Posts Tagged ‘Başörtüsü Zulmü’

Bu Ülkede Ne Kürt Sorunu Vardır Ne De Başörtüsü

// Eylül 6th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

Bu ülkenin sigara sorunu bile yoktur, millet bunu bile anlamayacak kadar andavallaşmış.

Kalkmış İç İşleri Bakanı da “ Bu bizim sorunumuz biz çözeriz diyor.” Yahu ben gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum nedir bu Kürt sorunu, başörtüsü sorunu bir Allah’ın kulu kalksın da makul bir şekilde açıklasın.

Sevgili arkadaşım bir sorun varsa bir yerde orada sadece sorunlu değil aynı zamanda sorumlu da vardır. Sorumlu olmak demek yükü yüklenmek demektir. Yükü yüklenmemek, yani sorumluluğunu yerine getirmemek başlı başına sorunlu bir durumdur ki bu sorumsuzluk, var olan sorundan daha büyük bir sorun oluşturur. Sorumlu, sorunu tanımlayandır. Sorunun varlığından haberdar edendir. Sorumlu sorunun tespitini yaparak sorumluluğunu üstlenir. Şimdi Kürt sorunu ya da baş örtüsü sorunu var denildiğinde sormamız gereken soru şu. Hangi sorumlu böyle bir sorun var diyor. Şimdi hiçbir Kürt kalkıp Kürt sorunu der mi? Aklı evvel değilse demez. İşin tabiatına ters, bir insan aynı konuda hem sorunlu hem de sorumlu olamaz. Bu ülkede Kürt sorunu var diyenler Kürtleri sorunlu olarak görenlerdir. Bu ülkede başörtüsü sorunu var diyenler de yine başörtüsünü ve baş örtülüleri sorun olarak görenlerdir. Peki nasıl oluyor da Kürtler kitleler halinde Kürt sorunundan Başörtülüler de başörtüsü sorunundan bahsediyorlar. Bu ne yaman çelişkidir.

Çünkü sorunu tespit edenler, kemikten değil kıkırdaktan iskelete sahipler. Onlar tanımladıkları sorunun sorumluluğunu üstlenemeyecek kadar omurgasızlar. Onlar sorumluluklarını da sorunlunun üzerine atıp el çabukluğu marifet usulüyle yol aldıklarını ve alabileceklerini düşünüyorlar. Ama yanılıyorlar.

Bu dönemler geçiş dönemleri.

Şimdi bir çok kişi benim laf oyunu yaptığımı söyleyecek ve yazdıklarımı anlamak yerine daha önce alışmadığı için aklıyla değil, alışkanlıkları ile cevap üretecek. Bu alışkanlıklar ise eli çabuk olan sorumsuz sorumluların el çabukluğu marifeti ile edinilmiş alışkanlıklar.

Alışkanlıklarıyla hareket eden arkadaşım sana soruyorum söyler misin bana ne demek Kürt açılımı. Birileri açılıyor muş. Niye açılıyor nereye açılıyor. Ne kadar açılıyor. Bi insan evladı başka bi insan evladına ancak bu kadar ağır hakaret edebilir. Daha vahim olanı ise hakaret edilenin durumu iltifat olarak kabul etmesi. ( Amca oğlu bekle sana açılıcam, dur iki dakka ya) Argosu da bu olur herhalde.

Tekrar söylüyorum sorumlu kişi sorunu tanımlayandır ve sorumluluk yüklenip sorunu çözme çabasında olan ve çözendir. Şimdi Kürt sorunu dediğimiz şeyi bu devlet tanımlıyorsa, devlet Kürtleri sorun olarak görüyor demektir. Devlet Kürtleri sorun olarak görüyorsa ya da görmüşse bu ne zamandan beri vardır ve neden böyle bir tanım yapmıştır ve hangi sorumluluğunu yerine getirmiştir.

Yoksa devlet bu tanımı yapıp sorumluluğunu mu yerine getirmemiştir. Hayır. Bu tanım devlete ait bir tanım değildir. Aynen başörtüsü sorununda olduğu gibi. Devlet kendi gördüğü sorunu kendisi her zaman çözme kudretinde olmuştur. Zaten onun için devlettir.

Ortada ne Kürt sorunu vardır, Ne başörtüsü sorunu, Ne de sigara sorunu vardır.

Ortada şahsiyetin yok oluşu sorunu vardır. İnsanın insanı hiçe sayma sorunu vardır.

Bu sorunu tanımlayan sorumlu olarak söylüyorum; kendin olmadan, kendi özünle var olmadan ve yükü omuzlamadan bu sorun ortadan kalkmaz. Bu sorunu ortadan kaldırmak istiyorsan asil olacaksın, asil olmanın da vekil olmama durumu olduğunu asıl olmak olduğunu bileceksin. Asıl sensen senin aslın ne bunu da soracaksın. Ve özünü bulup açığa çıkartacaksın. Yok bunlar sana ağır geliyorsa ve sen üzerini örtüyorsan sen benim için en büyük sorunlardan birisin.

Senin olmadığın yerde hangi devletten bahsedebilirsin ki. Cevap vereyim; köprü devletten bahsedersin köprü. Ne kadar asil demi?

A. Suphi Geridönmez

İkna Odası’nda Kim Vardı?

// Ekim 17th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, İktibas

Geçirdiği sinir nöbetinden sonra, ağzından köpükler gelerek kucağıma yığılan arkadaşım Esin’i ve onu örtülü öğrenci olduğu için sokamadığımız medikokliniği ardından çığrış bağrışlar arasında salla sırt bizi kabul edecek hastaneyi kapı kapı aradığımız o günleri, buz gibi hatırlıyorum… Ben o günden sonra bir daha büyüyemedim.

“Karşısında dehşete kapıldığımız şey aslında sterilize edemediğimiz, hiçbir düzene de çok uzun süre tahammülü olmayan yaşamın ta kendisidir.” (Zeynep Direk)

Pek çok arkadaşım gibi, 1988′de içine sokulduğum buz gibi bir odada büyüttüm kendimi. Üniversiteye gittiğim o günlerde, en korktuğum ders Adli Tıp’tı…
Solgun ve yeşilimsi renkleriyle hayattan tüm kopukluğu hiçbir kelime kullanmadan anlatıveren o soğuk ölülerin dersi, beni hala dahi korkutur. Soğuk, karanlık ve ilaç kokulu morglarda hepsi de birer fırını andıran metalik ölü dolapları… Ve her bir dolapta hayatın hiç bilmediğimiz gizemli defterlerine yazılmış kapalı hayat hikayeleri. Kimin defteri yeterince açıktır ki zaten? Ama öldüğünüzde sanki biraz daha kapanıyor size ait o defter. Bu yüzden yazmak önemli iştir, ölmeden önce yazmak… Ve ölüler, ölüler! Kimi sahipsiz; talebelerin elinde deney kadavrası olacağı günü beklerken adeta defalarca yaşlanmış ve kederli… Kimi sahipli ve geride bıraktıklarının kendisini bulmasını beklerken sabırsız ölüler… Onlar, İkna Odası’ndaki sessiz arkadaşlarımız…
Bir de henüz hayatının baharındayken buz gibi ölüm odalarına kapatılarak defterleri dürülenler var!
Onların hayat öykülerini dinlemeye çok da hazır değiliz. Yo, hemen zannetmeyiniz ki salt politik sebeplerle kulaklarımızı tıkadık onların anlatacaklarına. Bu yaşımdan geriye baktığımda, bu kızların hikayelerine dair yaşadığımız üç kağıtçı suskunluğu, onlara karşı çıkmak veya onları yok saymak adına değil de hayata dair genel bir hazırlıksızlığımız olarak görüyorum. Onların sorduğu hayat bilgisi sorusuna yönelik bir cevabımız yoktu iç cebimizde ve hala da yok… Onların varlığı, bu yüzden hala bir korku, hatta dehşet. Soru soran ve kendisi olmak isteyen herkes, bir korku ve dehşet uyandırır ya kariyercilerin üzerinde, işte öyle bir şey…
Gülşen Demirkol Özer’in kaleme aldığı ‘’psikolojik bir işkence metodu olarak İkna Odaları” adlı kitaptan bahsediyorum. Pek çoğumuzun içinde büyüdüğü şu soğuk odadan. 1998-1999 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü’nde kurulan, ardından ülkemizdeki tüm üniversitelerde yapılandırılan şu utanç evleri!
Sadece başı örtülü kızlar mıydı o İkna Odalarına hapsedilenler? Geride kalıp seyredenler, paçayı kurtarmış mıydı yani? İkna Odası’ndakiler kimlerdi?
Gülşen, bir sosyolog ve başörtülü olduğu için mesleğinden atılmış bir öğretmen. O dönemde mülakat yapmayı başardığı 25 ikna odası mağduru ve anlattıkları üzerinden notlar düşmüş hayatın seyir defterine…
Krematoryumların çağımızdaki ileri yansıması şeklindeki bu buzhanelerde, sözde psikolog, öğretim üyesi ve polisler nezaretinde gerçekleştirilen, kameraların karşısında her türlü psikolojik baskı, taciz, hakaret, aşağılanma, ve utancın yaşatıldığı örtülü kız öğrenciler bunlar… Ve onların morglara kilitlenmiş, kimseye anlatılmamış, zaten kimsenin de dinlemediği solgun hatıraları…
Yurtlardaki kimsesiz çocuklara en akıl almaz şekillerde tecavüz eden, akıl hastanelerindeki divanelere en olmadık işkenceleri yapan görevlilerin, hasbelkader televizyonlara taşan görüntüleriyle beynimiz yanıyor… Oysa benzer ‘’görevliler” hayatın her safhasında ellerine geçen en küçük hükümranlık yetkesinden, dehşetengiz işkence şekilleri türetiyor…
‘İkna Odaları’nda tehdit, taciz ve yıldırma operasyonlarına maruz kalan binlerce kız öğrenci, 28 Şubat’ın 10.yıldönümünü yaşadığımız şu günlerde, ‘’böyle olduğu için” cezalandırıldıklarının bilincindedir elbette. Prof. Arendt, faşizmi tarif ederken, insanların suça dair herhangi bir eylem ya da eylemsizliklerinden değil de ‘’böyle oldukları için” cezalandırıldığı aşamadan bahseder. Bizler de ‘’böyle olduğumuz için” cezalandırılıyorduk:

MÜSLÜMANDIK, KADINDIK, ÖRTÜLÜYDÜK…
Herkesin gözü önünde cereyan eden bu işkence elbette korkutucu ve dehşet vericiydi. Ama asıl korkanların ve dehşete kapılanların bizleri ikna odasına kapayanlar, okullara ve devlet dairlerine sokmayanlar olduğunu düşünüyorum. Salt işkence yaptıkları zihinlerimiz değil, hayatın bizzat kendisine dair derin bir hazırlıksızlıktı onların yaşadıkları ve iptal etmek istiyorlardı bizi; iptal!
Geçirdiği sinir nöbetinden sonra, ağzından köpükler gelerek kucağıma yığılan arkadaşım Esin’i, ve onu örtülü öğrenci olduğu için sokamadığımız medikokliniği ardından çığrış bağrışlar arasında salla sırt bizi kabul edecek hastaneyi kapı kapı aradığımız o günleri, buz gibi hatırlıyorum… Ben o günden sonra bir daha büyüyemedim.
Pek çok arkadaşım uğradığı bu saldırılarda akıl sağlığını yitirdi, joplanırken ağzı burnu, kafatası, kaburgaları kırılanları, bebeğini düşürenleri saymayacağım, mahpushanede kanser olan Seher Yusuf Abla’yı, saçlarını kazıtanları, yıllardır kimseyle konuşmayanları, senelerdir uyku uyuyamayanları da… Telefon kulübeleri ve asansörler bugün olmuş hala bir gözaltı şoku yaşatıyor bana…
Tüm bu üzerimizden geçen buldozerlerden sonra, İKNA EDİLEMEDİĞİMİZİ bütün kalbim, zihnim ve ruhumla haykırıyorum…

(Gülşen Demirkol Özer’e kaleme aldığı eser dolayısıyla teşekkürlerimi sunarım, ‘’İKNA ODALARI”, Beyan Yayınları.)

Sibel ERASLAN
sibeleraslan@hotmail.com
Sayi: 332 – 08.03.2007
İkna Odası’nda Kim Vardı?

Yaşım… ah! Başım

// Eylül 19th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, İktibas

… otobüsünden indi.
Usul usul yürümekte idi.
Kaldırım taşları bu kadar hoş görünmemişti.
Normalde çizgilere basmaması gerekirken; bu sefer özellikle basmakta idi
ve gün sayar gibi teker teker saymakta idi.

Peki neden yaklaştıkça yavaşlıyordu…
aslında neden yaklaştıkça kaçıyordu…
peki neden kapı bu kadar ağır, eller bu kadar acımasızdı…
ve sonra neden kayboldu birden…

Kapı görünmüştü
ve herkes ona bakmakta iken ayaklarına gitmemesini söylüyordu.

Bitmişti.
Kapıdan girdi.
Türk Bayrağı arkasında çıkarmıştı başında ki örtüyü.
Ve yine kapıdan girdi
ve yine bitmişti.

İçindekilerdi değişmeyen
ve hâlâ devam eden aynı kaldırım taşları.

Artık rüzgar saçlarının arasında idi
ve rüzgar utanmıştı kesmişti nefesini
ve saçları bakmakta idi yere.
Sanki bedeninin değil de baktığı yere gitmek istermiş gibi.


O ân ve ânlar fiil ne?..
Fâil kim?..
Düşünce ‘ne’…
Düşünmek ‘kim’…

Kaybolmuştu bile.
Kaybetmiş miydi?..
Utanmıştı ve unutturmuştu kendine.

Başka bir sabah olmuştu bile.


Uyandı.
Bir kere daha akşam olmasını istedi.
Bir kere daha akşam olmasını istedi
ve

Bir kere daha akşam olmasını istedi.

- Polis bey!

- Buyrun hanımefendi

- Düşüncelerim ve dışa yansıması sonucunda ortaya çıkan beyhude konuşmalarımdan dolayı özür diler, beton duvarlarınız üzerinde hayatı yani yaşamayı yani nefes almayı tasavvur etmeye devam edeceğimi dile getirmek isterim.

– Tabi kızım.

Burak Tabaş – 20. Tasavvur

İşkence, İşkenceciler, Müslüman Kadın ve Maskeli Zaman Gazetesi

// Haziran 16th, 2008 // No Comments » // Mülakat

Haksöz Dergisi – Temmuz 1994 – Hak İhlalleri – Sevgi Engin

1993 yılı Ocak ayının son günleri idi. Sivil giyimli, silahlı bazı şahıslar evime geldiler. Eşimi sordular. Evi didik didik aradılar. Seyit Kutup, Ali Şeriatı ve diğer bazı müslüman yazarlara ait kitaplar, dergiler, telefon rehberim, bana ve eşime ait Kur’an araştırmalarını içeren el yazıları ile gazeteci tipi küçük teybi aldılar. Eşimi de kendisine ait işyerinden alıp, İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürdüler. İki gün orada alıkonuldu. Daha sonra İstanbul’a götürüldü. Birkaç gün sonra medyada “İslami Hareket Örgütü Operasyonu” olarak yer alan ve kamuoyunu yanıltıcı açıklamalar, yayımlar yapılmaya başlandı.

Sadece “Müslüman” oldukları ve Allah’ın dinini yaşamak istedikleri için gözaltına alınan, günlerce işkencelere maruz bırakılan bu müslümanlara dayatılan ifadeler üzerine, çağdaş istiklal mahkemesi olan DGM tarafından tutuklandılar. Ancak işkence ile dayatılan ifadeler ve İslam düşmanı medyanın taraflı yayını dışında tutuklamayı gerektirecek bir gerekçe olmadığından birçok müslümanla birlikte eşim de ilk celsede tahliye oldu…

Bundan sonra her an bu işkencecilerin karşımıza çıkabileceklerini bekliyordum. Müslüman kişiliğime, onuruma verdiğim önemin farkında olan İslam düşmanı rejimin atanmış işkence memurları ve onların sözcüsü olan medya benim için yeni bir oyun tezgahladı. Bu tezgahı oluşturan çarkın en büyük dişleri ise işkenceciler arasında yer alan Zaman Gazetesi çevresi ve Zaman Gazetesi’dir.

2 Haziran günü, 6 yaşındaki çocuğumla birlikte misafir olarak kaldığım İzmir’de; silahlı, sivil -daha sonra Terörle Mücadele Müdürlüğü’ne bağlı polisler olduklarını öğrendiğim- şahıslar tarafından gözaltına alındım. Eşimle birlikte ziyaret amacı ile burada bulunduğumu söyledim. Benden ne İstediklerini, niçin alındığımı sordum. Alayvari cümlelerle “niçin alındığını biliyorsun” dediler.., Gözlerimi bağladılar. Çocuğumu yanımdan aldılar. Soru üzerine soru yağmaya başladı. Tekme-tokatla başlayan işkence faslı, küfürlerle devam etti, Ağza alınamayacak sözler sarf ediyorlardı… Sürekli örgüt… isim… evler… soruluyordu… Bilmediğimi söyleyince onlar daha da vahşileşiyorlardı.

İzmir’in İslam’la Mücadele Masası, Ankara ve İstanbul’dan da yardım istemişti. İslamla Mücadele Servislerinin koordineli işkenceleri gün geçtikçe artıyordu. Öncelikle başörtümü çıkardılar. Daha sonra elbiselerimi çıkarıp, işkenceye başladılar. Vücuduma elektrik verdiler.

-Tecavüz tehdidi…

-Aynı işkenceleri, ellerinde esir olan çocuğumun gözü önünde sürdürme tehdidi…

-Ellerinde esir olan müslümanların çırılçıplak soyulmuş bir halde askıda, falakada avazlarının çıkabildiği en yüksek sesle işkencehaneleri inleten tekbir sesleri arasında bağırmalarını bana gösterdiler. Bunlara karşı bana yapılanın az olduğunu söylüyorlardı.

Hicabıma uzanan kirli eller, vücudumdaki ağrı ve sızılar, açlık ve susuzluk, esir alınan çocuğum ve de yanı başımda sadece müslüman oldukları için en ağır işkencelere maruz kalan insanlar… Evet, bir taraftan bunları düşünürken diğer taraftan Suriye, Mısır, Irak… gibi tağuti diktatörlüklerin zindanlarındaki müslüman kadınların feryadları gözlerimin önünde canlanıyordu… Mekkeli müşriklerin Sümeyye’ye reva gördükleri işkenceli ölümün sebebi neydi? Ya Aişe anamıza reva görülen zina iftirası?…

Türkiye’de müslümanlar, artık Allah’ın dini ile resmi din veya atalar dinini birbirinden ayırd edebilecek bir seviyeyi aşmışlardır. Artık tağutun sadece heykeller, binalar olmadığını çok iyi biliyorlar. Tağutun resmi ve sivil kolları vardır. Rejim, varlığını daha çok bu sivil kurum ve kuruluşlara borçludur.

Birçok müslümanı İstiklal Mahkemesi adı altında kurulan infaz çetesinin kararı ile idam sehpasına çıkaran, camileri ahıra dönüştüren, Kur’an’ı önce hüküm ve cismani olarak yasaklayan, daha sonra cismani olarak serbest bırakıp, hükmen yasaklayan mevcut rejimin bana yaptıklarını çok iyi anlıyorum. Ancak İslam maskesi ile kamuoyu önüne çıkan fakat rejimin kendisine verdiği görevi hassasiyetle yerine getiren bir çevreyi müslümanlara deşifre etmeyi görev biliyorum…

Zaman Gazetesi

Gözaltına alınmamdan sonra işkencecilerin yayın organı niteliğindeki basın, hemen görev başı yaptı… Ama bunların içinde Zaman gazetesinin farklı bir misyon yüklendiği hemen göze çarpıyordu…

9 Haziran 1994 günlü Zaman Gazetesi “Kulis” köşesinde Taha Kıvanç ismini kullanan ve İslam düşmanlarının müslümanları temsilen sık sık televizyon ekranlarından sundukları başyazarları ile dinamitin fitili çekildi. Bu yazıda “Türbanlı bir kadın” diye kaleme aldı beni…

“… İslami Hareket adıyla takdim edilen örgüt, …bizim burada olduğumuzu ve gelişmeleri sıcağı sıcağına izlediğimizi bilmiyormuş gibi davranmaktan vazgeçmeli…” diyerek olayları takip eden biri olduğunu söylerken, gazetenin icra ettiği fonksiyonun bilincinde olduğunu anlıyoruz…

10 Haziran 1994 günlü Zaman gazetesi İzmir bürosunun haberinde İzmir Emniyet Müdürü ve Terörle Mücadele Şubesinden BİR ÜST DÜZEY YETKİLİ (?)’ye dayanılarak evlerde porno kaset, prezervatif, klips, vizyon gibi dergilerin bulunduğu, Suriye’ye ait dokümanlar çıktığından, PKK bağlantılı olabileceğimizden, davranış ve yaşantı olarak MÜSLÜMANLIK (l)’la bağdaşmayan bir hayat yaşadığımıza dikkat çekilmiş.

(Öncelikle gazetenin kaynak olarak gösterdiği üst düzey işkencecinin ZAMAN çevresinin hangi medresesine abone olduğunu merak ediyorum doğrusu,)

Yine aynı yazının sonunda “… hala gaspçılık, fidyecilik, banka ve otomobil hırsızlığı, tarihi eser kaçakçılığı gibi organize suçları işleyenlerin ‘İslami’ kimlikle dolaşmaları kendi lerine daha kolay imkanlar veriyor olmalı galiba…” denmekte… Bir kere müsnet suçları, bu müslümanların işleyip işlemediğini ortaya çıkarmak için rejim bile yargılama ihtiyacı duymakta ve yargılamalar sürmektedir… Rejimin yargısız infaz bürosu olan gazete, peşinen mahkumiyet kararını vermiş ve kamuoyuna açıklamakla infazı da gerçekleştirmiş bulunuyor… Müslüman kimliğine gelince; Allah’ın dinini bir hayat tarzı olarak benimsemiş ve tağutlara rağmen yaşantısını bu dine göre sürdüren müslümanın sahip olduğu kimliktir. Yoksa otoriter, İslam düşmanı, dikta rejimlerini Mevlana mantığı ile memnun etmek gayreti içinde bulunan uzlaşmacı-işbirlikçilerin İslami kimlikle bir alakaları olamaz.

11 Haziran 1994 günlü Zaman gazetesi “Satır Arkası” köşesinde Tamer Korkmaz adlı (sözüm ona) müslüman (!) yazar “Kara Mizah” başlıklı köşe yazısı ile bir kara mizah örneği gerçekleştirmiştir. KOMÜN hayatı benimsediğimizi, porno kaset izlediğimizi, kanunsuz her türlü işin içine girdiğimizi, nedense evlerimizde dini yayın da bulunmadığını yazdıktan sonra “…Hayret! Bir de birkaçının fotoğraflarını basın mensuplarının çekmesine izin verilmemiş…” demektedir…

“Namuslu kadınları zina ile suçlayıp da sonra (bu suçlamaları ispat için) dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir…” (24/4)

İslamla Mücadele Masasının yayın organı, komün hayatı yaşadığımızı ispat etmelidir. Yoksa Allah’ın ve müminlerin lanetinden onları Terörle Mücadele Yasası bile kurtaramayacaktır…

Sizin, rejimin kanunlarının belirlediği dininizden olmadığımızı da belirteyim ki içiniz rahat etsin… Ben, Allah’ın kitabını esas alan bir dinin mensubuyum. Bu kitap da hayatın tümünde İslam’ın hükümranlığını zorunlu görmektedir. Kur’an, Allah’tan başkasının koyduğu kanunları kabul etmez. Kur’an’ı mülga sayan kanunlar çerçevesindeki dininiz, sizin olsun. Varsın benim dinim ve yaşantım sizce kanunsuz olsun.

Fotoğrafların basına gösterilmemesine gelince… Günlerce yapılan işkenceler neticesinde, ayakta duramayacak müslümanları sedye ile basın önüne çıkarmak, işkencecilerin insan haklarına ve meri kanunlarına bağlılıklarını (!) gözler önüne sereceği için basına çıkarılmamışlardır…

12 Haziran 1994 günlü Zaman gazetesi İzmir bürosundan Abdullah Yıldız, haberinde;

“… Yakalanan kişilerde, İslami Çağrıştıran özellikler bulunmadığı gibi, evlerinde porno kaset, prezervatif gibi şeyler de ele geçirildi…” dedikten sonra belli sorular soruyor…

“-Villalarda örgüt mensubu erkeklerle kadının bir arada yaşadığı tespit ediliyor. Müslüman bir kadın, nikahsız olarak kendisine haram bir erkekle nasıl olur da aynı mekanı paylaşıyor?” diye sormakta… Söyleyeyim:

Bir kere ben, böyle bir villayı ne biliyorum, ne de burada kaldım. Beni, silahlı bazı siviller yoldan aldı… Ben, diğer basının adresini de verdiği bir evde çocuğum ve eşimle birlikte yaşıyordum. Eşimin bulunmadığı bir zamanda alındım.

“-İslam adına eylem yaptığı, bu yolda hayatını feda ettiği söylenen insanlar, nasıl olur da porno kasetler seyreder?”

Bu kasetler; işkencecilerin, operasyonda bu evlere bıraktıklarından olamaz mı?

“-Sait Engin kimdir?”

Sait Engin’in kim olduğunu, kişiliğini, okul arkadaşlarından, hemşehrilerine kadar herkes çok iyi bilir… Yazımın başında belirttiğim gibi bu maceralı operasyonlardan nasibini almış müslümanlardan biridir. Benim esimdir. İslam’ı kendisine hayat tarzı seçmiş bir müslümandır… “Kimdir” sorusu ile birilerini ihbar etmene gerek yok. Efendilerin onu, senden daha iyi tanırlar…

“-Neden ısrarla yüzlerini kapatıyorlar?”

Sizin çarpık ve gerçek dışı yayınlarınızdan dolayı beyefendi…

“-Evde bulunan ilk 3 sayfası yazılmış ajandada ‘cihad nedir’, ‘İslam’ı anlamak” türü yazılar görüldü. Bu ajanda İslami Hareket iddiasını ispatlamak için sonradan mı yazılmıştır?

Bu soru ile maskelerinizi kendi kaleminizle düşürmüşsünüz. Şu “senaryo”yu, “sözde”cilik ne kadar da ruhunuza işlenmiş… Göreviniz gereği şartlanmışsınız. İslami yazılar içeren defter, eve sonradan konulabilir de, porno kasetler vs… konulamaz mı?

“Sizden olduklarına Allah’a yemin ediyorlar. Oysa onlar sizden değiller, fakat onlar korkak bir topluluktur.” (9/56)

“O namuslu, bir şeyden habersiz, inanmış kadınlara zina iftira edenler, dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azap vardır.” (24/23)

Allah, kafirlerin hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır. İzzet Allah’ın, Resulü’nün ve müminlerindir. Müslümanlar, fasıkların haberlerine itibar etmezler. Çünkü biliyorlar ki, malını ve canını Allah’a adamış mü’min ve mü’minelerin kaybedecek bir şeyleri yoktur ve sadece Allah’tan korkarlar.

Ben, bir müslüman olarak ve sadece sahip olduğum İslami kimliğimden dolayı feryad etmiyorum. Ancak yukarıda anlattıklarımı Bosna-Hersek’te değil, Türkiye’de yaşadım. Hicabıma uzanan kirli eller de, Sırpların değil Türkiye güvenlik güçlerinin elleriydi… Hatta bunların arasında namaz kılıp, müslüman olduğunu iddia edenler de vardı…

Yeryüzünün değişik coğrafyalarında yönetimi ellerinde tutan tağuti güçlerin, müslümanlara karşı (İslami yaşantıdan) caydırıcı çabaları sonuç vermeyecektir. Korkutmak-sindirmek amacını güden bu çirkinlikleri, kamuoyu nezdinde meşrulaştırma çabası içine giren Zaman gazetesi gibi özel görevli medya da hedefine ulaşamayacaktır. Zira müslümanlar, Kur’ani ölçüleri esas almaktadırlar. Kur’an ise, haberi tahkik esasını getirmektedir. Haberi tahkik edecek her müslüman da bu çirkin çarpıtmaları görecektir.

Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. Elbette bir gün hicabımıza ve iffetimize uzanan kirli eller ve kalemler kırılacaktır. Müslümanların uyanık olmaları ve İslam düşmanlarını iyi tanımaları gerekir.

“İnkar edenler, bir zamanlar seni bir yere kapamak veya öldürmek, yahut da sürmek için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarken, Allah da tuzaklarını bozuyordu, Allah, tuzak kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.” (8/30)

‘Türbanlı kızlar Kemalist düşün Kezban’ı’

// Haziran 15th, 2008 // No Comments » // Haber

Haber Merkezi – [TIMETURK]

Perihan Mağden, Yalçınkaya, Sezer, Kanadağlu, Soysal, Özkan, Selçuk, Büyükanıt, Yaşar Nuri gibi “Kemalist başöğretmenler”in türbanlı kızlara bakış açısını yazdı…

Radikal’deki köşesinde Perihan Mağden, türban meselesini elitist Kemalistlerin nasıl gördüğünü yazdı. Türban takma hakkınız İnsanlık Hakkı olarak niteleyen Mağden, Van Üniversitesi’nde servislerde türbanlı avı yapan rektörlüğün zulmü karşısındaki sinir krizi geçiren kızı görünce “dayanamayıp gözlerini yaşardığını” söyleyerek sordu: “Hayır! ‘Ben neden böyleyim?’ diye değil. (Onu romanlarımda düşünüyorum.) Bu Kemalistler niye böyle? Diye. “

“Türbanlı kız Kemalist Başöğretmen’e” başlığını taşıyan yazısında Kemalist elitistlerin, türbanlılara bakış açısını şu çarpıcı ifadelerle ortaya koydu: “Kemalist Öğretmen, adı üstünde anne değil öğretmen, onun başörtüsüne tarlada, köyünde, evinde, arka bahçede ve muhtelif varoş semtlerinde kaldığı sürece karışmazdı. Başörtüsüyle tarla çapalayabilir, Kemalist Evler’e temizliğe gidebilir, çok tutturursa kasaya filan oturabilirdi.”

Perihan Mağden’in o çarpıcı yazısının tamamı…

Türbanlı Kız, Kemalist Başöğretmen’e karşı

Türban takmaya özgürlük tanıyan değişiklik, Yüce Yargımız tarafından ESSAHTAN bozularak YOK EDİLDİ ya.

Onca yıl süren mücadelenin ardından türbanlarını takarak üniversiteye gidebilme İnsanlık Hakkı’na kavuşmuş olan kızlarımız, geçen cuma günü de türbanlarını takarak gitmişlerdi üniversiteye. Van Üniversitesi’ne.

Kapıda kızlarımıza Yüce Anayasa Mahkememiz’in 2’ye 9 üye kararıyla alınmış kararı tebliğ edildi: ‘Yassah!’ çekildi!

Türbanlı Kızlardan Biri, ağlama krizine girdi. Arkadaşları koluna girip sakince, çayır çimen bir yere götürdüler. Kız hıçkıra hıçkıra ağlıyor. İnanılmaz bir haksızlığa maruz bırakılan kız çocuğu hıçkırıklarıyla.

Benim gözlerim yaşardı. Tüylerim diken diken oldu. Ağladım ağlayacağım. Zira ben nankör biriyim Sn. Dinleyicilerim. Bu kızlardan nefret etmek yerine, “Cumhuriyet kazanımlarımıza nasıl arkanı çevirirsin, seni gidi Cahil Kız! Seni gidiş baş açma özgürlüğünün/saç salma hürriyetinin kadrini kıymetini bilmeyen Densiz!” diye bağırarak bu kızları İkna Odaları’na (akılları başlarına gelinceye kadar: gerekirse on yıllarca) kapatmayı istemek yerine-

Türbanlı Kızlar türbanlarıyla üniversitede okumak gibi bir insanlık hakkından mahrum bırakıldılar diye, onca yılın akabinde onlara en nihayet tanınmış bu kadarcık bir hak ellerinden alındı diye, en çok da başlarını açacaklar diye ağlıyorlar diye- benim de ağlamam geliyor. Dayanamıyorum.

Sanırım; buna benim düşük Kemalist Katsayım, içimde tam geliştirilememiş İdeolog Öğretmenanım, kazanımlarımıza sahip çıkma güdüsünden nasipsizlik gibi eksiklerimin yanı sıra; bu kızlara aynen kendi kızım ağlarsa ne hissedersem öyle hislerle yaklaşmam- Yani: zayıflık, basiretsizlik, şuur yoksunluğu gibi maalesef, maalesef ‘özelliklerim’ neden olmakta.

Sonra o Ağlayan Türbanlı Kız ‘Erkekler nerde?’ diye yerindi. ‘Erkekler nerde?’

Erkekler aldılar (anlaşılan) anında mesajı. Yarım saat içinde başını erkeklerin çektiği bir yürüyüş alayı, rektörü protesto ediyordu pankartlı mankartlı.

Ben ‘Erkekler nerde?’ diye sorduğu için Türbanlı Kız’dan, semtlerini koruma bilinciyle hiçbir eyleme imza atmadıkları için Beşiktaş Çarşı’dan, yalnızca mizaha ve ciciliklere sıvandıkları için Genç Siviller’den, kendilerini militarizm batağından kurtarmaya dair bir irade sergileyemedikleri için Kürt Hareketi’nden-

Bende bir özdeşleşme/hissiyatlanma/aidiyet/sahip çıkma vs. vs. yaratan her nevi durumdan bir laf, bir eylem, bir süreklilik, bir eksiklik, bitmeyen bir,bir,bir nedenle anında soğuyup uzaklaşma hastalığıyla varoluyor olsam da-

Ağlarken hüngür hüngür, ‘Erkekler nerde?’ diye sahip çıkılmayı (erkeklerince) beklemeden önce, arkadaşlarının kollarında ağlarken gözlerimi dolduran Türbanlı Kız’ı günlerce ve gecelerce düşünmeden edemez oldum.

Hayır! ‘Ben neden böyleyim?’ diye değil. (Onu romanlarımda düşünüyorum.) Bu Kemalistler niye böyle? Diye.

Zira içimdeki korumacı/kollamacı/kızının haksızlığa uğratılmasına dayanamayan anneci yanı uyandırdı Türbanlı Kız. “Kemalistler niye duymaz bu acıyı içlerinde?”

sorusunu kartopuladı: “Benim hissettiklerimi NASIL olur da onlar da hissetmezler?”

Onların muhtemelen ‘Hain!’ “Nankör!’ ‘Şuursuz!’ yollu biteviye (ben ve benzerlerimle ilgili düşüncelerini) onlardan yana ‘Nasıl olur?’ ‘Vicdanları yok mudur?’ ‘Bu kızları nasıl sevmezler, beğenmezler?’ Yüksek Empati Şurası Modeli’nde değerlendirmeye aldım.

Zira Türbanlı Kız bir Kimlik Savaşı vermiyor yalnızca. Bir Şahsiyet Savaşı da veriyor. Kimliğini ararken şahsiyetini, benliğini inşa ediyor. Kemalist Başöğretmen’e karşı. Karşın.

Türbanlı Kız, metafor olarak da, bir yeniyetme.

Çocukken şirindi: kıvırcık saçları, çilleri ve minnacık ayakları vardı. Yeniyetme haliyle, gitti başını bağladı!

Kemalist Öğretmen, adı üstünde anne değil öğretmen, onun başörtüsüne tarlada, köyünde, evinde, arka bahçede ve muhtelif varoş semtlerinde kaldığı sürece karışmazdı. Başörtüsüyle tarla çapalayabilir, Kemalist Evler’e temizliğe gidebilir, çok tutturursa kasaya filan oturabilirdi.

Türbanlı Kız, beslemeydi.

Kemalist Düş’ün Kezban’ıydı. Başını açıp salon-salomanje hayata geçebilecek rafineliğe erişmediği sürece ‘beslemelere has meşgalelerle’ yeniyetmeliğini (ve erişkinliğini) örtülü mörtülü geçirebilirdi.

AMA bu Türbanlı Yeniyetme dikleniyor. Bir kimlik, kişilik mücadelesi veriyor. Kemalist Öğretmen’in lisesine, üniversitesine devam ediyor. SINIF ATLADI! Eğitimsel olarak da.

ADAY! Bu Toplum’da çok daha iyi yerlere adaylığını koymakla kalmadı; Çankaya’ya kadar sızdı. Başbakanın, bakanların, Merkez Bankası başkanının karısı!

Kemalist Başöğretmen yeniyetmenin bu isyankârlığını ‘iğrenç’ buyor. “İslam’da örtünme farz değildir” gibi hocalamalarla İslam’da neyin yapılası olduğunu da Türbanlı Yeniyetme Kız’a O öğretsin istiyor.

Atatürk’ün karatahtaya Latin alfabesini yazarken meşhur resmi vardır ya. Yalçınkaya da, Sezer de, Kanadoğlu da, Mümtaz Soysal da, İlhan Selçuk da, Tuncay Özkan da, Ergenekon Çetesi de, Doğu Silahçıoğlu da, Şener Eruygur da, Yaşar Büyükanıt da, Yaşar Nuri de DÜŞLERİNDE kendini o karatahtanın başında, yeniyetmelerden oluşan bir ulusa (çocukken iyilerdi: itaatkâr, uysal, şirinlerdi) ders verirken görüyor.

Ders Almayan Çocuklar’a NE YAPMALI peki?

İşte hepsinin, bugünlerdeki temel derdi! Şirinliğini yitirmiş/çocukluğundan yeniyetmeliğe geçmiş/kişilik+kimlik savaşı veren bu baş belalarıyla NASIL başedilmeli? Ne yazmaları gerekiyor karatahtaya Latin harfleriyle?

“SUS! OTUR!”