Posts Tagged ‘Başörtüsü’

Kardelenler Açmayacak…

// Ocak 24th, 2010 // No Comments » // Başörtüsü, İktibas

Tanrısı çok olan bir kentte, Tanrıyı birlemiş , beyazlara tapılan bir ülkede siyah olmuş, ibadet etmek yasakken o mabede girmiştir artık. Roma’ya karsı spartaküs, tabulara karşı bir jan dark’tır artık.

Varmadan sekizine, ergen oldu Ünzile,
Yağmuru kim döküyor, Ünzile kaç koyun ediyor..

İşte böyle devam eden şarkının mısralarını terennüm edip duruyor iç sesim. Günlerdir televizyon ekranlarında ÇYDD’ nin dönüp duran reklam filmine takılıyor gözlerim. Baba beni okula gönder diye yola çıktıklarından beri tutarsızlıklarının ne boyuta gelebileceğini merak ederek takip ettiğim furyanın diğer bir sloganıyla tanışıyorum. Ünzile’ ler için çağdaş bir gelecek..

Sekiz yaşarlında küçük bir köy kızı koyunlarını güderken eleştiriyor solist, erkenden kadın oldu diyor köy kızı Ünzile için, şehirdeki yaşıtları olan küçük kadınların gayrı meşru hayatlarını unutarak. Ünzile’ nin hayatını eleştirme hakkı görüyor kendinde. Kahramanımız Ünzile’ nin yaşadığı dramatik tablodan, ancak ÇYDD’ nin uzattığı laik ve çağdaş el sayesinde kurtulabileceği vurgulanıyor filmde. Seyreden kişide zavallı kızcağız bu yaşında nelerle uğraşmak zorunda bırakılmış fikri uyandırılarak bağış isteniyor halktan daha aydınlık bir gelecek için(!).

Reklamın devamını hayal ediyorum ister istemez. Ünzile hayal kurmaya başlıyor, babasını okumaya ikna ediyor köydekilerin ümidi olup vatana millete hayırlı bir kız olmak üzere yola çıkıyor. Çağdaş yaşamı destekleme derneğinin bursunu almak için kapılarını çaldığını varsayıyorum. Elleri soğuktan çatlamış, yüzü hala utangaç bakışlar atıyor karşısındakilere… Ancak onlar bu detaylardan çok başındaki örtüye takılıp kalıyorlar. Ellerinde olmadan başörtüsünü görünce dudaklarını ısırıyorlar, ellerini yumruk yapıyorlar ve kaşlarını çatıyorlar. O kahrolası ölçüp biçme anı geliyor. Eğitim aşkına nereye kadar ilerleyebiliriz diye düşünüyor ÇYDD’ nin teyzeleri. Kızımız dedikleri Ünzile, hiç te istemedikleri bir kılıktadır şimdi. Üstelik namazında niyazındadır ve en kötüsü de koyunları gütmekten vazgeçip kente gelmiştir. Baba beni okula gönder demiştir babasına. Babası da bu zararsız ve çağdaş çağrıya icabet etmiş kızını okumaya göndermiştir. Kızı Ünzile’ yi ama çağdaş mı çağdaş, laik mı laik ablalar, sevgiden yoksun bakışlarını Ünzile’nin başörtüsünden alamamışlardır. Koskoca kadınlar Ünzile’nin devleşen başörtüsünün karşısında ürpererek ona yardım edemeyeceklerini söylemişlerdir. Çünkü o artık kerpiç duvarın dibindeki zavallı kızcağız olmaktan çok, şehirde tüm putlarına savaş açmış bir militandır gözlerinde.

Öyle bir militandır ki Ünzile bir bakısıyla koca bir üniversiteyi bir sözüyle kocaman bir toplumu ve başörtüsüyle kocaman bir devleti yerle bir edebilecek güçtedir artık.

Ünzile okuma askıyla yanıp tutuşurken neyi karşısına aldığını, neyin yanında olduğunu anlamaya başlamıştır. Tanrısı çok olan bir kentte, Tanrıyı birlemiş , beyazlara tapılan bir ülkede siyah olmuş, ibadet etmek yasakken o mabede girmiştir artık. Roma’ya karsı spartaküs, tabulara karşı bir jan dark’tır artık.

Hasılı Ünzile eli bos döner bu eğitim gönüllüsü ablalarının yanından üstelik bir ton azar işiterek. Rejim düşmanlığıyla suçlanıp androıt muamelesi gördükten sonra bir de haddi bildirilir Ünzile’ye. Ünzile aç kardelen aç şarkısını da büyü ve oku diye anlamıştı oysa. Neden sonra anlamıştır başörtüsü kastedildiğini. Ama Ünzile kararlıdır, bu ülkenin gerçek kardeleni kararlıdır, açmayacaktır, kardelenler asla onların istediği gibi açmayacaktır. Ünzile kararlıdır, gün gelecek ve milyonlarca kardelen açacaktır bu ülkede, kardelenin ve insan olmanın anlamını kavrayamayanların karşısında, onurlu ve müslümanca…

Ünzile tezek kokan yollarında köyünün ve koyunlarıyla her aksam ustu ahırının dibinde sadece okuma hayalı kuran küçük bir köylü kızı. Ünzile dinini yaşamak isteyen binlerce başörtülü genç kızdan bir tanesi. Onlar ise tutarsızlıklarıyla Ünzilelerin ve diğer tüm özgürlük mücadelesi veren kızların baş düşmanı. Onlar bu ülkede kendileri gibi olmayan herkesi tehdit olarak algılayan bir grup zavallı insan. Eğitim onların en son sevecekleri iş. Ünzile ise çağdaş bir kıza dönüştürebilme ihtimaliyle sevebildikleri küçük bir kız.
Ve bu da bizim mahallemizin şarkısı …

Ünzile’nin ne kokuşmuş düzeninize ne de düzeninizin çökmüş eğitim sistemine ihtiyacı var… Çekin çağdaş ellerinizi üzerinden kızlarımızın. Bırakın, onlar koyunlarıyla daha mutlular. Fildişi kulelerinizden Ünzile’nin köyü geri kalmış görünse de, alkol kokan caddelerinizde, barlarda eriyen genç eserlerinize uzatın o çağdaş ve laik ellerinizi.

Fatma Kurt
Eğitimci-Yazar – suffafatmakurt@hotmail.com

Posted via web from FaRuKS

Bu Ülkede Ne Kürt Sorunu Vardır Ne De Başörtüsü

// Eylül 6th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

Bu ülkenin sigara sorunu bile yoktur, millet bunu bile anlamayacak kadar andavallaşmış.

Kalkmış İç İşleri Bakanı da “ Bu bizim sorunumuz biz çözeriz diyor.” Yahu ben gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum nedir bu Kürt sorunu, başörtüsü sorunu bir Allah’ın kulu kalksın da makul bir şekilde açıklasın.

Sevgili arkadaşım bir sorun varsa bir yerde orada sadece sorunlu değil aynı zamanda sorumlu da vardır. Sorumlu olmak demek yükü yüklenmek demektir. Yükü yüklenmemek, yani sorumluluğunu yerine getirmemek başlı başına sorunlu bir durumdur ki bu sorumsuzluk, var olan sorundan daha büyük bir sorun oluşturur. Sorumlu, sorunu tanımlayandır. Sorunun varlığından haberdar edendir. Sorumlu sorunun tespitini yaparak sorumluluğunu üstlenir. Şimdi Kürt sorunu ya da baş örtüsü sorunu var denildiğinde sormamız gereken soru şu. Hangi sorumlu böyle bir sorun var diyor. Şimdi hiçbir Kürt kalkıp Kürt sorunu der mi? Aklı evvel değilse demez. İşin tabiatına ters, bir insan aynı konuda hem sorunlu hem de sorumlu olamaz. Bu ülkede Kürt sorunu var diyenler Kürtleri sorunlu olarak görenlerdir. Bu ülkede başörtüsü sorunu var diyenler de yine başörtüsünü ve baş örtülüleri sorun olarak görenlerdir. Peki nasıl oluyor da Kürtler kitleler halinde Kürt sorunundan Başörtülüler de başörtüsü sorunundan bahsediyorlar. Bu ne yaman çelişkidir.

Çünkü sorunu tespit edenler, kemikten değil kıkırdaktan iskelete sahipler. Onlar tanımladıkları sorunun sorumluluğunu üstlenemeyecek kadar omurgasızlar. Onlar sorumluluklarını da sorunlunun üzerine atıp el çabukluğu marifet usulüyle yol aldıklarını ve alabileceklerini düşünüyorlar. Ama yanılıyorlar.

Bu dönemler geçiş dönemleri.

Şimdi bir çok kişi benim laf oyunu yaptığımı söyleyecek ve yazdıklarımı anlamak yerine daha önce alışmadığı için aklıyla değil, alışkanlıkları ile cevap üretecek. Bu alışkanlıklar ise eli çabuk olan sorumsuz sorumluların el çabukluğu marifeti ile edinilmiş alışkanlıklar.

Alışkanlıklarıyla hareket eden arkadaşım sana soruyorum söyler misin bana ne demek Kürt açılımı. Birileri açılıyor muş. Niye açılıyor nereye açılıyor. Ne kadar açılıyor. Bi insan evladı başka bi insan evladına ancak bu kadar ağır hakaret edebilir. Daha vahim olanı ise hakaret edilenin durumu iltifat olarak kabul etmesi. ( Amca oğlu bekle sana açılıcam, dur iki dakka ya) Argosu da bu olur herhalde.

Tekrar söylüyorum sorumlu kişi sorunu tanımlayandır ve sorumluluk yüklenip sorunu çözme çabasında olan ve çözendir. Şimdi Kürt sorunu dediğimiz şeyi bu devlet tanımlıyorsa, devlet Kürtleri sorun olarak görüyor demektir. Devlet Kürtleri sorun olarak görüyorsa ya da görmüşse bu ne zamandan beri vardır ve neden böyle bir tanım yapmıştır ve hangi sorumluluğunu yerine getirmiştir.

Yoksa devlet bu tanımı yapıp sorumluluğunu mu yerine getirmemiştir. Hayır. Bu tanım devlete ait bir tanım değildir. Aynen başörtüsü sorununda olduğu gibi. Devlet kendi gördüğü sorunu kendisi her zaman çözme kudretinde olmuştur. Zaten onun için devlettir.

Ortada ne Kürt sorunu vardır, Ne başörtüsü sorunu, Ne de sigara sorunu vardır.

Ortada şahsiyetin yok oluşu sorunu vardır. İnsanın insanı hiçe sayma sorunu vardır.

Bu sorunu tanımlayan sorumlu olarak söylüyorum; kendin olmadan, kendi özünle var olmadan ve yükü omuzlamadan bu sorun ortadan kalkmaz. Bu sorunu ortadan kaldırmak istiyorsan asil olacaksın, asil olmanın da vekil olmama durumu olduğunu asıl olmak olduğunu bileceksin. Asıl sensen senin aslın ne bunu da soracaksın. Ve özünü bulup açığa çıkartacaksın. Yok bunlar sana ağır geliyorsa ve sen üzerini örtüyorsan sen benim için en büyük sorunlardan birisin.

Senin olmadığın yerde hangi devletten bahsedebilirsin ki. Cevap vereyim; köprü devletten bahsedersin köprü. Ne kadar asil demi?

A. Suphi Geridönmez

Bir Sevda Oldu Başörtüsü

// Kasım 7th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, İktibas

Kutlu hicretten beş yıl sonra bir güvercin kanatlandı Medine’den. Cehaletten sıyrılan hayatlar yavaş yavaş kanıyordu ayetler ırmağından. Her şey susuzluğunu gideriyordu, her gün yeni bir taş daha oturuyordu yerine. Ve bir gün bir ayet daha indi Rahman’dan.

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.

Evet, Mümin kadınlardan söz ediyordu ayet. Örtülerini omuzlarının üzerine sarkıtmalarını istiyordu. Ayet söze döndüğünde mümin olan her kadın eteklerinden parçalar yırtarak başlarını örttüler. Öyle teslim olmuşlardı ki Rabblerine, öyle bir teslimiyetti ki bu; ne söze sığabilirdi ne de zamana…

Onlara hitap ediyordu bu ayet. Onların omuzlarından söz ediyordu. Yüceltiyordu, nadide bir çiçek gibi koruyordu, sakındırıyordu onları.

Ve o mümin kadınlar bu ayeti yüreklerine koyup başörtülerini bedenlerinin bir uzvu gibi taşıdılar. Bir ayeti üzerlerinde göstermenin gururuyla ve hazzıyla sardılar örtülerini.

Onlar Fatıma’ydılar, Aişe’ydiler, Zeynep’tiler. Başörtüsünü bir sevda yapan sevdalılardı.

Asr-ı saadetin sahabe kadınlarıydı onlar, bizlerin anneleri… Başörtülerini taşırlarken bir görevi de emanet almışlardı. Ve tertemiz bir sancak gibi teslim ettiler emanetlerini yarınlara.

Sonra dünyanın her bir yerinden özgürlük kokan bir sürü güvercin kanatlandı. İlahi mesajı okuyan her göz, duyan her kulak emanete sahip çıkmayı Rabblerinin onlara verdiği bir görev olduğunu bildiler.

Ve böylece bu sevdayı yüreklerine koyan binlerce sevdalı çıktı.

Ayetlerin ilk muhataplarından aldıkları hayâ ve kararlılıkla koyuldular bu yola. Yıllar asırlar, devirler yıldırmadı bu sevdalıları. Her gün daha da büyüdü bu halka, sevgi ve teslimiyetle dünyanın dört bir yanını sardı.

Taşıdıkları Rahman’ın sözleriydi çünkü O’na teslim olmuş zihinlerle ve kalplerle sardılar örtülerini. Hikmetini anlayarak, anlatarak, örnek olarak…

Ve bugün…

Yine güvercinler umutla salınıyor mavi göklere… Başörtüsünü bir kimlik gibi taşıyan Fatımaların emanetçileri var. Şimdi onlar Meryem suskunluklarıyla, Sümeyye haykırışlarıyla anlatıyorlar birçok şeyi. Hiçbir karar Rabb’lerinin emrinin yanında bir şey ifade etmiyor onlarda. Başları dik ve alınları açık. Yarınlara emanet edecekleri emanetlerinin varlığını unutmuyorlar. Aişeler’e özeniyorlar, Fatıma olma yolunda yürümek istiyorlar ve biliyorlar;

Fatıma misali örtüyle bütünleşmektir başörtüsü. Bir kelimeye sığmayacak kadar ulvi, anlatılamayacak kadar mahremdir. O’nun samimiyetiyle kuşanılası bir emirdir başörtüsü. Fatıma gibi korunulası bir emanet… Mutluluğu ukbada arayanlara bir yoldur.

Ve bir sevdadır başörtüsü…

Sevdalılara ne mutlu…


Şule Yüksel GÖKYAR / 16. Tasfiye

İkna Odası’nda Kim Vardı?

// Ekim 17th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, İktibas

Geçirdiği sinir nöbetinden sonra, ağzından köpükler gelerek kucağıma yığılan arkadaşım Esin’i ve onu örtülü öğrenci olduğu için sokamadığımız medikokliniği ardından çığrış bağrışlar arasında salla sırt bizi kabul edecek hastaneyi kapı kapı aradığımız o günleri, buz gibi hatırlıyorum… Ben o günden sonra bir daha büyüyemedim.

“Karşısında dehşete kapıldığımız şey aslında sterilize edemediğimiz, hiçbir düzene de çok uzun süre tahammülü olmayan yaşamın ta kendisidir.” (Zeynep Direk)

Pek çok arkadaşım gibi, 1988′de içine sokulduğum buz gibi bir odada büyüttüm kendimi. Üniversiteye gittiğim o günlerde, en korktuğum ders Adli Tıp’tı…
Solgun ve yeşilimsi renkleriyle hayattan tüm kopukluğu hiçbir kelime kullanmadan anlatıveren o soğuk ölülerin dersi, beni hala dahi korkutur. Soğuk, karanlık ve ilaç kokulu morglarda hepsi de birer fırını andıran metalik ölü dolapları… Ve her bir dolapta hayatın hiç bilmediğimiz gizemli defterlerine yazılmış kapalı hayat hikayeleri. Kimin defteri yeterince açıktır ki zaten? Ama öldüğünüzde sanki biraz daha kapanıyor size ait o defter. Bu yüzden yazmak önemli iştir, ölmeden önce yazmak… Ve ölüler, ölüler! Kimi sahipsiz; talebelerin elinde deney kadavrası olacağı günü beklerken adeta defalarca yaşlanmış ve kederli… Kimi sahipli ve geride bıraktıklarının kendisini bulmasını beklerken sabırsız ölüler… Onlar, İkna Odası’ndaki sessiz arkadaşlarımız…
Bir de henüz hayatının baharındayken buz gibi ölüm odalarına kapatılarak defterleri dürülenler var!
Onların hayat öykülerini dinlemeye çok da hazır değiliz. Yo, hemen zannetmeyiniz ki salt politik sebeplerle kulaklarımızı tıkadık onların anlatacaklarına. Bu yaşımdan geriye baktığımda, bu kızların hikayelerine dair yaşadığımız üç kağıtçı suskunluğu, onlara karşı çıkmak veya onları yok saymak adına değil de hayata dair genel bir hazırlıksızlığımız olarak görüyorum. Onların sorduğu hayat bilgisi sorusuna yönelik bir cevabımız yoktu iç cebimizde ve hala da yok… Onların varlığı, bu yüzden hala bir korku, hatta dehşet. Soru soran ve kendisi olmak isteyen herkes, bir korku ve dehşet uyandırır ya kariyercilerin üzerinde, işte öyle bir şey…
Gülşen Demirkol Özer’in kaleme aldığı ‘’psikolojik bir işkence metodu olarak İkna Odaları” adlı kitaptan bahsediyorum. Pek çoğumuzun içinde büyüdüğü şu soğuk odadan. 1998-1999 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü’nde kurulan, ardından ülkemizdeki tüm üniversitelerde yapılandırılan şu utanç evleri!
Sadece başı örtülü kızlar mıydı o İkna Odalarına hapsedilenler? Geride kalıp seyredenler, paçayı kurtarmış mıydı yani? İkna Odası’ndakiler kimlerdi?
Gülşen, bir sosyolog ve başörtülü olduğu için mesleğinden atılmış bir öğretmen. O dönemde mülakat yapmayı başardığı 25 ikna odası mağduru ve anlattıkları üzerinden notlar düşmüş hayatın seyir defterine…
Krematoryumların çağımızdaki ileri yansıması şeklindeki bu buzhanelerde, sözde psikolog, öğretim üyesi ve polisler nezaretinde gerçekleştirilen, kameraların karşısında her türlü psikolojik baskı, taciz, hakaret, aşağılanma, ve utancın yaşatıldığı örtülü kız öğrenciler bunlar… Ve onların morglara kilitlenmiş, kimseye anlatılmamış, zaten kimsenin de dinlemediği solgun hatıraları…
Yurtlardaki kimsesiz çocuklara en akıl almaz şekillerde tecavüz eden, akıl hastanelerindeki divanelere en olmadık işkenceleri yapan görevlilerin, hasbelkader televizyonlara taşan görüntüleriyle beynimiz yanıyor… Oysa benzer ‘’görevliler” hayatın her safhasında ellerine geçen en küçük hükümranlık yetkesinden, dehşetengiz işkence şekilleri türetiyor…
‘İkna Odaları’nda tehdit, taciz ve yıldırma operasyonlarına maruz kalan binlerce kız öğrenci, 28 Şubat’ın 10.yıldönümünü yaşadığımız şu günlerde, ‘’böyle olduğu için” cezalandırıldıklarının bilincindedir elbette. Prof. Arendt, faşizmi tarif ederken, insanların suça dair herhangi bir eylem ya da eylemsizliklerinden değil de ‘’böyle oldukları için” cezalandırıldığı aşamadan bahseder. Bizler de ‘’böyle olduğumuz için” cezalandırılıyorduk:

MÜSLÜMANDIK, KADINDIK, ÖRTÜLÜYDÜK…
Herkesin gözü önünde cereyan eden bu işkence elbette korkutucu ve dehşet vericiydi. Ama asıl korkanların ve dehşete kapılanların bizleri ikna odasına kapayanlar, okullara ve devlet dairlerine sokmayanlar olduğunu düşünüyorum. Salt işkence yaptıkları zihinlerimiz değil, hayatın bizzat kendisine dair derin bir hazırlıksızlıktı onların yaşadıkları ve iptal etmek istiyorlardı bizi; iptal!
Geçirdiği sinir nöbetinden sonra, ağzından köpükler gelerek kucağıma yığılan arkadaşım Esin’i, ve onu örtülü öğrenci olduğu için sokamadığımız medikokliniği ardından çığrış bağrışlar arasında salla sırt bizi kabul edecek hastaneyi kapı kapı aradığımız o günleri, buz gibi hatırlıyorum… Ben o günden sonra bir daha büyüyemedim.
Pek çok arkadaşım uğradığı bu saldırılarda akıl sağlığını yitirdi, joplanırken ağzı burnu, kafatası, kaburgaları kırılanları, bebeğini düşürenleri saymayacağım, mahpushanede kanser olan Seher Yusuf Abla’yı, saçlarını kazıtanları, yıllardır kimseyle konuşmayanları, senelerdir uyku uyuyamayanları da… Telefon kulübeleri ve asansörler bugün olmuş hala bir gözaltı şoku yaşatıyor bana…
Tüm bu üzerimizden geçen buldozerlerden sonra, İKNA EDİLEMEDİĞİMİZİ bütün kalbim, zihnim ve ruhumla haykırıyorum…

(Gülşen Demirkol Özer’e kaleme aldığı eser dolayısıyla teşekkürlerimi sunarım, ‘’İKNA ODALARI”, Beyan Yayınları.)

Sibel ERASLAN
sibeleraslan@hotmail.com
Sayi: 332 – 08.03.2007
İkna Odası’nda Kim Vardı?

Yaşım… ah! Başım

// Eylül 19th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, İktibas

… otobüsünden indi.
Usul usul yürümekte idi.
Kaldırım taşları bu kadar hoş görünmemişti.
Normalde çizgilere basmaması gerekirken; bu sefer özellikle basmakta idi
ve gün sayar gibi teker teker saymakta idi.

Peki neden yaklaştıkça yavaşlıyordu…
aslında neden yaklaştıkça kaçıyordu…
peki neden kapı bu kadar ağır, eller bu kadar acımasızdı…
ve sonra neden kayboldu birden…

Kapı görünmüştü
ve herkes ona bakmakta iken ayaklarına gitmemesini söylüyordu.

Bitmişti.
Kapıdan girdi.
Türk Bayrağı arkasında çıkarmıştı başında ki örtüyü.
Ve yine kapıdan girdi
ve yine bitmişti.

İçindekilerdi değişmeyen
ve hâlâ devam eden aynı kaldırım taşları.

Artık rüzgar saçlarının arasında idi
ve rüzgar utanmıştı kesmişti nefesini
ve saçları bakmakta idi yere.
Sanki bedeninin değil de baktığı yere gitmek istermiş gibi.


O ân ve ânlar fiil ne?..
Fâil kim?..
Düşünce ‘ne’…
Düşünmek ‘kim’…

Kaybolmuştu bile.
Kaybetmiş miydi?..
Utanmıştı ve unutturmuştu kendine.

Başka bir sabah olmuştu bile.


Uyandı.
Bir kere daha akşam olmasını istedi.
Bir kere daha akşam olmasını istedi
ve

Bir kere daha akşam olmasını istedi.

- Polis bey!

- Buyrun hanımefendi

- Düşüncelerim ve dışa yansıması sonucunda ortaya çıkan beyhude konuşmalarımdan dolayı özür diler, beton duvarlarınız üzerinde hayatı yani yaşamayı yani nefes almayı tasavvur etmeye devam edeceğimi dile getirmek isterim.

– Tabi kızım.

Burak Tabaş – 20. Tasavvur