Posts Tagged ‘Başörtüsü Yasağı’

Bu Ülkede Ne Kürt Sorunu Vardır Ne De Başörtüsü

// Eylül 6th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

Bu ülkenin sigara sorunu bile yoktur, millet bunu bile anlamayacak kadar andavallaşmış.

Kalkmış İç İşleri Bakanı da “ Bu bizim sorunumuz biz çözeriz diyor.” Yahu ben gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum nedir bu Kürt sorunu, başörtüsü sorunu bir Allah’ın kulu kalksın da makul bir şekilde açıklasın.

Sevgili arkadaşım bir sorun varsa bir yerde orada sadece sorunlu değil aynı zamanda sorumlu da vardır. Sorumlu olmak demek yükü yüklenmek demektir. Yükü yüklenmemek, yani sorumluluğunu yerine getirmemek başlı başına sorunlu bir durumdur ki bu sorumsuzluk, var olan sorundan daha büyük bir sorun oluşturur. Sorumlu, sorunu tanımlayandır. Sorunun varlığından haberdar edendir. Sorumlu sorunun tespitini yaparak sorumluluğunu üstlenir. Şimdi Kürt sorunu ya da baş örtüsü sorunu var denildiğinde sormamız gereken soru şu. Hangi sorumlu böyle bir sorun var diyor. Şimdi hiçbir Kürt kalkıp Kürt sorunu der mi? Aklı evvel değilse demez. İşin tabiatına ters, bir insan aynı konuda hem sorunlu hem de sorumlu olamaz. Bu ülkede Kürt sorunu var diyenler Kürtleri sorunlu olarak görenlerdir. Bu ülkede başörtüsü sorunu var diyenler de yine başörtüsünü ve baş örtülüleri sorun olarak görenlerdir. Peki nasıl oluyor da Kürtler kitleler halinde Kürt sorunundan Başörtülüler de başörtüsü sorunundan bahsediyorlar. Bu ne yaman çelişkidir.

Çünkü sorunu tespit edenler, kemikten değil kıkırdaktan iskelete sahipler. Onlar tanımladıkları sorunun sorumluluğunu üstlenemeyecek kadar omurgasızlar. Onlar sorumluluklarını da sorunlunun üzerine atıp el çabukluğu marifet usulüyle yol aldıklarını ve alabileceklerini düşünüyorlar. Ama yanılıyorlar.

Bu dönemler geçiş dönemleri.

Şimdi bir çok kişi benim laf oyunu yaptığımı söyleyecek ve yazdıklarımı anlamak yerine daha önce alışmadığı için aklıyla değil, alışkanlıkları ile cevap üretecek. Bu alışkanlıklar ise eli çabuk olan sorumsuz sorumluların el çabukluğu marifeti ile edinilmiş alışkanlıklar.

Alışkanlıklarıyla hareket eden arkadaşım sana soruyorum söyler misin bana ne demek Kürt açılımı. Birileri açılıyor muş. Niye açılıyor nereye açılıyor. Ne kadar açılıyor. Bi insan evladı başka bi insan evladına ancak bu kadar ağır hakaret edebilir. Daha vahim olanı ise hakaret edilenin durumu iltifat olarak kabul etmesi. ( Amca oğlu bekle sana açılıcam, dur iki dakka ya) Argosu da bu olur herhalde.

Tekrar söylüyorum sorumlu kişi sorunu tanımlayandır ve sorumluluk yüklenip sorunu çözme çabasında olan ve çözendir. Şimdi Kürt sorunu dediğimiz şeyi bu devlet tanımlıyorsa, devlet Kürtleri sorun olarak görüyor demektir. Devlet Kürtleri sorun olarak görüyorsa ya da görmüşse bu ne zamandan beri vardır ve neden böyle bir tanım yapmıştır ve hangi sorumluluğunu yerine getirmiştir.

Yoksa devlet bu tanımı yapıp sorumluluğunu mu yerine getirmemiştir. Hayır. Bu tanım devlete ait bir tanım değildir. Aynen başörtüsü sorununda olduğu gibi. Devlet kendi gördüğü sorunu kendisi her zaman çözme kudretinde olmuştur. Zaten onun için devlettir.

Ortada ne Kürt sorunu vardır, Ne başörtüsü sorunu, Ne de sigara sorunu vardır.

Ortada şahsiyetin yok oluşu sorunu vardır. İnsanın insanı hiçe sayma sorunu vardır.

Bu sorunu tanımlayan sorumlu olarak söylüyorum; kendin olmadan, kendi özünle var olmadan ve yükü omuzlamadan bu sorun ortadan kalkmaz. Bu sorunu ortadan kaldırmak istiyorsan asil olacaksın, asil olmanın da vekil olmama durumu olduğunu asıl olmak olduğunu bileceksin. Asıl sensen senin aslın ne bunu da soracaksın. Ve özünü bulup açığa çıkartacaksın. Yok bunlar sana ağır geliyorsa ve sen üzerini örtüyorsan sen benim için en büyük sorunlardan birisin.

Senin olmadığın yerde hangi devletten bahsedebilirsin ki. Cevap vereyim; köprü devletten bahsedersin köprü. Ne kadar asil demi?

A. Suphi Geridönmez

İkna Odası’nda Kim Vardı?

// Ekim 17th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, İktibas

Geçirdiği sinir nöbetinden sonra, ağzından köpükler gelerek kucağıma yığılan arkadaşım Esin’i ve onu örtülü öğrenci olduğu için sokamadığımız medikokliniği ardından çığrış bağrışlar arasında salla sırt bizi kabul edecek hastaneyi kapı kapı aradığımız o günleri, buz gibi hatırlıyorum… Ben o günden sonra bir daha büyüyemedim.

“Karşısında dehşete kapıldığımız şey aslında sterilize edemediğimiz, hiçbir düzene de çok uzun süre tahammülü olmayan yaşamın ta kendisidir.” (Zeynep Direk)

Pek çok arkadaşım gibi, 1988′de içine sokulduğum buz gibi bir odada büyüttüm kendimi. Üniversiteye gittiğim o günlerde, en korktuğum ders Adli Tıp’tı…
Solgun ve yeşilimsi renkleriyle hayattan tüm kopukluğu hiçbir kelime kullanmadan anlatıveren o soğuk ölülerin dersi, beni hala dahi korkutur. Soğuk, karanlık ve ilaç kokulu morglarda hepsi de birer fırını andıran metalik ölü dolapları… Ve her bir dolapta hayatın hiç bilmediğimiz gizemli defterlerine yazılmış kapalı hayat hikayeleri. Kimin defteri yeterince açıktır ki zaten? Ama öldüğünüzde sanki biraz daha kapanıyor size ait o defter. Bu yüzden yazmak önemli iştir, ölmeden önce yazmak… Ve ölüler, ölüler! Kimi sahipsiz; talebelerin elinde deney kadavrası olacağı günü beklerken adeta defalarca yaşlanmış ve kederli… Kimi sahipli ve geride bıraktıklarının kendisini bulmasını beklerken sabırsız ölüler… Onlar, İkna Odası’ndaki sessiz arkadaşlarımız…
Bir de henüz hayatının baharındayken buz gibi ölüm odalarına kapatılarak defterleri dürülenler var!
Onların hayat öykülerini dinlemeye çok da hazır değiliz. Yo, hemen zannetmeyiniz ki salt politik sebeplerle kulaklarımızı tıkadık onların anlatacaklarına. Bu yaşımdan geriye baktığımda, bu kızların hikayelerine dair yaşadığımız üç kağıtçı suskunluğu, onlara karşı çıkmak veya onları yok saymak adına değil de hayata dair genel bir hazırlıksızlığımız olarak görüyorum. Onların sorduğu hayat bilgisi sorusuna yönelik bir cevabımız yoktu iç cebimizde ve hala da yok… Onların varlığı, bu yüzden hala bir korku, hatta dehşet. Soru soran ve kendisi olmak isteyen herkes, bir korku ve dehşet uyandırır ya kariyercilerin üzerinde, işte öyle bir şey…
Gülşen Demirkol Özer’in kaleme aldığı ‘’psikolojik bir işkence metodu olarak İkna Odaları” adlı kitaptan bahsediyorum. Pek çoğumuzun içinde büyüdüğü şu soğuk odadan. 1998-1999 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü’nde kurulan, ardından ülkemizdeki tüm üniversitelerde yapılandırılan şu utanç evleri!
Sadece başı örtülü kızlar mıydı o İkna Odalarına hapsedilenler? Geride kalıp seyredenler, paçayı kurtarmış mıydı yani? İkna Odası’ndakiler kimlerdi?
Gülşen, bir sosyolog ve başörtülü olduğu için mesleğinden atılmış bir öğretmen. O dönemde mülakat yapmayı başardığı 25 ikna odası mağduru ve anlattıkları üzerinden notlar düşmüş hayatın seyir defterine…
Krematoryumların çağımızdaki ileri yansıması şeklindeki bu buzhanelerde, sözde psikolog, öğretim üyesi ve polisler nezaretinde gerçekleştirilen, kameraların karşısında her türlü psikolojik baskı, taciz, hakaret, aşağılanma, ve utancın yaşatıldığı örtülü kız öğrenciler bunlar… Ve onların morglara kilitlenmiş, kimseye anlatılmamış, zaten kimsenin de dinlemediği solgun hatıraları…
Yurtlardaki kimsesiz çocuklara en akıl almaz şekillerde tecavüz eden, akıl hastanelerindeki divanelere en olmadık işkenceleri yapan görevlilerin, hasbelkader televizyonlara taşan görüntüleriyle beynimiz yanıyor… Oysa benzer ‘’görevliler” hayatın her safhasında ellerine geçen en küçük hükümranlık yetkesinden, dehşetengiz işkence şekilleri türetiyor…
‘İkna Odaları’nda tehdit, taciz ve yıldırma operasyonlarına maruz kalan binlerce kız öğrenci, 28 Şubat’ın 10.yıldönümünü yaşadığımız şu günlerde, ‘’böyle olduğu için” cezalandırıldıklarının bilincindedir elbette. Prof. Arendt, faşizmi tarif ederken, insanların suça dair herhangi bir eylem ya da eylemsizliklerinden değil de ‘’böyle oldukları için” cezalandırıldığı aşamadan bahseder. Bizler de ‘’böyle olduğumuz için” cezalandırılıyorduk:

MÜSLÜMANDIK, KADINDIK, ÖRTÜLÜYDÜK…
Herkesin gözü önünde cereyan eden bu işkence elbette korkutucu ve dehşet vericiydi. Ama asıl korkanların ve dehşete kapılanların bizleri ikna odasına kapayanlar, okullara ve devlet dairlerine sokmayanlar olduğunu düşünüyorum. Salt işkence yaptıkları zihinlerimiz değil, hayatın bizzat kendisine dair derin bir hazırlıksızlıktı onların yaşadıkları ve iptal etmek istiyorlardı bizi; iptal!
Geçirdiği sinir nöbetinden sonra, ağzından köpükler gelerek kucağıma yığılan arkadaşım Esin’i, ve onu örtülü öğrenci olduğu için sokamadığımız medikokliniği ardından çığrış bağrışlar arasında salla sırt bizi kabul edecek hastaneyi kapı kapı aradığımız o günleri, buz gibi hatırlıyorum… Ben o günden sonra bir daha büyüyemedim.
Pek çok arkadaşım uğradığı bu saldırılarda akıl sağlığını yitirdi, joplanırken ağzı burnu, kafatası, kaburgaları kırılanları, bebeğini düşürenleri saymayacağım, mahpushanede kanser olan Seher Yusuf Abla’yı, saçlarını kazıtanları, yıllardır kimseyle konuşmayanları, senelerdir uyku uyuyamayanları da… Telefon kulübeleri ve asansörler bugün olmuş hala bir gözaltı şoku yaşatıyor bana…
Tüm bu üzerimizden geçen buldozerlerden sonra, İKNA EDİLEMEDİĞİMİZİ bütün kalbim, zihnim ve ruhumla haykırıyorum…

(Gülşen Demirkol Özer’e kaleme aldığı eser dolayısıyla teşekkürlerimi sunarım, ‘’İKNA ODALARI”, Beyan Yayınları.)

Sibel ERASLAN
sibeleraslan@hotmail.com
Sayi: 332 – 08.03.2007
İkna Odası’nda Kim Vardı?

Yaşım… ah! Başım

// Eylül 19th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, İktibas

… otobüsünden indi.
Usul usul yürümekte idi.
Kaldırım taşları bu kadar hoş görünmemişti.
Normalde çizgilere basmaması gerekirken; bu sefer özellikle basmakta idi
ve gün sayar gibi teker teker saymakta idi.

Peki neden yaklaştıkça yavaşlıyordu…
aslında neden yaklaştıkça kaçıyordu…
peki neden kapı bu kadar ağır, eller bu kadar acımasızdı…
ve sonra neden kayboldu birden…

Kapı görünmüştü
ve herkes ona bakmakta iken ayaklarına gitmemesini söylüyordu.

Bitmişti.
Kapıdan girdi.
Türk Bayrağı arkasında çıkarmıştı başında ki örtüyü.
Ve yine kapıdan girdi
ve yine bitmişti.

İçindekilerdi değişmeyen
ve hâlâ devam eden aynı kaldırım taşları.

Artık rüzgar saçlarının arasında idi
ve rüzgar utanmıştı kesmişti nefesini
ve saçları bakmakta idi yere.
Sanki bedeninin değil de baktığı yere gitmek istermiş gibi.


O ân ve ânlar fiil ne?..
Fâil kim?..
Düşünce ‘ne’…
Düşünmek ‘kim’…

Kaybolmuştu bile.
Kaybetmiş miydi?..
Utanmıştı ve unutturmuştu kendine.

Başka bir sabah olmuştu bile.


Uyandı.
Bir kere daha akşam olmasını istedi.
Bir kere daha akşam olmasını istedi
ve

Bir kere daha akşam olmasını istedi.

- Polis bey!

- Buyrun hanımefendi

- Düşüncelerim ve dışa yansıması sonucunda ortaya çıkan beyhude konuşmalarımdan dolayı özür diler, beton duvarlarınız üzerinde hayatı yani yaşamayı yani nefes almayı tasavvur etmeye devam edeceğimi dile getirmek isterim.

– Tabi kızım.

Burak Tabaş – 20. Tasavvur

‘Türbanlı kızlar Kemalist düşün Kezban’ı’

// Haziran 15th, 2008 // No Comments » // Haber

Haber Merkezi – [TIMETURK]

Perihan Mağden, Yalçınkaya, Sezer, Kanadağlu, Soysal, Özkan, Selçuk, Büyükanıt, Yaşar Nuri gibi “Kemalist başöğretmenler”in türbanlı kızlara bakış açısını yazdı…

Radikal’deki köşesinde Perihan Mağden, türban meselesini elitist Kemalistlerin nasıl gördüğünü yazdı. Türban takma hakkınız İnsanlık Hakkı olarak niteleyen Mağden, Van Üniversitesi’nde servislerde türbanlı avı yapan rektörlüğün zulmü karşısındaki sinir krizi geçiren kızı görünce “dayanamayıp gözlerini yaşardığını” söyleyerek sordu: “Hayır! ‘Ben neden böyleyim?’ diye değil. (Onu romanlarımda düşünüyorum.) Bu Kemalistler niye böyle? Diye. “

“Türbanlı kız Kemalist Başöğretmen’e” başlığını taşıyan yazısında Kemalist elitistlerin, türbanlılara bakış açısını şu çarpıcı ifadelerle ortaya koydu: “Kemalist Öğretmen, adı üstünde anne değil öğretmen, onun başörtüsüne tarlada, köyünde, evinde, arka bahçede ve muhtelif varoş semtlerinde kaldığı sürece karışmazdı. Başörtüsüyle tarla çapalayabilir, Kemalist Evler’e temizliğe gidebilir, çok tutturursa kasaya filan oturabilirdi.”

Perihan Mağden’in o çarpıcı yazısının tamamı…

Türbanlı Kız, Kemalist Başöğretmen’e karşı

Türban takmaya özgürlük tanıyan değişiklik, Yüce Yargımız tarafından ESSAHTAN bozularak YOK EDİLDİ ya.

Onca yıl süren mücadelenin ardından türbanlarını takarak üniversiteye gidebilme İnsanlık Hakkı’na kavuşmuş olan kızlarımız, geçen cuma günü de türbanlarını takarak gitmişlerdi üniversiteye. Van Üniversitesi’ne.

Kapıda kızlarımıza Yüce Anayasa Mahkememiz’in 2’ye 9 üye kararıyla alınmış kararı tebliğ edildi: ‘Yassah!’ çekildi!

Türbanlı Kızlardan Biri, ağlama krizine girdi. Arkadaşları koluna girip sakince, çayır çimen bir yere götürdüler. Kız hıçkıra hıçkıra ağlıyor. İnanılmaz bir haksızlığa maruz bırakılan kız çocuğu hıçkırıklarıyla.

Benim gözlerim yaşardı. Tüylerim diken diken oldu. Ağladım ağlayacağım. Zira ben nankör biriyim Sn. Dinleyicilerim. Bu kızlardan nefret etmek yerine, “Cumhuriyet kazanımlarımıza nasıl arkanı çevirirsin, seni gidi Cahil Kız! Seni gidiş baş açma özgürlüğünün/saç salma hürriyetinin kadrini kıymetini bilmeyen Densiz!” diye bağırarak bu kızları İkna Odaları’na (akılları başlarına gelinceye kadar: gerekirse on yıllarca) kapatmayı istemek yerine-

Türbanlı Kızlar türbanlarıyla üniversitede okumak gibi bir insanlık hakkından mahrum bırakıldılar diye, onca yılın akabinde onlara en nihayet tanınmış bu kadarcık bir hak ellerinden alındı diye, en çok da başlarını açacaklar diye ağlıyorlar diye- benim de ağlamam geliyor. Dayanamıyorum.

Sanırım; buna benim düşük Kemalist Katsayım, içimde tam geliştirilememiş İdeolog Öğretmenanım, kazanımlarımıza sahip çıkma güdüsünden nasipsizlik gibi eksiklerimin yanı sıra; bu kızlara aynen kendi kızım ağlarsa ne hissedersem öyle hislerle yaklaşmam- Yani: zayıflık, basiretsizlik, şuur yoksunluğu gibi maalesef, maalesef ‘özelliklerim’ neden olmakta.

Sonra o Ağlayan Türbanlı Kız ‘Erkekler nerde?’ diye yerindi. ‘Erkekler nerde?’

Erkekler aldılar (anlaşılan) anında mesajı. Yarım saat içinde başını erkeklerin çektiği bir yürüyüş alayı, rektörü protesto ediyordu pankartlı mankartlı.

Ben ‘Erkekler nerde?’ diye sorduğu için Türbanlı Kız’dan, semtlerini koruma bilinciyle hiçbir eyleme imza atmadıkları için Beşiktaş Çarşı’dan, yalnızca mizaha ve ciciliklere sıvandıkları için Genç Siviller’den, kendilerini militarizm batağından kurtarmaya dair bir irade sergileyemedikleri için Kürt Hareketi’nden-

Bende bir özdeşleşme/hissiyatlanma/aidiyet/sahip çıkma vs. vs. yaratan her nevi durumdan bir laf, bir eylem, bir süreklilik, bir eksiklik, bitmeyen bir,bir,bir nedenle anında soğuyup uzaklaşma hastalığıyla varoluyor olsam da-

Ağlarken hüngür hüngür, ‘Erkekler nerde?’ diye sahip çıkılmayı (erkeklerince) beklemeden önce, arkadaşlarının kollarında ağlarken gözlerimi dolduran Türbanlı Kız’ı günlerce ve gecelerce düşünmeden edemez oldum.

Hayır! ‘Ben neden böyleyim?’ diye değil. (Onu romanlarımda düşünüyorum.) Bu Kemalistler niye böyle? Diye.

Zira içimdeki korumacı/kollamacı/kızının haksızlığa uğratılmasına dayanamayan anneci yanı uyandırdı Türbanlı Kız. “Kemalistler niye duymaz bu acıyı içlerinde?”

sorusunu kartopuladı: “Benim hissettiklerimi NASIL olur da onlar da hissetmezler?”

Onların muhtemelen ‘Hain!’ “Nankör!’ ‘Şuursuz!’ yollu biteviye (ben ve benzerlerimle ilgili düşüncelerini) onlardan yana ‘Nasıl olur?’ ‘Vicdanları yok mudur?’ ‘Bu kızları nasıl sevmezler, beğenmezler?’ Yüksek Empati Şurası Modeli’nde değerlendirmeye aldım.

Zira Türbanlı Kız bir Kimlik Savaşı vermiyor yalnızca. Bir Şahsiyet Savaşı da veriyor. Kimliğini ararken şahsiyetini, benliğini inşa ediyor. Kemalist Başöğretmen’e karşı. Karşın.

Türbanlı Kız, metafor olarak da, bir yeniyetme.

Çocukken şirindi: kıvırcık saçları, çilleri ve minnacık ayakları vardı. Yeniyetme haliyle, gitti başını bağladı!

Kemalist Öğretmen, adı üstünde anne değil öğretmen, onun başörtüsüne tarlada, köyünde, evinde, arka bahçede ve muhtelif varoş semtlerinde kaldığı sürece karışmazdı. Başörtüsüyle tarla çapalayabilir, Kemalist Evler’e temizliğe gidebilir, çok tutturursa kasaya filan oturabilirdi.

Türbanlı Kız, beslemeydi.

Kemalist Düş’ün Kezban’ıydı. Başını açıp salon-salomanje hayata geçebilecek rafineliğe erişmediği sürece ‘beslemelere has meşgalelerle’ yeniyetmeliğini (ve erişkinliğini) örtülü mörtülü geçirebilirdi.

AMA bu Türbanlı Yeniyetme dikleniyor. Bir kimlik, kişilik mücadelesi veriyor. Kemalist Öğretmen’in lisesine, üniversitesine devam ediyor. SINIF ATLADI! Eğitimsel olarak da.

ADAY! Bu Toplum’da çok daha iyi yerlere adaylığını koymakla kalmadı; Çankaya’ya kadar sızdı. Başbakanın, bakanların, Merkez Bankası başkanının karısı!

Kemalist Başöğretmen yeniyetmenin bu isyankârlığını ‘iğrenç’ buyor. “İslam’da örtünme farz değildir” gibi hocalamalarla İslam’da neyin yapılası olduğunu da Türbanlı Yeniyetme Kız’a O öğretsin istiyor.

Atatürk’ün karatahtaya Latin alfabesini yazarken meşhur resmi vardır ya. Yalçınkaya da, Sezer de, Kanadoğlu da, Mümtaz Soysal da, İlhan Selçuk da, Tuncay Özkan da, Ergenekon Çetesi de, Doğu Silahçıoğlu da, Şener Eruygur da, Yaşar Büyükanıt da, Yaşar Nuri de DÜŞLERİNDE kendini o karatahtanın başında, yeniyetmelerden oluşan bir ulusa (çocukken iyilerdi: itaatkâr, uysal, şirinlerdi) ders verirken görüyor.

Ders Almayan Çocuklar’a NE YAPMALI peki?

İşte hepsinin, bugünlerdeki temel derdi! Şirinliğini yitirmiş/çocukluğundan yeniyetmeliğe geçmiş/kişilik+kimlik savaşı veren bu baş belalarıyla NASIL başedilmeli? Ne yazmaları gerekiyor karatahtaya Latin harfleriyle?

“SUS! OTUR!”

Nuray Bezirgan: Düşüncemin Arkasındayım

// Haziran 15th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, Mülakat

Bülent Şahin Erdeğer- [TIMETURK]

Türkiye, Nuray Canan Bezirgan’ın adını başörtüsü yasağı sebebiyle ilk defa 1998’de duymuştu. İkinci defa gündeme ise yine başörtüsü yasağını konuşmak için katıldığı bir TV Programındaki sözleriyle geldi. Hakkında pek çok iddia atılan ve söz hakkı tanınmayan Bezirgan’ın kendini TimeTurk okurlarına anlatmasını istedik. Nasıl biri, hayata, dünyaya ve Türkiye’ye nasıl bakıyor. Nuray Canan Bezirgan’la arkadaşımız Bülent Şahin Erdeğer bir söyleşi gerçekleştirdi. Onu dinlemenin tam sırası:

SINIFI ROBOCOBLAR BASTI

Programa katılmanızın ardındaki asıl sebep neydi?

Programa katılmamızın amacı anayasa mahkemesinin başörtüsü ile ilgili kararını tartışmaktı. Programa Özgür-Der vasıtasıyla davet edilmiştim. Benim davet edilmemin sebebi 1998’de bir dizi problemler yaşayıp 2000 yılında yurt dışına çıkmak zorunda kalmam dolayısıylaydı. 1998 yılında İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu 2. sınıf öğrencisiydim, başörtüsü yasağı sebebiyle bir final sınavından polis zoruyla çıkarılmak istendim. Fakat ben bu kararın insanlığa, hukuka haykırı olduğunu ifade ettim, hocam ise bana ya insan gibi giyin ya da defol buradan demişti. Sonra sınıfı robocoplar bastı.

Bu süreçte çocuğunuzu düşürdüğünüz ifade edilmişti. Uğradığınız muamele ise bu yasağın ne boyutlara ulaştığını simgeliyordu. Peki bu süreç sizin psikolojinizi nasıl etkiledi?

O sıralarda çok tecrübesizdim. Düşünsenize sizin için sınıfınızın içi polis doluyor! Ben de bir refleksle sınıfın içinde koşturmaya başlamıştım. Sanki onların elinden kurtulmam mümkünmüş gibi. O dönemlerde çocuk bekliyorduk aklıma hemen çocuğumu hapishanede getirme korkusu olmuştu. Sürekli kabuslar görüyordum, çok küçük şeylerden dolayı ağlamaya başlıyordum, mahkemeye her çıktığımda medyanın aynı bugünlerde olduğu gibi bir baskısı vardı bir suçlu muamelesi görmek beni çok yıpratmıştı, ilk kez hapis istemiyle yargılanan başörtülüydüm velhasılı…

NEDEN İLTİCA ETTİ? TÜRKİYE’Yİ SEVİYOR MU?

Hangi düşünceler sizi ilticaya yönlendirdi?

Türkiye’den gitmeyi hiç istemiyordum, eşiniz, dostunuz, aileniz her şeyiniz burada, kurulu düzeniniz var ve Türkiye’de yaşamayı seviyorum ancak yasak sürecinde 3 kere gözaltına alındım, davam 6 ay hapis cezasıyla sonuçlandı. Bu para cezasına çevrilmiş olsa da devam eden hakkımda 2 tane daha dava vardı, bu süreçte aldığım tehdit telefonlarından dolayı ve gözaltında yaşadığım maddi ve manevi işkenceye tabi tutuldum. Örneğin 8 saat karanlık bir ortamda yalnız başıma tutuldum, Emniyet müdürünün karşısına çıkarıldım ciddi boyutlarda aşağılandım, hakaretlere maruz kaldım, bütün bunlar yetmiyormuş gibi yerlerde sürüklendim, tekmelendim, çocuğumu düşürdüm ve kolum kırıldı. Allah aşkına soruyorum size iltica etmemem için sebep var mı?!

Bu yaşadıklarınız ve ilticanız Türkiye hakkındaki düşüncelerinizi değiştirdi mi? Türkiye’yi seviyor musunuz?

Elbette seviyorum! Benim ilticam daha güzel yarınlarda daha güzel bir Türkiye’ye geri dönme umuduyla yapılmış bir hicretti. İnsan doğduğu, büyüdüğü yeri sevmez mi? Bana bu zulümleri yapanların değil zulme uğrayanların evidir Türkiye. Buranın ev sahibi biziz onlar değil…

Atatürk hakkındaki tek cümlelik sözünüz gündeme oturdu. “Atatürk’ü sevmiyorum” ile ne demek istediniz?

Ben tarihte yaşamış ve ölmüş bir şahsiyeti tartışmıyorum. Ben o şahsiyetin düşüncelerini ve o şahsiyete mal edilerek üretilen düşünce ve uygulamaları tartışıyorum. Yani sevmediğim şey bunlar. Konuyu bu noktaya getirenler ise sanki Atatürk’ün şahsına bir saldırı varmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Burada da durmuyorlar sanki Atatürk’ün düşünceleri Türkiye ile özdeş hale getiriliyor. Yani bir şahsın düşüncelerine katılmıyorsanız Türkiye’ye düşmansınız vatan hainisiz! Böyle mantık ancak Kemalistler’de var herhalde…

“BEN MAZOŞİST DEĞİLİM”

Oysa ben, Atatürk’ün kendisini deklare ettiği düşüncelere katılmıyorum. Katılıp katılmamak ta en doğal insani hakkım. Onun hayat tarzıyla benim hayat tarzım arasında onun inançlarıyla, düşünceleriyle benimkiler arasında uçurumlar var. Dolayısıyla düşüncelerimiz örtüşmediği için de içimde bir sevgi beslemiyorum. Benim Mustafa Kemal’in şahsıyla bir sorunum yok. Eğer Atatürk’ün düşünceleri ve Atatürkçülük biraz önce anlatmış olduğum başıma gelen şeylere sebebiyet veriyorsa, hayatımı zindan ediyorsa neden seveyim bu düşünceleri? Kimse kusura bakmasın ben mazoşist değilim!

“ATATÜRK’E HAKARET ETMEDİM, BUNA HAKKIM DA YOK”

Tüm bunların sebebi dahi olsa inandığım Din’in ilkeleri gereği benim kimseye hakaret etme hakkım yok. Bu sebeple Mustafa Kemal’in şahsına yönelik ne dün ne de bugün herhangi bir hakaret etmedim etmem de ama Önder Sav Peygamberimiz’e hakaret etti Hacla alay etti o zaman nerdeydi medya?

“ATATÜRK’Ü KENDİ EL YAZILARINDAN OKUYALIM”

Örneğin Atatürk’ün düşüncelerini tarafsız bir gözle değerlendirmek isteyenler Uğur Mumcu’nun konuyla ilgili kitaplarına bakabilirler. O Kazım Karabekir’in M. Kemal’e yönelik eleştirilerini kitaplarına almış. Dr. Rıza Nur’un Hatıratını da okumalarını tavsiye ediyorum seviyor-sevmiyor polemikçilerine…

Benim olay yaratan bu bir cümlelik cevabım bana dava açılması yerine bu ülke insanlarının komplekse kapılmadan kimseyi yerin dibine batırmak ya da yüceltmek maksadıyla değil sadece gerçekleri tartışmak için bir paylaşım zemini oluşturmalıydı.

Taha Akyol’un Hangi Atatürk kitabı daha yeni çıktı bence bu olumlu bir adımdı. Polemikten kurtulmak için benim ve benim gibi düşünenlerin “neden sevmediği” merak ediliyorsa Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan’ın derlediği bir kitap var işe bu kitabın değerlendirilmesiyle başlanabilir. Mustafa Kemal’in kendi el yazısıyla yazılmış din ve inanç hakkındaki düşüncelerini içeriyor bu kitap. Hatta bu eser 30’lu yıllarda Liselerde vatandaşlık bilgisi ders kitabı olarak ta okutuldu. Bu kitapta Atatürk kendisini Darwinizmle tanımlıyor, yaratılışa inanmıyor, Kur’an’a tamamen materyalist bir bakış geliştiriyor bugün Öder Sav’ın ağzından kaçırdığı ifadeleri Atatürk açıkça ifade ediyor. Yanılmıyorsam bu kitabı Kaynak yayınları tekrar basmıştı, Cumhuriyet gazetesi de okurlarına hediye olarak vermişti. O kitap okunursa bizim neden hangi düşünceleri sevip sevmediğimiz daha net anlaşılır. Bu düşüncelere katılıp katılmamakta herkes özgürdür. Sonuçta şahsı ölmüştür ve inancımıza göre hesabını Allah’a verecektir. Onun için şahsıyla uğraşmanın, sövmek doğru ve ahlaki değil. Ama fikirlerini masaya yatırmak lazım.

Siz Atatürk konusundaki fikirlerinizde yalnız mısınız?

Hayır, ayrıca ifade etmeliyim ki bu konuda ülkemizin çok değerli bilim adamları eleştirel eserler kaleme almışlar. Hem sadece İslamcılar değil pek çok farklı düşünceden insan bu eleştirileri getirmiş. Örneğin Sosyalistlerden Prof. Dr. Fikret Başkaya’nın “Paradigmanın İflası” isimli kitabı çok önemli. Merak ediyorum bana saldıran insanların bu kitapların isimlerinden dahi haberleri var mı? Sonra Liberal aydın Prof. Dr. Atilla Yayla var. Kemalistler onun seviyesine çıkamadıklarından Yayla hoca da lince maruz kalmıştı…

Tarihçi yazar Ayşe Hür, Metin Karabaşoğlu, Hasan Hüseyin Ceylan bu isimlerin ilmi araştırmalarını görünce yalnız olmadığımı görüyorum. Hakaret yok sorgulama var çünkü…

MURAT BARDAKÇI İDDİASI…

Bir de fikirlerini açıktan söyleyemeyenler var. Örneğin tarihçi Murat Bardakçı kuliste Ben de Atatürk’ü sevmiyorum dedi buna şahidiz arkadaşla birlikte. Ama baskı ve konum insanları farklılaştırıyor herhalde…

Hakkınızda Atatürk’ü koruma kanuna muhalefetten hakaret davası açıldı. Atatürk’ü sevmemenin hakaret kapsamında değerlendirlmesine nasıl bakıyorsunuz?

Yeryüzünde sanırım Hitler Almanyası ve Kuzey Kore’de rastlanabilecek bir mantıksızlık bu. Birisini sevmemek ona nasıl hakaret olur!

Programa davet edilirken Fatih Altaylı size şartlar sundu mu?

Hayır program gayet güzel başlamıştı çünkü programın konusu başörtüsüydü ama ne olduysa bir anda konu önce Humeyni’ye sona Atatürk’e uzandı. O sorular sorulmasaydı daha iyi olurdu sonuçta konu saptı.

Siz programda kim adına konuştunuz? Dernek ya da tüm başörtülüler adına mı yoksa şahsınız adına mı?

Ben oraya bu mücadelenin bedel ödemiş bir ferdi olduğum için davet edilmiştim, elbette sadece şahsımı bağlayan düşüncelerimi ifade ettim ama başörtülülerin uğradıkları zulümleri bir kez daha anlatmak için oradaydım. Kamuoyunda şöyle bir yanılgı var. Tüm başörtülüler aynı şekilde düşünür ve yaşar diye bu yanlış. Tıpkı başı açıklara olduğu gibi. Solcu başık açık var, sağcı var. Terörist başı açık var, bilim kadını başı açık var hepsi bir mi yani…

“HUMEYNİ TARTIŞILMAZ KUTSAL BİR ÖNDER DEĞİL”

İmam Humeyni hakkındaki görüşleriniz neler? Atatürk-Humeyni kıyaslamasına nasıl bakıyorsunuz?

Evet Humeyni’yi seviyorum. Çünkü bir Müslümanım ve dinim bana kardeşlerimi sevmemi öğütlüyor. Bu demek değil ki onun yılmaz takipçisiyim, onun tüm görüşlerine katılıyorum. Kevserle bizi bu konuda eleştirenler kendilerinin Atatürk’e baktığı gibi bizim Humeyni’ye baktığımızı sanıyorlar. Oysa bizim dinimizde kimseye şartsız itaat yoktur Allah dışında. Humeyni bir Müslümandır ve eleştiriye açıktır biz kimseyi kutsayıp tartışma dışı ulu bir önder ilan etmiyoruz. Humeyni’yi neden sevmiyorlar? Onlar gibi emperyalizmle işbirliği yapmadığı için sevmiyorlar, kendi ülkesinin tam bağımsızlığını gerçekten kurduğu için, İsrail’e düşman olduğu için sevmiyorlar yani malumun ilanı kişi sevdiğiyle beraberdir. Peki ben Humeyni’yi neden seviyorum? Öncelikle bir Müslüman olmasından sonra da kendi halkının Şah diktatörlüğüne karşı verdiği onurlu bağımsızlık mücadelesinin lideri olduğundan. Ayrıca sadece kendi ülkesindeki diktatörlüğe değil küresel emperyalizme karşı da direndi. Çok sade yaşadı ve halktan biriydi. O saraylarda yaşayıp saraylarda ölmedi… Tıpkı bugün Ahmedinejad’ın direnmesi gibi sadeliği gibi…

Hem Humeyni’nin tek bir sözü var mı Türkiye’yi işgal edelim diye, Humeyni komşu ve kardeş ülke İran’ın dost ve bilge liderdir benim için. O kadar gerisi beni ilgilendirmez…

Yalnız ifade etmeliyim ki Humeyni sorusuyla Atatürk sorusu ard arda geldi. Yani böyle bir mukayase yapılacağını ve linç kampanyasına yol açacağını düşünemedim. Biz oraya bunu konuşmaya çıkmamıştık.

“CANLI YAYIN KAZASIYDI DAHA DİKKATLİ OLMALIYDIM”

Bu durum bir canlı yayın kazası mı?

Tabi ki, zaten bana canlı yayın öncesi bu konuya girileceğini söyleselerdi ya o konuya girmezdim ya da bu konu hakkında daha stratejik cevaplar hazırlayabilirdim. Her şey bir anda gelişti ve sonuçları cevaplarımızı aştı. Başka yerlere çekildi. Ya da şöyle de diyebilirdim: Atatürk’ü Allah ne kadar seviyorsa ben de o kadar seviyorum…

Atatürkçülüğün ciddi bir biçimde masaya yatırıldığı bir programa katılır mısınız?

Bir sözümden bunlar oluyorsa bugün için bu soru herhalde bir hayal. Ama gelecekte düşünce özgürlüğünün garantiye alındığı bir gün olursa o zaman elbette katılırım. Bugün benim üzerimden topluma verilen bir mesaj var. “Susun, akletmeyin, sorgulamayın ve itaat edin. Duygularınız bile bizim istediğimiz gibi olmalı” mesajı…

“PROVAKATÖR DİYENLER İSPATLASIN YADA ÖZÜR DİLESİN”

Hakkınızda provakatör olduğunuza dair iddialar var. Bu iddialara ne diyeceksiniz?

Öncelikle eleştiriye sonuna kadar açığım, ama hakarete varan saldırıları nasıl anlayışla karşılayabilirim. Sonunda cumhuriyet gazetesi bizi eşek olarak çizdi! Bu mu özgür düşünce ve çağdaşlık! Ama onların yaptıklarından çok beni yaralayan şey bizim insanımız dediğimiz bazı kesimlerin yayınları. Örneğin STV iki gün hakkımda yayın yaptı. Düşünebiliyormusunuz benim için bu kanal peygambere hakaret etti bile dedi. İnsanların hakkımda iddiları varsa ellerinde kanıtları olması lazım, kanıtları yoksa öncelikle benimle görüşmeleri lazım. Gayrimüslimlere olabildiğince hoşgörülü olan kesimin televizyonu iş Müslüman birine gelince büyük haksızlığa imza attı. Ben üç çocuk annesi mü’mine bir bayanım. İnanın bana yapılan linç kampanyası bu kesimin TV’sinin yaptığı yayınlar kadar dokunmadı. Fadime Şahin’e bile benzettiler beni. Bu yüzden sabahlara kadar uyuyamadım ve ağladım…

Ne garip değil mi kendilerini Atatürk muhalifi bir zatın takipçileri olduklarını iddia eden bir cemaat nasıl davranıyor. Bu kişiler herkesle diyaloğa geçiyorlar ama böyle önemli bir konuda bana bir telefon edip sorma ihtiyacı bile hissetmiyorlar. Oysa ben onlara ulaşmak ve cevap hakkımı kullanmak içim en az 10 kişiyi araya sokuyorum ulaşamıyorum, Uğur Dündar ve Ali Kırca bana ulaşıyorlar ama bu kanal bana ulaşamıyorlar peki ne yapıyorlar benim görüntülerimle Müslüm Gündüz’ün çıplak görüntülerini ardı ardına veriyorlar. Peygamberimize hakaret ettiğimi iddia ediyorlar. Takdiri kamuoyuna bırakıyorum, Allah’a havale ediyorum…

Medya Lincinin bu denli şiddetli olmasını neye bağlıyorsunuz?

Burada haberi yapılan ben değilim aslında, korkulan şey halkın onların istediği kalıpların düşünmesinden duyulan korkudur. Kumdan kalelere yaklaşan dalgadan korkan çocuklar gibi…

Benden hep özür dilemem, sözlerimi geri almam istendi, bu para karşılığında teklif edildi. Bu ahlaki düşüklüğe boyun eğersek Rabbimize ve çocuklarımıza ne hesap vereceğiz? Bir de Yaşar Nuri Öztürk var tabi sahnede. Bana, seçim otobüsünden hitap eder gibi, haçlı seferindeki rahibe kıyafetli dedi.

SÖMÜRGECİ DEĞİLİM

Türkiye İngiliz sömürgesi olsun mu dediniz?

Kastım şudur ki Açık sömürgelerde konumunuz bellidir. Ona göre muamele görürsünüz ama Türkiye gibi örtük sömürgelerde size sahte konumlar verip esirken bile alabileceğiniz haklarınızı elinizden alırlar. Bunun için örtük sömürü açık sömürüden bile kötüdür. Bunu kast ettim. Yoksa zaten hedefimiz tam bağımsız bir Türkiye, İsrail’e ve ABD’ye ve İngiltere’ye karşı ayakları üzerinde kardeşleriyle birlik olan bir yönetim. Hatırlayın ABD, İsrail ve İngiltere’nin en büyük müttefiki kim? Ben miyim yoksa bu ülkenin en büyük Atatürkçü kurumu olan TSK mı? Ben diyorum ki Türkiye resmi ideolojiyle Guantanamo olmasın…

Nasıl bir Türkiye düşlüyorsunuz?

Düşünce özgürlüğünün hakim olduğu, kimsenin farklı olduğu için baskı altına alınmadığı bir Türkiye elbet özlemimdeki Türkiye. Örneğin Kürtlerin ana dillerini konuşabildikleri eğitimini alabildikleri, kadınların töre cinayetlerine kurban gitmediği bir Türkiye. Sosyal adaletin sağlandığı, emekçilerin emeğinin hakkının teri kurumadan tam olarak verildiği bir Türkiye. Çocuklarımın hiçbir ideolojik dayatma, yemin töreni vs. olmadan alternatif biçimde okuyabileceği okulları olduğu bir muhtırasız, darbesiz bir Türkiye, vicdani reddin doğal olduğu bir Türkiye…

Son olarak Time Turk okuyucusuna mesajınız nedir?

Ben Kur’an’ı anlamak için okumaya başladıktan sonra Müslüman oldum. Bunun için hayatımızı yönlendirecek en önemli kaynak Kur’an. Benim tavsiyem sağlıklı biçimde düşünebilmek, akledebilmek için, ölmüş modern ya da geleneksel ululaştırılan şahsiyetlerden medet ummamak için Kur’an’a anlamak ve yaşamak için sarılsınlar. Kur’an’ın muhatabına kazandırdığı dünya görüşü ve yaşam tarzı bence en önemli varlığıdır. Biz Müslüman kadınların bu çerçevedeki en önemli yaşam tarzı belirtileri de tesettürleri. Bu zamanda bizi Rabbimizin başörtüsü ile sınadığına inanıyorum. Bu sebeple tesettürün kıymetinde resmi ideoloji tarafından habersiz bırakılmış başı açık kardeşlerimizi örtünmeye, tesettürlerini kuşanmaya davet ediyorum. Örtülü kardeşlerime de örtülerinin tüm diplomalardan, kariyer hayallerinden ve tavizlerden değerli olduğunu bir kez daha hatırlatıyorum. Sadece tesettür değil Rabbimin herhangi bir tek ayetinden vazgeçmemiz isteniyorsa karşılığında ne sunulursa sunulsun vazgeçmemeliyiz.Ben bu direncimizi Kur’an ahlakının, imanın bir gereği olarak görüyorum. Çünkü onlar böyle pırıl pırıl duracak bir Kur’an Neslinden korkuyorlar. Kur’an Neslini yeniden inşa edelim duasıyla selamlıyorum tüm kardeşlerimi…