibi görünüyor şu anda…

Mevlana İdris‘ten “pisuvar yüksekte, oy verme koyver” benim gibi düşünenler için geliyor…

ve geldi…

Mevlana İdris - Pisuvar Yüksekte, Oy Verme Koyver

AKP Yürekli Olsa CHP’yi Kapattırır – [Sezai Karakoç]

// Haziran 3rd, 2008 // No Comments » // İktibas

Ünlü düşünür, şair ve Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, partisinin son haftalık toplantısını gerçekleştirdi. Haftalık olarak devam eden toplantılar bundan sonra aylık olarak gerçekleşecek. Konuşmasına, AK Parti’ye açılan kapatma davası ile başlayan YDP Genel Başkanı, kapatma davası karşısında AK Parti’yi korkak bir tavır sergilediği için eleştirdi. Karakoç, açılan davanın ne anlam taşıdığını Türk siyasi tarihine damga vurmuş, “2. Abdülhamit’ten günümüze kadar” gerçekleşen darbelerin analizini yaparak açıkladı.

KAPATMA DAVASI İLE 28 ŞUBAT BENZERLİĞİ

AK Parti’yi “legal” kabul etmemekle, “yani siz seçimle iktidar oldunuz, Meclis Başkanlığı sizde, Cumhurbaşkanını siz belirlediniz ama buraları hak etmiyorsunuz. Zihniyetiniz yasalara aykırı yani meşru değilsiniz” demek isteniyor. Ama bu ilk kez olmadı. Bundan evvel 28 Şubat’ta da aynı olay cereyan etti. Bir takım güçler baskı yaptı; “çekilin” dedi. O zamanın Başbakanı’nı istifa ettirdiler. Her ne kadar “ben her hangi bir baskı altında kalmadan istifa ettim” diyorsa da, buna 70 milyondan inanan tek kişi dahi yoktur, kendisi dahil.

İSLAMCI AYDINLARA VE JÖN TÜRKLERE SERT ELEŞTİRİ

Meşru bir yolla devletin başında yer alan Abdulhamid, Avrupa’da eğitim almış aydın takımı Jön Türkler ve örgütlendikleri oluşum İttihat Terakki tarafından “Kızılsultan” diyerek, askeriyenin içine de sızılıp” darbeyle alaşağı edildi. Sonraki yıllarda da Türk siyasi hayatına yön veren Jön Türkler bugünkü siyasi sisteminin temellerini atmış oldu. Osmanlı kötüye gidiyordu. Bu kötüye gidişe dur denilmeliydi ama bunu yapacak olanlar Jön Türkler değil yine Osmanlı’nın Müslüman, iyi niyetli, idealist aydınları olmalıydı. Ancak fırsattan istifade eden Jön Türkler ve onların uzantısı İttihatçılar oldu. Daha sonra toplumun düştüğü felaket onları da yok etti.

“27 MAYIS DARBESİ’NDEN DEMOKRAT PARTİ’DE SORUMLU”

1946’da aslında çok partili hayata geçilmedi. İktidarda olan İttihat Terakki uzantılarının, diğer uzantılara (DP) muhalefet hakkı tanıdı. Ancak daha sonra muhalefet iktidara çok sert yüklenince CHP de yaptığına pişman oldu. İktidar, asıl muhalefet hakkı olanlara bu hakkı tanımadı. Tabi onlar da henüz hazır değildi. Çok partili hayata “lafta” geçildi. Çünkü siyasi partiler kanununda hiçbir değişiklik yapılmadı. Demokrat Parti adeta görevlendirildi. O zamanki tabirle “danışıklı dövüşle kurulan parti” deniyordu DP için. Sonra CHP, muhalefete dayanamadı ve seçime gidildi. 1946’nın tersine 1950’de seçim gizli oy kullanma yöntemiyle yapıldı ve Demokrat Parti tek başına iktidar oldu. CHP’nin yerine DP geçti ancak oda eski alışkanlıklarına devam etti. DP de başka muhalif partilere fırsat vermedi. Anayasa’yı değiştirmedi. Sadece CHP’ye muhalefet hakkı verdi. CHP ne yaptı? Daha iktidarın ilk yılında muhalefeti “illegal” boyutlara götürdü. Yıkıcı muhalefete başladı, yapıcı muhalefete değil. Bütün sokaklarda mitingler yaptırdı. Yani bununla demek istedi ki “sen illegalsin.” Aslında ikisi de ittihatçıların devamı olduğu için illegaldi. Eğer gerçek bir Anayasa olsaydı ne CHP ne DP parti kuramazdı. DP içinde Menderes ve bazı arkadaşlarının ayrı tutulabiliriz. Menderes ve arkadaşları iyi niyetli olabilir, ancak onlar daha çok maddi olarak kalkınmayı amaçlayarak, manevi cepheyi ihmal ettiler. O dönemde Menderes bir takım dini içerikli konuşmalar yapması manevi olarak kalkınmayı sağladığı anlamına gelmez. Ancak o döneme kadar millet yasaklar ve baskılar yüzünden o kadar bunalmıştır ki Menderes’in “bu millet Müslümandır” demesi bile tarihe geçecek bir sözdür. O dönemde bugünkü gibi yüzlerce dernek yoktu. Milliyetçi bir grup dernek kurmuş ve şubeleri çoğalmıştı. Menderes’e geldiler, “bunların parti kurması bir dilekçeye bakar. O zaman sen zor durumda kalırsın” dediler. Bunun üzerine o derneği kapattılar’. DP başka oluşumlara da muhalefet hakkı vermemesi nedeniyle sadece CHP ile karşı karşıya kaldı. Eğer DP başka oluşumlara da muhalefet hakkı verseydi başkaları da illegal yollara başvuramazdı. 27 Mayıs darbesi için ortamı hazırlayan yine bizzat DP’nin kendisidir. Eğer Demokrat Parti Anayasa’yı değiştirse, millete muhalefet hakkı tanısaydı, CHP tek kalmayacak, gizli örgütler kurarak toplumu germeyecek ve darbe ortamını hazırlayamayacaktı. Ama DP eski alışkanlıklarına devam ederek, CHP gibi davrandı sonuçta illegal bir şekilde Abdülhamit’e yaptıkları gibi Menderes’i de devirdiler .

CHP “FAŞİST”, MSP VE MÇP “MÜSADELİ” PARTİLER

27 Mayıs darbesinin ardından Sol’a geniş bir serbestlik tanındı, bunun sebebin ise darbenin yapılmasında yardımcı olmalarıydı. Sol’un darbedeki yardımları karşılıksız kalmadı ve koministlerin parti kurmalarına izin verildi. İşçi Partisi ilk o dönemde kuruldu. Hatta CHP bile kendini sol olarak tanımladı. İnönü o dönem de kendilerinin ortanın solunu temsil ettiğini açıkladı. Halbuki, CHP solcu bir parti miydi? Hayır. Sağcı bir parti miydi? Hayır. CHP faşist bir partiydi. Ancak o dönemde Sağ’a o haklar yine verilmedi. Demokrat Parti çizgisinde olan Adalet Partisi’ne izin verildi ama çok kayıt kuyut altında… Sonra onu da illegal kabul edip, 12 Mart’ta indirdiler. Bütün bunların altında yatan sebep tabanın “legal” kabul edilmeyişidir. Birileri sınırları çiziyor, sana muhalefet hakkı veriyor ama çizgiyi aşman durumunda seni alaşağı ediyor. Aslında sana “hak” vermiyor “müsaade” ediyor. CHP dışında var olan tüm partiler “müsaade partileri”dir, hatta 12 Mart’tan sonra kurulan Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi de müsaade partileriydi. Yoksa bunların anayasada hakları vardı da grupları onun için kuruyor değildi. Mesela 12 Mart’tan öncesi, sırası ve sonrasında ki 1973 seçimlerine kadar biz bir takım düşüncelerden dolayı yargılanıyorduk ağır cezalarda. Ve-l hasıl kelam CHP hiçbir partiyi hiçbir zaman “legal” kabul etmemiştir. Çünkü kendisi “legal” değildir. Kendisi “legal” olmayan bir parti başkasını “legal” olarak kabul etmez.”

“TÜM PARTİLER İTTİHATÇI UZANTISINDAN DOĞDU”

Türkiye’de yaşanan askeri darbeler sonrasında tekrar partilerin kurulmasının sebebi dışarıya demokratik bir düzen görüntüsü çizmekti. Darbecilerin o demokratik çizgiye dönerken en çok dikkat ettikleri nokta, Abdülhamit döneminde ortaya çıkıp devleti düzeltmeye mecbur olacak olan İslamcı aydın kadronun doğmasına, parti kurmasına ve iktidar için mücadele etmesine müsaade etmemektir. Bugünde edilmemiştir. İstedikleri an istemedikleri bir partiyi kapatabilirler. Çünkü bu apaçık yazmamışlardır. Anayasa’ya yazılması lazım. İslamcı görüşe dayalı parti kurulu şeklinde bir ifade yazmamışlar. İlle de yazılması gerekmiyor. Ancak koydukları yasaklar böyle bir parti kurmaya imkan vermemektedir. Anayasa toplumun vicdanına aykırı hükümler ihtiva etmektedir. Türkiye’deki hiçbir parti milletin bağrından doğmamıştır. Milletin bağrından doğan tek parti Yüce Diriliş Partisi’dir. CHP- İttihat Terakki Partisi, DP-CHP, AP-DP, DYP- AP, DSP-CHP, ANAP dördünden doğmuştur. Milli Nizam Partisi de Adalet Partisi’nden çıkmıştır. 6 milletvekili ortaya çıkarak bir parti kurdu. Milliyetçi Çalışma Partisi’de diğerlerinden doğmuştur. MSP-MNP, RP-MSP, FP-RP, AK Parti ve SP de FP’den doğmuştur. Yani hiçbiri milletten doğmamıştır. Nereden çıktıklarına bakarsanız gider Adalet Partisi’nden çıktığını görürsünüz. Nitekim sonu da Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. Yani geldiği yere döndü. Çiller’in adamları gelirdi not tutardı yanımızda. Bir ay geçmeden, bir gün Çiller çıktı, “milletin bağrından doğduk biz” dedi. Milletin bağrından doğan aslında biziz ama büyüyemiyoruz, gelişemiyoruz. Neden? Çünkü, bu milletin bağrından doğmayıp İttihat ve Terakki’den doğan partiler ile onlardan doğanlar, bu milletin bağrından doğan partiye izin vermiyor.”

“AK PARTİ YÜREKLİ OLSA CHP’YE KAPATMA DAVASI AÇARDI”

İktidar partisine açılmış bir kapatma davası var. AK Parti ne yapmalıydı? İsyan mı? Hayır! Erdoğan, çıkıp istifa edebilirdi. Ben olsam konuşur, gerçeği söylerim. Ondan sonra ne olursa olur. Ama onlarda onu söyleme cesareti, yürekliliği yoktur. Ülkenin ihtiyacı olan milletin bağrından çıkan partilerdir. Bu biz oluruz, başkası olur ama böyle partilerin çoğalması ve direnmesi gerekir. İşte o zaman legal – illegal ortaya çıkar. Bana kimse çıkıp da illegalsin diyemez. Bunu dedikleri zaman onlara haddini bildiririm. Ama bunu yapamıyor hiçbiri. AK Parti’de bir parça kendine güven olsa, hazırlar bir dosya CHP’nin kuruluşundan bugüne hiçbir zaman legal davranmadığını ve bu sebeple Anayasa Mahkemesi’nden CHP’nin kapatılmasını istemesi lazım. Bunu istemeye kanunen hakkı da vardır. Siyasi Partiler Kanunu’na göre bir partinin yasalara aykırı hareket ettiğini ileri sürerek o partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne dava açabilirsin.

SÖZDE İSLAMCI PARTİLER ASIL İSLAMCI AYDINLARI ENGELLEDİ

Fikren, zihnen ve kültürel olarak asgari düzeyde bir altyapıya sahip olmayan milliyetçi ve sözde İslamcı bir grup sistemin “müsaadesi” ile partiler kurdular. Aslında kendileri İslamcı olmayan partilerden doğdukları halde “İslamcılık” iddiasıyla bir parti kuranlar, asıl İslamcı aydın kadronun kurması gereken İslami partinin önünü tıkıyor.

FP’NİN “TASFİYE”Sİ İÇİN AK PARTİ “TERCİH” EDİLDİ

Fazilet Partisi’nin bölündüğü dönem, öbürünü tasfiye etmek için şu anki iktidar partisi “tercih” edildi. Günü gelince de kendisine tasfiye yolu görünmüştür. Mesele “sahte ile hakiki” farkıdır. Sahte pragmatist ve opürtinisttir. Kolaylıkla anlaşır karşı tarafla. Her tavizi verir. Sonunda da gerekirse çekip gider. Çünkü gereken menfaati sağlamıştır. Artık daha ötesi olmuyorsa, bırakması da kolaydır. Fakat hakiki harekete girmek isteyenler önce bir temel hazırlamak isterler. İleriyi görüp, gelmişken memleketin hizmetinde bir yerde kesinti olmasın diye önce temeli sağlam atmak isterler. Sonrasında düşüncelerini geliştirirler, plan-program yaparlar ve taviz vermezler. Onun için onların kurulması, yerleşmesi çok zordur. Fakat öbürleri çabucak kurulurlar. Birden gelişirler saman alevi gibi sonra birden de sönüp giderler. Yüz yıldır biz bunu yaşıyoruz. Bu gidişle de daha da yaşayacağız. Ama nasıl Osmanlı İmparatorluğu’nun düzelmesi bir türlü uzamayınca parçalandı ve yok oldu; aynı şekilde bir kötü durum toplumda yaşayamaz. Yaşarsa o toplum birden bire çöker. Şimdi yüzyıldır bizim yaşadığımız bu durum giderek hayati bir noktaya gelmiştir. Daha da sürecek hali kalmamıştır.

“AK PARTİ NE YAŞIYORSA KÖKSÜZLÜĞÜNDEN YAŞIYOR”

Türkiye’de kurulan partilerin tümünün İttihatçıların uzantılarından doğdu. AK Parti’den ayrılarak kurulacak bir parti de gerçek bir İslamcı parti olamayacaktır. Çünkü halktan doğmamışlardır. Nereden doğduklarını biliyoruz. Bugün içinde bulundukları durum da “köksüz” lüklerindendir. Eğer köklü olsalar, milletin desteği arkalarında ve olabilecek en büyük çoğunluktalar, kadroları var, maddi imkanları var, Şimdiye kadar olmayan bir medya desteği var. Bir şekilde kendilerine bağlı medya kurdular. Yakında bunun da meşruluğunu tartışacaklar. Meşru kelimesi şeriattan gelir. Şeriat kelimesi ortadan kaldırıldı. Meşru kelimesi kullanılmaya devam etti. Ancak “meşru”nun muhtevası değişti. Şimdi meşru kelimesi Anayasa’ya uygunluk olarak geçiyor. Anayasa’ya uygunluk da o kadar kaypak ve genel bir kelime ki, orada adı geçen ilkelerden biri olan laiklik ilkesi 1937’de bir tek kelime olarak girmiş, şimdi ise Anayasa’nın her tarafı dolu. Anavatanı Fransa’nın Anayasası’nda, laiklik kelimesi bir defa geçiyormuş.

“MÜSLÜMANLAR İÇİN ASIL ALDATICI OLAN HAK SURETİNDE GÖRÜNENLER”

Batıl her zaman yanlıştır ve bu bir gün ortaya çıkar. Asıl aldatıcı olanın ittihatçıların uzantısı olan oluşumlardan doğan partilerin, en sonuncusunun çıkıp “ben İslamcıyım” der, hak suretinde görünürse o zaman Müslümanlar aldanır. Millet, kendi içinden bir partinin çıkması engellendiği için “Ehven-i Şer” olanı tercih etmiştir. Millete bir kabahat bulamayız. Ama aydınları şahsen sorumlu görüyorum. Onlar ortaya çıkıp “ikinizde sahtesiniz” diyebilirlerdi. Bir tiyatro sahnesi gibi siyaset sahnesi. Biri hak rolünde, biri zıddı rolde. İkisi birbirini suçlar. Sonunda perde kapanır. Sonra yeniden perde aralanır. Aynı oyun oynanır. Bizde millet olarak seyrediriz. Birilerinin çıkıp ikinizde sahtesiniz diyebilmeliydi. Muhalefet, asıl muhalefet görevini yapmıyor. İktidar da bir gün gideceğinin hissiyle görevini tam anlamıyla yerine getirmiyor. Bunun sebebi ise doğuştan “legal” olmamalıdır.

KAPALI KAPILAR ARDINDA PAZARLIK

Bir gün aydın kadroların kuracağı bir partinin iktidar olması durumunda bütün partiler lağvedilip, yeni bir anayasa düzenlenmesi gerekir. Bu gidişle bir yere varılamaz. Yüce Diriliş Partisi’nin şu an iktidar partilerince önemsenmeyip dikkate almıyorlar ama bir gün gelişip, büyüdüklerinde bizi susturmaya çalışacaklar. AK Parti kamuoyu önünde hesap verip, kendini aklaması gerek. Ama iktidar partisi kapalı kapılar ardında bir takım pazarlıklar içinde. Büyümek sayıca olmamalı. İçi dolmalı. Fikirler zenginleştirmeli. Kanun çerçevesinde, kurum ve kuruluşlarla dolmalı ki bizi suçlamaya kalkıştıkları zaman karşılarına çıkıp kendimizi müdafaa edebilmeliyiz. Asıl önemli olan kamuoyu önünde ithama cevap vermektir. Bugün AK Parti kamuoyu önünde çıkıp hesaplaştı mı? Hayır. Mahkeme devam ediyor. Kendini savunacak tabiî ki. Ama birde kamuoyu önünde hesaplaşmak gerekir. Ancak susuyorlar. Çünkü kapalı kapılar adından bir takım pazarlıklar yapılıyor. O pazarlıklar bitmediği için kamuoyu önünde de bir açıklama yapmıyorlar. Halbuki aslolan milletten oy aldın, milletin iktidarısın önce millete hesap vermen gerekir.

MHP VE MSP’YE İTTİHATÇILARLA İŞBİRLİĞİ SUÇLAMASI

Bizim yapacağımız şey aydınların yapması gereken şey “çünkü millet her şeye rağmen gerçek aydının arkasında ve sağduyuludur. Fakat ona ulaşmak bugün için mümkün olmuyor.” Önce bir araya gelmeli. Fikirleri tespit etmeli. Daha sonra kapıları zorlayıp yasal haklarını koparmaları lazım. Bugün Müslüman aydınların parti kurmaya yasal hakları yok ancak fiili bir durum var. Kurulan bazı partiler kendilerini İslamcı parti olarak millete söylüyor. Aydın kadrolar bir araya gelip haklarını aramadıkça, millete bu haklarının olduğunu anlatmadıkça bir yere varamayız. Bunun için çalışmalıyız, kendimizi anlatmalıyız. Birden bire ortaya çıkıp geçici olarak İslamcı görünenlere kuşkuyla bakmalıyız. Çünkü böyle bir hak yok. Demek ki birilerinden bu hakkı alıyorlar. Seçime girmelerine bir şey demiyorlar. Sonrasında sınırı geçtiğini ya da işine yaramayacaklarını düşünüp kapatıyorlar. Mesela Milli Selamet Partisi, CHP’ye destek oldu ve CHP iktidar oldu. Yoksa Ecevit’in hiçbir zaman iktidar olacak hali yoktu. Daha sonra Ecevit’in ikinci kez iktidara gelişi de MHP sayesinde oldu. Bunlardan hiçbiri milletten aldıkları oyla gelebilmiş değiller. Bu desteği yapmalarına Milli Selamet’in hakkı var mıydı. Yoktu. Kimseye danıştı mı? Hayır. Bütün bunlar gösteriyor ki İslam adına, Milliyetçilik adına ortaya çıkan partilerin hiç biri halkın vicdanına dayanmıyor. Çünkü halkın vicdanı İttihatçıları ve onların uzantısı olanları asla kabul etmemiştir. Kimse bugün Sultan Abdulhamit’i deviren İttihatçıları rahmetle anmıyor. Onların uzantısı olmak, onların uzantılarıyla işbirliği yapmak, aynı sorumluluğu omuzlamak demektir. Mesele Abdülhamit meselesi değildir. Mesele bu milletin sahip olduğu devleti yıkmaktır. Sen gidip nasıl ittihatçı uzantılarıyla ortaklık yaparsın. Sen bunlara nasıl arka çıkar veya bunları kabul edebilirsin.

“AK PARTİ KAPATILSA NE OLUR, KAPATILMASA NE OLUR!”

Herkes soruyor “bu parti kapanır mı?” diye. Kapansa ne olur, kapanmasa ne olur? Şu an manen kapanmıştır zaten. Bitmiştir çünkü. Ruhunun olmadığı ortaya çıkmıştır. Böyle bir parti iktidarda kalsa ne olacak kalmasa ne olacak? Efendim o olmasa CHP gelir. Hayır gelemez. CHP her geldiğinde millet onu yere vurmuştur. Böyle partileri bizim olarak görmemize imkan yoktur. Biz kendi partimizi kurmalıyız. Şerh’en kurmuş bulunuyoruz ama “kurmak” demek içini doldurmak anlamına gelir. Aydınlar gelecek, dolduracak. Millet de arkasında duracak. Yeterki biz gerçekten layık olalım. Kendi çıkarlarımız için değil, milletin geleceği için çalışalım. Bunun için örnek olalım. Bunu yapamazsak daha umutsuz günler gelecektir. Biz görevimizi yapıyoruz. Bugün Anadolu’ya gidecek arkadaşlar duyursunlar, anlatsınlar. Her memlekette bir çalışma yapmak, meşale yakmamız lazım. Bizde bu konuşmaları ayda bire indirip daha çok Anadolu’ya yönelik konuşmalar yapmalıyız. Anadolu’dan davetler alıyorum. Ama ne için? Anadolu beni bağrına basmak istiyor. Beni görmek istiyor. Her tarafa gelmemi istiyor ama gidip konuşmalar yaparak, siyasetin dışında davranmak ve ikinci, üçüncü defa gittiğimde de Anadolu’ya bu konuları açmak için benim ömrüm buna yeter mi bilmiyorum. Onun için ben, daha direkt istiyorum. Anadolu aydını görevini yapmıyor. Kim bunlar? Öğretmen, imam, mühendis vs.vs. Millet oy vereceği zaman, aydınına danışır. Ama aydınlar görevini yapmadığı için millet neye bakıyor? Sözde kuvvete. Kuvvet dedikleri üç şeydir: Para, kaba kuvvet, kalabalıklık. Halbuki bunların hepsi boştur. Sizin paranız ne kadar çok olursa olsun, sizden çok daha parası olanlar vardır. Sizin ne kadar kalabalığınız olursa olsun sizden daha çok kalabalığı olanlar vardır. Sizin kaba kuvvetiniz ne kadar güçlü olursa olsun, sizden bileği güçlü olanlar vardır. Onun için temel güç, “hakikat”tır. Hatta bunun bir hikayesi vardır, “Şeyh Şamil 20 yıl Rus kuvvetleriyle savaştı. Ruslar başa çıkamayınca kuvvetlerinin sayılarını arttırmıştı. En son da dört yüz bine çıktı sayı. Şeyh Şamil’in kuvvetlerinin sayısı ise dört yüzdü. Bir gün bir haber geliyor ki, “bazı kabileler, bir kısım insanların Ruslara gönülleri kaymış. Ruslar altın saçıyor tabi. Bunu duyan Şeyh Şamil bütün kabilelere, boyları toplantıya çağrıyor. Onların mübarek kabul ettikleri bir dağ var. Toplantıyı orada yapacağını bildiriyor. Herkes geliyor. O dağda da volkanik bir göl var. Şeyh Şamil büyük bir sandık çıkarıyor ve “işittim ki bazıları Rus altınına tamah ediyor. Altın istiyor. Bakın bu bizim hazinemiz. İçi altın dolu ama tek hazinemiz bu.” Emir veriyor adamlarına, “atın o altınları da o kuyuya.” Çıkarılması mümkün olmayan bir göl. Sonra diyor ki, “şimdi altın isteyen varsa, gitsin onu o gölün içinden çıkarsın, onun olsun” diyor. Ve dağılıyorlar. Burada anlatılmak istenen şu: zannetmeyin ki biz altın içinde yaşıyoruz. Biz Ruslarla mücadele ediyorsak, Allah’a iman ettiğimiz için, esir olmamak için diyor ve bıçak gibi kesiliyor Ruslara kaymalar. Hatta Ruslar o kadar zora giriyor ki ormanları bile kesiyor. Çünkü Çeçenler ormanları öyle kullanıyor ki, adeta ağaçların üstünde koşuyor. Ormandan geçen Rusların tepelerine pat indiriyorlar. Bununla başa çıkamadıkları için bütün ormanları yaktırmıştır bir Rus generali. Bunları da bilmemiz ibret açısından gereklidir. Şeyh Şamil’i yaşatan onun hazinesi değil, onun imanı, inancıdır. Bizlerin de maddi gücü, kalabalığımız olmayabilir. Ama eğer haklıysak, doğruysak buna inanıyorsak direnmemiz güvenmemiz lazım. Bilhassa aydınlarımızın halka anlatması lazım. 50 yıldır birde buna bakalım diyerek harekete geçmiyoruz. Ne yapmalıyız? İsyan mı? Hayır. İllegal hareketler mi? Hayır. Bize yakışmaz da zaten. Gizli örgütler felan filan, Müslümanların yapmaması gereken şeylerdir. Biz açıkça fikirlerimizi söyleriz. Kanunların müsaade ettiği kuruluşları kurarız. Giderek anlatırız. Olmayan haklarımız var. Uzun ve sabırlı bir şekilde anlatmamız lazım. Bir kerede olmuyor diye, bir takım sokak hareketlerine girmemiz, illegal yöntemlere başvurmamız fayda getirmez. Biz Şeyh Şamil gibi apaçık kendi vatanımız ve milletimiz için giderek büyüyerek ve güçlenerek, fikrende hepsinden güçlü olarak çalışmaya başlamalıyız. Sabretmeliyiz. Birimiz bir yerden bırakırsak, öbürümüz devam etmelidir.”

Time Türk / Haber Merkezi

AKP “Kapatma Davası” İle İlgili İlginç Bağlantı

// Mayıs 26th, 2008 // No Comments » // Analiz

Kapatma iddianamesinin iki temel dayanağı var: Bunlardan birincisi, Anayasa’nın 10′uncu ve 42′nci maddelerinin Meclis tarafından değiştirilmesi.

Her ne kadar o iki madde AKP, MHP ve DTP’li milletvekillerinin toplam 411 oyuyla değiştirilmiş olsa da… Yargıtay Başsavcısı diğer partileri ve Meclis iradesini es geçiyor ve olayı AKP’nin üzerine yıkıyor; “Üniversitede türbana serbestlik sağlayarak laikliğe aykırı davrandılar” diyor.

Anayasa Mahkemesi (AYM) önce bu davaya bakacak. AYM, Anayasa değişikliklerini ancak ‘ şekilsel’ olarak denetleyebiliyor. Yani, yeterli oyu almış mı, imzası, mührü tamam mı; ona bakıyor.

Normal şartlarda, CHP’nin başvurusunu reddetmesi, ” Biz bunu ‘ içerik ‘ açısından inceleyemeyiz çünkü böyle bir yetkimiz yok ” demesi gerekiyor. Zaten raportörün de yorumu bu.

AYM bunu dediği anda, kapatma iddianamesinin en önemli iki dayanağından biri anlamsız hale gelecek.

Yargıtay bildirisi işte bunu engellemeye çalışıyor: Satır arasında, AYM’nin yetkilerini aşarak, 10 ve 42′nci maddeleri iptal etmesini istiyor.

Şunu da unutmayalım: Yargıtay’daki 32 Daire Başkanı, bu bildiriye imza atarak, Yargıtay Başsavcısı’nın hazırladığı iddianamenin arkasında olduklarını ortaya koydu. Yani AKP’nin kapatılmasını istediklerini apaçık gösterdiler.

Gelelim ikinci önemli dayanağa: 17 Mayıs 2006′da Alparslan Arslan, Danıştay’a saldırdı. Üyelerden Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürdü.

Hemen Arslan’ın, İslamcı bir militan olduğu söylendi. Saldırı ” Türkiye’nin 11 Eylül’ü ” ilan edildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Sezer, saldırının laikliğe karşı yapıldığını ilan etti. Bu şekilde kışkırtılan insanlar Hükümet ve AKP aleyhine gösteriler yaptı.

Halbuki kaçarken yakalanan Arslan’ın, Ergenekon adlı çeteyle ilişkili olduğu ortaya çıktı. ‘ Ulusalcı’ denilen ideolojiye daha yakın bir tetikçiydi.

Alparslan Arslan Davası sürerken, mahkemeye, Ergenekon bağlantısıyla ilgili sürüyle delil sunuldu. Fotoğraf bile vardı.

Ancak Başsavcı, kapatma iddianamesinde bu verileri göz ardı etti. Hükümeti ve AKP’yi, laiklik düşmanlarını cesaretlendirmekle ve böylece Danıştay saldırısına uygun bir atmosfer oluşturmakla suçladı.

Bu arada Arslan Davası’na bakan mahkeme de olayı dar bir çerçevede değerlendirmiş, kararını büyük resme bakmadan vermişti.

Davanın savcıları temyize gitti. Böylece “Danıştay’a Saldırı Davası”, Yargıtay’ın yolunu tuttu.

Vaziyete bakar mısınız: Yayınladığı bildiriyle AKP’nin kapatılmasını arzuladığını gösteren Yargıtay, şimdi de Alparslan Arslan Dosyası’nı ele alıyor:

1) Eğer Ergenekon bağlantısına dikkati çekerek kararı bozarsa, kapatma iddianamesinin ikinci dayanağı da çökmüş olacak.

2) Tersine… Kararı onarsa, bu kez de iddianamedeki ” şeriatçılara atmosfer yaratma ” suçlaması güçlenecek.

Tekrar hatırlatalım: Yargıtay Daire Başkanları, ‘ tarafsız’ olmaları beklenen birer ‘ yargıç’. Ama bu yargıçlar, malum bildiriye imza koyarak, bir ” savcının ” (yani aynı kurumda çalıştıkları Başsavcının) iddianamesine destek verdi!

Soralım: Burada bir ‘ kendi davasına bakma’ durumu yok mu? ” Yargıç kendi davasına bakamaz ” en temel hukuk kaidesidir de; o bakımdan soruyorum.

Dikkati çekelim: Fotoğrafın ortaya çıkışından bunca zaman sonra, tam da dosya Yargıtay’ın önüne gelmişken, “Ergenekon’dan tutuklu Veli Küçük’ün yanındaki kişi Alparslan Arslan değil, bir başkası” diye haberler yapılması sizce tesadüf mü?

Başka sorum yok!

StratejikBoyut

Üstad; Necip Fazıl Kısakürek – [Biyografi]

// Mayıs 23rd, 2008 // 1 Comment » // Terceme-i hâl

ANA HATLARIYLA
NECİP FAZIL KISAKÜREK
BİYOGRAFİSİ

 

 

1904 – 1983

1904 – 1983

26 Mayıs 1904′te, Perşembe günü sabaha karşı, İstanbul’da büyük bir
konakta doğdu.

Kayıtlı bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan ve Osmanoğullarından daha eski bir familya olan Dülkadiroğullarına bağlı “Kısakürekler” soyuna mensuptur.

Babası, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa’da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve kısa ömrünün son senelerinde Kadıköy hakimliği görevlerinde bulunmuş, gayet enteresan ve alakaya değer bir insan olan Abdülbâki Fazıl Bey (öl. 29 Kasım 1920); annesi, Girit muhacirlerinden bir ailenin kızı, kayıtsız şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir müslüman-Türk kadını Mediha hanımdır. (öl. 10 Haziran 1977)

Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinâf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamîd Han’a Ermenilerce girişilen suikastin tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902′de “Legion d’honneur” nişaniyle ödüllendirilen vekâr ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi’dir. (öl. 19 Mayıs 1916)

Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, tek oğlunun tek oğlu olarak Mehmet Hilmi Efendi’den aldı; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrendi. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden “yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku” şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir “tütsü çanağı” olan, büyükbabasına ait Çemberlitaş’taki Konak’ta geçirdi.

Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi’den sonra, haşarılığının önüne geçmek için onu 5-6 yaşlarında bir sürü “abur cubur” romanla tanıştıran, eski Halep Valisi, Zaptiye Nazırı Salim Paşa’nın kızı, büyükannesi Zafer Hanım, ruhi yapısını başka hassasiyetler açısından etkilemekte büyük pay sahibi oldu. Bir yaş küçüğü kız kardeşi Selma ile büyük babasının ölümü ise, onu dışarıdan etkileyen çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı iki hadiseyi teşkil etti.

Bahriye Mektebi’ne gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere’de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği mahalle mektebinden başlayarak çeşitli okullara devam etti. Fransız Papaz ve Kumkapı’daki Amerikan kolejinin ardından Serasker Rıza Paşa yalısındaki Rehber-i İttihad mektebine verildi. Yatılı olan bu mektepte de fazla kalamayınca, bir süre için Büyük Reşit Paşa Numûne mektebine ve seferberlik sebebiyle gidilen Gebze’nin Aydınlı köyünde, köyün ilk mektebine yazıldı. İlk mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi’nde bitirdi.

1916′da, “Ne oldumsa bu mektepte oldum” dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu örgüleştirdiği “Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahâne”ye imtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındı. Hayatının en nazik dönemini geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle ona, kendisini gösteren bir ayna, parlak bir zemin oldu. İlk metafizik arayıcılıkları ve zabitlerin bile benimsedikleri “Şair” lakabı ile ilk aruz talimleri orada başladı.

Namzet sınıfından ayrı üç harp sınıfını bitirdikten ve mezuniyet durumuna geçtikten sonra diplomasını beklerken, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmemeye karar verdi ve mektepten ayrıldı. Bir müddet sonra da, o tarihte namzet ve sadece üç harp sınıfından ibaret Bahriye Mektebini ikmal ettiğine dair diplomasını aldı. (1920)

17 yaşında, o günkü adiyle ” İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi “ne girdi. (1921)

 

O günlerin (1928 Harf inkılabına kadar) edebiyat alemini, Ziya Gökalp’in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua, Dergâh, Anadolu Mecmuası, Milli Mecmua ve Hayat Mecmuası teşkil etmekteydi. Bu âlem içinde ilk şiirlerini Yeni Mecmua’da yayınladı. (1922)

Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra, 20 yaşında, Maarif Vekaletinin Avrupaya tahsile gönderilecek ilk talebe grubu için açtığı imtihandaki başarısiyle üniversitedeki (sömestre)lerini resmen tamamlamış sayıldı ve Paris’e gönderildi. Sorbon Üniversitesi Felsefe bölümüne girdi. (1924)

Paris hayatı, kendini arayışının müthiş his helezonları, korkunç girinti ve çıkıntıları arasında, nefs cesareti bakımından hayal yakıcı bir tablo çizdi.

1925′te ilk şiir kitabı “Örümcek Ağı”nı bastırdı.

O yıllarda bankacılık yeni ve gözde bir meslekti. “Felemenk Bahr-i Sefit Bankası”nda çalışmakta olan Salih Zeki’yi ziyarete gittiği bir gün, arkadaşının teşvik ve tavassutu ile aynı bankada işe başladı. Daha sonra gayet kısa sürelerle Osmanlı Bankasının Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalıştı.

1928 – 29 senelerinde “Bâbıâli” adlı otobiyografik eserinde tafsilatlı şekilde anlattığı, Bâbıâli palamarına bağlı “Bohem Hayatı”nı son kertesine çıkardı.

Henüz 24 yaşındayken, “Kaldırımlar” isimli ikinci şiir kitabının yayınlandığı ve ortalığı takdirle karışık hayret seslerinin bürüdüğü 1928 yılı, onun şiir diyapozonunun herkesce beğenilmek noktasından en dik irtifaları kaydettiği basamak oldu. Bütün eser mevcudu 64 yaprak ve 128 sahifeyi geçmezken, hakkında yazılıp çizilenler bunu kat kat geçmişti.

1929 yazının sonlarına doğru gittiği Ankara’da, içinde 9 yıl müddetle çalışacağı ve müfettişliğe kadar yükseleceği İş Bankasına Umum Muhasebe Şefi olarak girdi. (5 Ağustos 1929)

Taksim’deki meşhur tarihi bina Taşkışla’nın 5′inci Alayının Zâbit kıtasında 6 ay neferlik; Harbiye’de İhtiyat Zâbit Mektebinde 6 ay talebelik, peşinden de 6 ay subaylık yaptı. 18 aylık bu askerlik macerası, 1931 senesinin başlarından 1933 senesinin ilk aylarına kadar fâsılalarla devam etti.

Askerliği bittikten sonra Ankara’ya döndü. Üçüncü şiir kitabı “Ben ve Ötesi’nin çıkışından sonra artık renk renk konfeti yağmuru altında ve şöhretinin zirvesindeydi.

Fikirde, daima ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi, sır idrâkine bağlı ve İlâhî vahdeti tasdikçiydi. Yani, çocukluk günlerindeki ilk ürpertilerinden 1934 yılına kadar, dur-durak bilmez taşkın ve başıboş ruhu, muazzam çalkalanmalarına ve anaforlarına rağmen ana istikâmetini hiç kaybetmedi.

“O ve Ben” adlı otobiyografik eserinde, hayatının en “kritik” kesitlerinden biri olan “Bahriye Mektebi Yılları” itibariyle, birkaç cümleyle özetlediği, 30 yaşına, yani 1934 yılına kadarki muhasebesi şöyledir:
“O güne kadar muhasebem, her unsuriyle hassasiyetimi gıcıklayan koca bir konak, her ferdinin nereden gelip nereye gittiğini bilmediği uğultulu bir cereyan içinde, her ân iniltilerle açılıp örülen mırıltılı kapılar arasında ve bütün bir ses, renk ve şekil cümbüşü ortasında, beş hassemin sınırı tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir (melankoli) duygusundan ibaret…
Bana çocukluğumdan kalan ve ilerdeki basamaklarda gittikçe kıvamlanan bu hassasiyet, sonunda, Büyük Velî’nin eşiğine yüz süreceğim âna kadar -otuzuna yaklaşıncaya denk- mücerret, müphem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş, hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin, kulaklarıma devamlı fısıltısını akıttı.
Oniki yaşımdan yirmi küsur, hatta otuz yaşıma kadar süren, güya kendime gelme, billûrlaşma ve şahsiyetlenme çığırımda, şu veya bu bahanenin çarkına tutulmuş, döner, döner ve kendimi hep günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıya; seslerin, renklerin, şekillerin ve mesafelerin ötesindeki hakikatten çakıntılar bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın, ruhumda daima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor; ve arada bir bu nöbetçinin selâmını alıp yine beni sürükleyen çarklara takılıyor, ona:
-Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!
Diyemiyordum.
Otuz yaşıma kadar da muhasebem budur.
…Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. Birini…”

1934′de bir akşam, nihayet bir akşam, çalıştığı bankadan Boğaziçindeki evine dönmek için bindiği “Şirket-i Hayriye” vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremiyeceği Hızır tavırlı bir adam, ona, kâinat çapında bir vaadin, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin adresini verdi.

Sıcak bir ilkbahar günü, yanına Abidin Dino’yu aldı ve Eyüb sırtlarına çıktı. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kaldı ve bir daha bırakmamacasına o Büyük Zat’ın eteklerine yapıştı.

Hikayesi “O ve Ben”de yer alan, korkunç bir fikir buhranına (crise intellectuelle), büyük ruh ıstırabına çattığı 34 yılı, bu yüzüyle ise, hayatının en belalı senesi oldu.

Yaşadığı buhranlı günlerden sonra Efendisinin manevi tesiriyle açılan kitaplık çapta eser verme devrinin ilk eseri “Tohum”u yazdı. (1935)

1936′da Celal Bayar’ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkardığı ve 16 sayı sürdürdüğü “Ağaç” Mecmuası, dönemin önde gelen entellektüellerini çatısı altında topladı.

Uzun süredir üzerinde çalıştığı, büyük ruh çilesinin sahne destanı “Bir Adam Yaratmak” piyesini 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için gittiği Zonguldak’ta bitirdi. (8 Temmuz 1937).
Eser ilk defa 1937-38 kışında, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Muhsin Ertuğrul tarafından temsil edildi ve muazzam bir alaka doğurdu.

1938 senesinin başlarında Ulus Gazatesi yeni bir Milli Marş..için..müsabaka..açtı. Ayrıca kendisine özel olarak yapılan teklifi; öne sürdüğü işi umumileştirmekten..yani “müsabaka”dan vazgeçilmesi şartının hemen kabulü üzerine benimsedi ve sonunda “Büyük Doğu Marşı” olarak kalan şiiri yazdı.

Sonbaharda, artık kendini “dolap beygirinden farksız” hissetmeye başladığı Bankadan istifa etti (10.10.1938); ve vakit geçirmeden Haber gazetesine girdi. Kısa bir süre sonra da Son Telgraf gazetesinde, Bâbıâlinin önde gelen muharrirlerinin aksine, İkinci Dünya Savaşının kaçınılmaz olduğu görüşünü savundu ve haklı çıktı. Hâdiseleri önceden haber verir mahiyetteki teşhis ve tahlilleri karşısında muhalifleri ancak şöyle diyebildi:
“- Bu adam ne derse çıkıyor!..”

Zamanın Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarına Hoca olarak tayin edildi. Bu Profesörlük işinin trenlerde kondöktörlüğe döndüğünü ileri sürerek Hasan Âli’den İstanbul’da bir görev istedi. Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Mimari kısmına atandı. Ayrıca Robert Kolej’in son sınıflarında Edebiyat Hocalığı yaptı.

1939′da, ileride baş köşeye oturtacağı en sevdiği şiirini, bu tarihten 5 yıl önce yaşadığı anlatılmaz ve anlaşılmaz büyük ruh ıstırabının şiirini (Çile) verdi.

1940 yılında Türk Dil Kurumu hesabına “Namık Kemal” isimli bir eser kaleme aldı ve vaktiyle Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin Ulu Hakan Abdülhamîd hakkında söylemiş olduğu hakikatleri, bu eser zâviyesinden tetkiklerini derinleştirdikçe bizzat gördü.

1941 senesinde, yine köklü bir familyadan; “Bâbanzâde”lerden, Ahmed Naim Efendi’yle kardeş çocuğu olan Recai Bey’in kızı, Yahya Nüzhet Paşa’nın torunu Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlendi. Bu evliliğinden Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) isimli beş çocuğu oldu.

1942 kışında tekrar 45 günlüğüne Erzurum’a askere gönderildi. Askerken yazdığı siyasi bir yazı sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapis cezasını Sultanahmet cazaevinde tattı.

Aslında politikaya ve sosyal sahaya meyli 1936′da başlamış, o yıldan 1943′e kadar geçen 7 yıl içinde, İslâmi temayülü “Şahsi bir zevk ve saklı bir telkin” planında kaldığı için, ne devlet ne de basında kimseyi ürkütmemişti. Yalnız bazı münekkitler ve yazarlar hiçbir mânâ veremedikleri ondaki bu eğilimi hazmedememişler ve çeşitli klişe yakıştırmalarda bulunmuşlardı: “İslâm komünisti!” “Hayır! İslâm faşisti” “Yok, yok neo-müzülman” “Sırf züppelik olsun diye müslümanlık taslıyor!” “Sabık şair; şiirine yazık etti!” “Ahmak burjuvaları şaşırtmak merakında bir sanatkar mizacı!..”

İşte 1943, Sanatkarın fildişi kulesinden agoraya indiği; tam olarak belirdiği tarihtir: İçini öyle bir sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı kapladı ki, artık çalışamaz oldu ve mücadelesini bir ömür; hükümetiyle, partisiyle, basıniyle, hocasiyle, gençliğiyle kendi açtığı bütün cephelerde tek başına sürdüreceği Büyük Doğu Mecmuası’nın ilk sayısını çıkardı. (17 Eylül 1943)

Sonraki dönemlerine bir hazırlık kademesi olan derginin bu ilk devresi, 30′uncu sayıda “Allaha itaat etmeyene itaat edilmez!” meâlindeki bir Hadîs-i Şerif yüzünden, rejime itaatsizliği teşvik suçlamasiyle 1944 Mayısında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı.

Gün geçirilmeden Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki hocalığından kovuldu ve ikinci askerliğine ikinci defa sevkedilerek Eğridir’e sürüldü.

Bu ilk devresinden sonra, 2 Kasım 1945′ten başlayarak 5 Haziran 1978′e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli tarih ve periyotlarda tam 16 devre yayın hayatını sürdüren Büyük Doğu’yu cilt cilt eser faaliyetinin yanı sıra, 36 sene müddetle tek başına omuzladı; büyük bir fikir ve aksiyon zemini kurdu.

2 Kasım 1945′de Büyük Doğu yeniden çıkmaya başlayınca, onu, birdenbire; “eski İktisat Vekili Fuat Sirmen’e neşir yoluyle hakaret, Dini tezyif, memleket dahilinde teşekkül etmiş İktisadî, hukukî, siyasî, idarî rejimleri devirmek yolunda propaganda” gibi birçok adlî takibat ve muhakemeyle yüzyüze bıraktı.

1946 senesinin sonlarına doğru, 13 Aralık tarihli sayısında; kapak yaptığı mücerret bir kulak resminin altındaki “Başımızda kulak istiyoruz!” yazısı İnönü’nün kulaklarının duymuyor olması hakikatiyle birleşince Örfi İdarece tekrar kapatıldı.

Birkaç gün sonra Başbakan Recep Peker tarafından Ankara’ya çağırıldı. Recep Peker’in sadece “biraz ölçülü” davranması ve fazla aleyhte yazmaması karşılığı 100.000 lira teklifi, kabul etmediği takdirde ise açık açık zindana atılma tehtidiyle karşılaştı.

O günler için bir servet demek olan deste “söz” olmaktan çıkmış, üstündeki “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası” bandajiyle birlikte önündeki masaya bırakılmıştı.

Çok geçmeden; kapatılan dergide tefrika edilmeye başlamış olan “Sır” isimli piyesinden dolayı “Milleti kanlı ihtilale teşvik” suçlamasiyle mahkemeye çıkarıldı.

Artık büyük mücadele yolundaydı. 1947 baharında (18 nisan) Büyük Doğu’yu yeniden ve üçüncü defa çıkardı. Birkaç ay sonra (6 haziran) “Abdülhamîd’in Ruhaniyetinden İstimdat” başlıklı Rıza Tevfik’e ait bir şiirin neşri sebebiyle Büyük Doğu mahkeme karariyle tekrar kapatılırken kendisi de tutuklanarak hapse atıldı. “Türklüğe Hakaret”den yargılandı, 1 ay 3 gün tutuklu kaldı ve sonunda beraat etti.

1947 yılı içinde; bütün bunlar olup biterken ve arada bir sürü tutuksuz muhakeme, üzerine saçma taneleri halinde gelirken, “Sabır Taşı” piyesiyle “C.H.P. Sanat Mükâfatı”nı kazandı. Ancak jürinin verdiği karar Parti Genel İdare Kurulu tarafından iptal edildi.

Yine aynı yıl, Büyük Doğu’nun çıkmadığı kısa bir arada 3 sayılık mizah dergisini; “Borazan”ı çıkardı.

1948′de, Temyiz Mahkemesi, hakkındaki ilk ve meşhur beraat kararını, dünya adalet tarihinde görülmemiş tertiplerle bozdu. Bütün bir yıl geçimini, (ihtimal ki, üzerine Puccini’nin bir operası takılı pikapla, büyükbabası, Bâlâ rütbeli Maraşlı Hilmi Efendi’nin ceviz çerçeveli yağlı boya portresi hariç) evinde ne varsa son iskemleye kadar satarak temin etti.

1949 senesini; zevcesi, üç çocuğu ve kayınvalidesiyle beraber küçük bir otel odasında karşıladı. Ağır Ceza Mahkemesi hakkında verdiği beraat kararında ısrar ederken, Büyük Doğu da kapana-çıka; fakat her defasında kaldığı yerden yoluna devam ediyordu.

Bu yılın Ramazan ayında (28 Haziran) Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurdu.

Şubat 1950′de Cemiyetin bir numaralı şubesi “Kayseri Büyük Doğu Cemiyeti” açılır açılmaz Halk Partisinin duyduğu dehşet son haddine vardı. Açılışı yaptıktan sonra İstanbul’a dönüşünde bir yazı bahanesiyle tutuklandı, Türklüğe Hakaret Davasında verilmiş beraat kararı Temyize “tekrar ve topyekün” bozdurulur bozdurulmaz da (21 Nisan) hapse atıldı.

500 yıllık bir Türk ailesine mensup Necip Fazıl’ın hayatındaki, “Türklüğe Hakaret Davası”nı da içine alan bu dönem; tesirinin, o günlerde kendisine ne gözle ve nasıl bir dehşetle bakıldığının, ne tür bir muameleye müstehak görüldüğünün ve kapı kapı hangi korkunç berzahlardan geçtiğinin iyi bilinmesi için, üzerinde dikkatle durulması gereken bir dönemdir.

Kendi ifadesiyle;

“İnönü, zamanın Adalet Bakanını çağırıp şu emri vermiş “Ne yaparsanız yapın bu adamı bertaraf edin!..” Temyiz mahkemesince bozulan fakat yine mahkemenin üzerinde ısrar ettiği Türklüğe Hakaret Davası’ndaki beraat hükmünü, Temyize bu sefer nihai olarak bozdurmak için 1 yıldır sarfedilen gayreti birdenbire hızlandırdılar. Vaziyet emindi. Doğrudan doğruya politikadan emir almak vaziyetinde kalan o zamanki Temyiz Mahkemesi bu hükmü nasılsa bozacaktı. Fakat hemen bertaraf edilmem için bir tevkif bahanesi bulmak lazımdı. Derhal buldular. Doğrudan doğruya partiye yönelttiğim bir hücumu hükümetin manevi şahsiyetine yönelmiş saydılar ve beni tevkif ettiler. Bu davadan hakimin huzuruna çıkar çıkmaz beraat ettiğim ve salıverilmeyi beklediğim gün, o anda yetiştirdikleri Temyiz’in bozma kararı üzerine beni bir mahkemeden diğer mahkemeye aktardılar. Temyiz’in bozma ve mahkemenin uyma kararı üzerine, beraat eden adamı, bu defa zevcesiyle birlikte tekrar hapse gönderdiler. Sırf taraflar teşekkül etsin de Temyiz’e hemen uyulabilsin diye, hamile ve hasta zevcemi, vahşice bir üslupla, yatağından kaldırıp öğleden evvelki mahkemeyi öğleden sonraya kadar bekletmek;
ve -ben zevcemi yatağından kaldıramazlar, beni de mecburen salıverirler diye düşünürken- birdenbire hasta kadını mahkeme salonundan içeri itmek suretiyle, cihanda emsalsiz bir hak ve adalet hıyaneti tertiplediler. Halk Partisi idaresinin savcısına ve mahkemesine baskı derecesini gösteren bu misali, içindeki hak ve adalet hıyanetiyle birlikte, bu ve öbür dünyanın hesap günlerine havale ediyorum.”

Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasının arkasından çıkan Af Kanuniyle 15 Temmuz’da serbest kaldı. Aynı yıl, üstüste, Cemiyet’in Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya, Diyarbakır şubelerini açtı. Vaziyeti eski iktidarı ürküttüğü kadar, yeni iktidara da hoş görünmemekteydi.

Demokrat Parti’yi ilk kurulduğu andan itibaren bir muvazaa partisi, Adnan Menderes’i de Cumhuriyet devrinin seri malı Başbakanları arasında ilk ve yegâne ümit mevzuu olarak gördü. Partiyle Menderes’i ayıran bu görüşü kavrayamayanlar, onu, Demokrat Parti’nin propagandasını yapmakla suçlayacaklardı. Halbuki yeni iktidar Büyük Doğu Cemiyeti’ne duyduğu nefreti ve onu takip ve tarassut altında tuttuğunu bizzat Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu tarafından Meclis kürsüsünde dile getirmişti.

1949 yılının açtığı, gittikçe köpüren iftira ve lekeleme kampanyasının ve bu takip ve tarassutun bir neticesi halinde çok geçmeden basına “Kumarhane Baskını” diye akseden siyasi komplo tertiplendi (24.3.1951). Bu komplo üzerine Büyük Doğu’nun derhal toplatılan meşhur 54. SAYI’sını çıkardı. Bu sayıdaki bir yazısından dolayı tutuklanarak cezaevine atıldı. Çıkışında Büyük Doğu Cemiyeti’ni tasfiye etti.

1952′de, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın Malatya’da bir suikast teşebbüsü ile yaralanması (22 Kasım) ile başlayan hâdiseler, malum basının yaygarasiyle büyütüldü, genişledi ve nihayet onu da azmettirici sıfatıyla, o ünlü savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine çekti.

Bu günler, “şair – hapishâne ilişkisi”yle de başka örneklerden farklı olarak; o keskin ve gözükara fikir mizacının altındaki çok hassas ruhunu acıtan ve demir parmaklıklar arkasındaki 1 gününü 100 güne bedel kılan “dış tesirler” bakımından hayatının en ıstıraplı dönemidir.

11 Aralık 1952′de, bu hadise üzerine yayınladığı, şimdi “Müdafalarım” adlı eserinde yer alan “Maskenizi Yırtıyorum” isimli ünlü broşürle, 1943′ten beri başına gelenlerin ve bütün bu olup bitenlerin geniş bir muhasebesini yaptı.

12 Aralık 1952′de, yani Malatya hâdisesinden hemen sonra, daha önceki bir mahkûmiyetin infazı bahanesiyle atıldığı hapisten “taammüden katle teşvik ve azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek” isnadlariyle yargılandıktan sonra, 16 Aralık 1953′te Malatya Dâvasındaki suçsuzluğu (!) anlaşılmış olarak çıktı.

1951, 1952 ve 1956′da Büyük Doğu’yu günlük gazete olarak çıkardı. Büyük Doğu’nun tesiri o kadar büyük oluyordu ki, 1954 seçimlerinden önce, bir parti lideri yaptığı seçim konuşmalarında eline dergilerden çeşitli nüshalar alarak; “İşte Menderes, bu yobazlık âbidesine yardım eden adamdır. Onu ve partisini seçmeyin!..” diye propaganda yaptı.

1957′de de 8 ay 4 gün hapis yattı.

Bu arada; hiçbir zaman ve mekan şartı aramaksızın sürekli yazıyor, değişik sahalarda zirve eserler vermeye devam ediyordu. Ata olan sevgisi ve biniciliği meşhurdu. 1958′de, Türkiye Jokey Kulübü’nün ısmarlamasiyle, belki de dünyada mevzuunun ilk örneği olarak, atı bütün ruhu, estetiği, tarihi ve felsefesiyle, şairane bir üslupla ele alan ve anlatan bir eser kaleme aldı.

Büyük Doğu’ların muazzam hücum devresi 1959′da, aleyhine o kadar dâva açılmıştı ki, bu dâvaların yarısı mahkûmiyetle neticelense 101 sene hapis yatması gerekecekti.

Mahkûmiyet kararlarının hızla kesinleşmeye başladığı ve Başbakan’ın emriyle Niğde Cezaevinde kendisine tek kişilik konforlu (!) bir hücre hazırlandığı sırada 27 Mayıs 1960 İhtilali oldu. İhtilalin ilk radyo duyurularından birinde, zaten çıkmayan Büyük Doğu’nun kapatıldığı ilan edildi.

6 Haziran günü geceyarısı evinden alındı. 4.5 ay müddetle Balmumcu garnizonunda “gerekçesiz” tutulduktan ve yüzbaşılara varıncaya dek en ağır hakaretlere maruz bırakıldıktan sonra, Genel Affa rağmen, 5816 sayılı kanun sadece kendisi aleyhinde istisna tutulduğu için, “toplu tahliye” sebebiyle bayram yerine dönmüş Garnizon kapısına yanaşan; kaatilleri, ırz düşmanlarını taşımaya mahsus camsız, kırmızı renkte bir cezaevi arabasıyla Toptaşı Hapishanesine nakledildi. (15.10.1960) Ve 1.5 yıl içerde kaldı.

18 Aralık 1961′de tahliye edildikten sonra önünde iki yol açıldığını gördü; Ya her şeyden büsbütün el etek çekmek, yahut her şeye topyekün el uzatmak… Tercihi, demir hapishane kapılarından daha önce de salıverildiği günlerden farklı değildi.

“Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter!.. Bu söz benim iman tarafım belli değilken, o hengâmede, bugünkü düşman cephesinin en kodaman kalemlerinden biri tarafından hakkımda kondurulmuş teşhistir. Yarabbi; nezdinde, kendimi, en aşağı müminlik mertebesinin ancak ayak tozlarını silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek böyle bir iddiadan kemiklerim ürpererek kaydediyorum: Sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için, nefret edilmek bana ne muazzam payedir! Bu payeyi bana sen, hayatım ve bütün insanların hayatı gibi, meccânen, yoktan, tek liyakat ve istihkâkım olmadan verdin; ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisaniyle izhar ettin. Artık ben nasıl susabilirim?”

Yani, yine ikinci yolu seçti. Kendini bulur gibi olunca Yeni İstiklal, bir müddet sonra da Çetin Emeç’in sahibi bulunduğu Son Posta gazetesinde başmakalelerine ve günlük fıkralarına başladı.

1963 İlkbaharında bir davet üzerine açılan “konferans çığırı” üzerinde evvela Salihli, İzmir; bir müddet sonra Erzurum, Van; daha sonra İzmit, Bursa ve 1964 yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus’ta konferanslar verdi.

1964′te Büyük Doğu’nun 11′inci devresini açtı. Adnan Menderesin aziz hatırası için kaleme aldığı ve derginin 1′inci sayısında neşrettiği “Zeybeğin Ölümü” şiirinden dolayı takibata uğradı.

1965′te “b.d. Fikir Kulübü”nü kurdu. Mart ayından başlayarak sırasiyle Adıyaman, Maraş, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar, Ankara, Kırıkkale ve Eskişehir’de konferanslar serisini sürdürürken, günlük çerçevelerine ve bazı eserlerinin tefrikasına da bir gazetede devam etti.

“b.d. Fikir Kulübü” adına Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde verdiği bir konferans üzerine açılan dâvada, “Din esasına bağlı cemiyet kurmak” iddiasiyle yargılandı.

Büyük Doğu’ların 1965 ve 1967 devrelerinde birçok defa “Hükümetin Manevi Şahsiyetini Tahkir” suçlamasiyle takibata uğradı. Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti ve Milli Birlik Komitesi dönemlerinin ardından, Adalet Partisi devr-i iktidarında da takip mevzuu olmaktan kurtulamadı.

27.12.1967 tarihli Büyük Doğu Dergisinde dönemin Başbakanı’nın (Demirel) kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk defa olarak yayınladı.

“İdeolocya Örgüsü” isimli eseri, “Mümin/Kafir” diyalogları ve siyasi içerikli yazıları sebebiyle devamlı olarak suçlandı, sorgulandı, yargılandı.

1968′de “Vahidüddin” adlı eserini Bugün gazetesinde tefrika edip ilk baskısını yaptıktan sonra takibata uğradı ve kitap toplatıldı. Eserde suç unsuru bulunmadığına dair bilirkişi raporu doğrultusunda Mahkeme, beraat kararı verdi.

İleride, kararın Temyiz’e bozdurulması ve daha önceki kararın aksine mahkemenin bozma ilamına uymasiyle bu dâvadan da mahkûm olacak (28.11.1973) ve bir müddet sonra Af Kanunu çıkacağı için karar infaz edilemeyecekti. Ancak “Vahidüddin” eseri 2′nci baskısında hiçbir takibata uğramayıp “zaman aşımı”na gireceği halde, 1976′daki 3′üncü

baskısından sonra tekrar takibata uğrayacak ve en aşırı fikir düşmanlarının imzasını taşıyan bütün bilirkişi raporlarına rağmen hukuk anlayışı bakımından tarihte eşi az görülmüş bir mantık üzerine oturtulmuş 25 sahifelik bir kararla 1.5 yıl mahkûmiyetine sebep olacaktı.

1969 yılı içinde Erzincan, Antalya ve Alanya’da konferanslar verdi.

Çeşitli tarihlerde muhtelif gazetelerde, başmakalelerine, fıkralarına ve bazı eserlerinin tefrikasına devam etti; tam sahife Ramazan yazıları kaleme aldı.

1973 seçimlerinden sonra beliren; neredeyse, 1943′lerde “Sanatına yazık etti!” diyenlere, 30 sene sonra bambaşka bir açıdan hak verdirtecek siyasi tablo ve bu tabloyla birlikte artık iyice ortaya çıkan dini manzara karşısındaki üslûbunda, derin bir ıstırap ve inkisâr saklıdır:

“Bir devirdi. O tarihlerde (40′lı yıllar) küfür, bütün müesseseleriyle bir buzdağı gibiydi. Ortalıkta hiçbir hareket mevcut değildi. Müslümanlık zindanı camilerden bir hıçkırık sesi bile gelmiyordu. Bu gafiller, adeta, “camie girebiliyorum ya, ne devlet!” gibilerinden seviniyorlar ve hadım olmanın oltasında mesut görünüyorlardı. Şimdi şucu bucu geçinen bazı zümrelere adını vermiş isimlerden hiçbirini görmek mümkün değildi. Derken, meydan açılır gibi olduktan sonra ortaya çıktılar ve kendilerine evliyalık süsü vermekten de kaçınmadılar. Biz ise, mahut buzdağını, karda avuçlarımızı hohlarcasına, ciğerlerimizden kopan sıcak nefeslerle eritmeye çalıştık ve galiba bunda müessir olduk.

Fakat bu defa… Bu defa ortalık çamur kesildi ve şu andaki perişan manzara doğdu. Dahası ve en acısı, İslâm dava ve aksiyonunun bunlara izafe edilmesi, bunlarda göründüğü gibi zannedilmesi, İslâma aykırı cephenin bütün din hıncının bu beceriksizler üzerinde bir nevi boks talimi yastığına benzer bir avantaj kazanması ve İslâm davasını temsil gibi bir şeref ve ehliyetin, bu ehliyetsiz ellerde bilinmesidir!.. Biz, tam 30 yıl, tırnaklarımıza kan ve ciğerimize kaynar su oturmuş; bu netice için mi çalıştık, çabaladık, didindik, yırtındık, yıprandık, helak olduk?.. (1973)”

Ve o yıl Hacca gitti.

Aynı yıl, Fas’tan, Saraya çok yakın çevreden evine kadar gelen, ömrünün kalan kısmını bütün aile fertleriyle birlikte Fas’ta geçirmesi, yani bundan böyle Fas’ta yaşaması teklifini; gözlerini pencereden dışarıya, alakasız bir noktaya dikerek, küçük, çok küçük göz tikleri içinde sabırla dinledi. İlgisiz bir mevzu açarak cevap verdi.

Yine aynı yıl, oğlu Mehmed’e Büyük Doğu Yayınevi’ni kurdurdu. Sonuna vasiyetini de eklediği “Esselâm” isimli manzum eserinden başlayarak daha evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserlerinin düzenli yayınına başladı.

1974′de, daha önce “Örümcek Ağı/1925″, “Kaldırımlar / 1928″, “Ben ve Ötesi / 1932″, “Sonsuzluk Kervanı / 1955″, “Çile / 1962″ ve “Şiirlerim / 1969″ adlarıyle yayınlanan şiir kitaplarını, “mal sahibi olarak” kendisini ifadelendirmeyen küçük ve kifayetsiz davranışlar şeklinde değerlendirirken, onları “özleştirerek, süzerek, ayıklayarak, düzelterek” yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; “Çile”de (1974 / Bütün Şiirleri) topladı. Böylece bu isim altında bütünleştirdiği şiirlerini, Türk Edebiyatına, “Şairliğimin tek ve eksiksiz kadrosu” diyerek armağan ederken, kitabın takdiminde, vasiyet niteliğindeki şu ifadeye yer verdi:

“- İşte şiir kitabım bu, hepsi bukadar; ve bu kitaba gelinceyedek başka hiçbir şiir bana, adıma ve ruhuma maledilemez!”

1975 Ağustosunda, kabri Van’ın Arvas köyünde bulunan, mürşidinin mürşidi Seyyid Fehim Hazretlerini, bir yıl sonra da, onun da mürşidi Hakkari’nin Şemdinli Kazasının Nehri mevkiindeki Seyyid Tâhâ Hazretlerini ziyaret etti.

1975′de, Demokrat Parti döneminde, meydanlarda Büyük Doğu aleyhinde mitingler tertip ettirilen iki gençlik kuruluşundan biri olan Milli Türk Talebe Birliği tarafından Mücadelesinin 40. Yılı münasebetiyle bir “Jübile” tertiplendi. (23 Kasım)

1976′da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek “Rapor”ları, 1978′de de SON DEVRE Büyük Doğu dergisini çıkardı.

26 Mayıs1980′de Türk Edebiyat Vakfı tarafından “Şairler Sultanı” ve 1982 yılında yayınlanan “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” isimli eseri münasebetiyle de “Yılın Fikir ve Sanat Adamı” seçildi.

1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, “içinde 20 yıl müddetle bir protoplazma halinde yaşattığı İman ve İslâm Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için”, bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapandı.

Yeni bir Parti kurmak üzere bulunan ve ileride Devlet Başkanlığına kadar yükselecek olan Özal’ı, arzusu üzerine sık sık odasına kabul ederek fikirler not ettirdi, tavsiyelerde bulundu.

Ömrünün son günleri, Erenköyündeki evinde aynı “küçük oda”da, yine kesinleşip infaz safhasına gelmiş; ve hayli ilerlemiş yaşına ve adlî tıp raporlarına rağmen devrin Devlet Başkanınca (Evren) af yetkisi kullanılmayarak bir tür infaz emri verilmiş 1.5 yıllık mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehditi altında; kitapları, yazıları, notları ve bir takım halis ve gerçek dostlariyle mahzun sohbetler içinde geçti.

Ve bir gece… Onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece, (25 Mayıs 1983) yatağında doğrulup, elâ gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa dikti. Ne gördü ki; pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe kıpırdadı:

“Demek böyle ölünürmüş!..”

“Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. BİRİNİ…
O, kim mi?
Allahın Sevgilisi…
Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedîlik sarayının paslanmaz tâcı…
Tek dâva O’nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı.
Binbir istikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahat saadeti karşısında şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat…
Benim hayatım budur!”

Necip Fazıl Kısakürek

Batı kültürünün içinden yetişti. Saf şiir, sanat, edebiyat ve tefekkür yolundan geldi.

14. İslâm asrında; İslâmın asırlar sonra topyekûn muhasebesini yerine getirdi.

79 yıllık hayatı ve eserleriyle her dem, “hayal kanatları kan içinde” tek başına uçar gibi yaşadı.

26 Mayıs 1983′de, Perşembe günü, Eyüp sırtlarında toprağa verildi.

Kaynak