Posts Tagged ‘Anayasa Mahkemesi’

Kardelen-Der’den Samanyolu Haber’e İlişkin Açıklama

// Haziran 16th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, Duyuru

Son günlerde 28 Şubat sürecinin çığırtkanlığını ve şirretliğini çağrıştıran olaylar sahnelenmeye çalışılıyor.

Bir televizyon kanalında Fatih Altaylı, Anayasa Mahkemesi’nin yasaklayıcı kararını konuşmak üzere davet ettiği Nuray Canan Bezirgan ve Kevser Çakır kardeşlerimize canlı yayında profesyonel ve ahlaki gazeteciliğe aykırı bir tutum ile sorduğu provakatif sorularla gündemi gerginleştirip, inanan insanların düşünce ve duyguları üzerinde polemik ve baskı oluşturmaya çalışmıştır.

Hiçkimse inancı, düşüncesi ne olursa olsun bir kimseyi, bir ideolojiyi, bir sistemi benimsemek ve sevmek zorunda değildir. Bu en temel insani bir haktır. Kaldı ki, bu kardeşlerimiz kendiliğinden bu konuşmaları yapmamışlar, programın konusu olmadığı halde çarpık sorulara muhatap olarak cevaplamak durumunda kalmışlardır. Verdikleri cevaplar muhatapların hoşlarına gitmeyince bu kardeşlerimize karşı geniş bir medyatik linç kampanyası başlatılmıştır.

Aklı selim ve kişiliği olan her insan gibi kendilerini ve düşüncelerini özgürce ifade edebilen kardeşlerimiz, bu sebeple iftira, karalama, soruşturma, baskı altına alınma gibi acımasız bir tecrit ile karşı karşıya kalmışlardır.

Henüz yakın geçmişimizde yaşanan 28 Şubat’ın hatıraları daha hafızalarda tazeyken, inancı uğruna her türlü bedel ödeyen, duruşlarını ve direnişlerini kaybetmeyen insanlara karşı malesef acı ve anlaşılmaz olan, İslami hassasiyete sahip olduğuna inandığımız kardeşlerimizin eleştiri sınırını aşan tavır ve yaklaşımları olmuştur.
Nuray Canan

Asıl Provakatör Kim?

Yıllardır yaşadıklarıyla Türkiye kamuoyuna mal olmuş başörtüsü zulmünü dayatanların bile daha iyi tanıdığı, İslami camiamızın, direncini, çizgisini yitirmeyen cesur ve ender insanlarımızdan biri olan Nuray Canan Bezirgan kardeşimiz ve ailesine karşı, Samanyolu televizyonunun, Nuray Canan’ı hiç tanınmıyormuş gibi, nerden geldiği belli olmayan, tam da bu gerilimli süreçte ortaya kasten gönderilen biri gibi lanse ederek asla insani-İslami kardeşlik hukukuna, ahlakına yakışmayan bir tavırla, kendileri gibi zorbalar karşısında eğilip bükülmeyen arkadaşımıza, ‘provakatör’ ve ‘Fadime Şahin’ benzetmesi ve ithamları yapması çok anlamsız ama bir o kadar da anlamlı…

Dışımızdakilere karşı hoşgörü ve diyalog da ne kadar mahirene isek, bunu aynı inanç ve topraklarda bulunduğumuz kardeşlerimize karşı yapmak da gerekli değil midir!

Samanyolu TV’nin, içimizden biri olan, geçmişine ve bugününe şahid olduğumuz Bezirgan ve ailesine karşı yaptığı bu iftira ve itham kampanyasını derhal tekzip edip özür dilemeye davet ediyoruz.

Geçmişte yaşanan kardeş kırgınlıklarının ve terk edilmişliklerin tekrar yaşanmaması ve bunlardan ders çıkarılarak, ‘İnananlar sadece kardeştir’ düsturunca, zor zamanlarda yalnızlaştırılma ve psikolojik savaşlara karşı, erdemli ve duyarlı tüm kurum ve şahsiyetlerimizi, Nuray Canan Bezirgan’ın şahsında bir destek platformu oluşturmaya ve bu çirkin saldırılara karşı dayanışmaya çağırıyoruz.

Kardelen-Der Başkanı Hüda Kaya

‘Türbanlı kızlar Kemalist düşün Kezban’ı’

// Haziran 15th, 2008 // No Comments » // Haber

Haber Merkezi – [TIMETURK]

Perihan Mağden, Yalçınkaya, Sezer, Kanadağlu, Soysal, Özkan, Selçuk, Büyükanıt, Yaşar Nuri gibi “Kemalist başöğretmenler”in türbanlı kızlara bakış açısını yazdı…

Radikal’deki köşesinde Perihan Mağden, türban meselesini elitist Kemalistlerin nasıl gördüğünü yazdı. Türban takma hakkınız İnsanlık Hakkı olarak niteleyen Mağden, Van Üniversitesi’nde servislerde türbanlı avı yapan rektörlüğün zulmü karşısındaki sinir krizi geçiren kızı görünce “dayanamayıp gözlerini yaşardığını” söyleyerek sordu: “Hayır! ‘Ben neden böyleyim?’ diye değil. (Onu romanlarımda düşünüyorum.) Bu Kemalistler niye böyle? Diye. “

“Türbanlı kız Kemalist Başöğretmen’e” başlığını taşıyan yazısında Kemalist elitistlerin, türbanlılara bakış açısını şu çarpıcı ifadelerle ortaya koydu: “Kemalist Öğretmen, adı üstünde anne değil öğretmen, onun başörtüsüne tarlada, köyünde, evinde, arka bahçede ve muhtelif varoş semtlerinde kaldığı sürece karışmazdı. Başörtüsüyle tarla çapalayabilir, Kemalist Evler’e temizliğe gidebilir, çok tutturursa kasaya filan oturabilirdi.”

Perihan Mağden’in o çarpıcı yazısının tamamı…

Türbanlı Kız, Kemalist Başöğretmen’e karşı

Türban takmaya özgürlük tanıyan değişiklik, Yüce Yargımız tarafından ESSAHTAN bozularak YOK EDİLDİ ya.

Onca yıl süren mücadelenin ardından türbanlarını takarak üniversiteye gidebilme İnsanlık Hakkı’na kavuşmuş olan kızlarımız, geçen cuma günü de türbanlarını takarak gitmişlerdi üniversiteye. Van Üniversitesi’ne.

Kapıda kızlarımıza Yüce Anayasa Mahkememiz’in 2’ye 9 üye kararıyla alınmış kararı tebliğ edildi: ‘Yassah!’ çekildi!

Türbanlı Kızlardan Biri, ağlama krizine girdi. Arkadaşları koluna girip sakince, çayır çimen bir yere götürdüler. Kız hıçkıra hıçkıra ağlıyor. İnanılmaz bir haksızlığa maruz bırakılan kız çocuğu hıçkırıklarıyla.

Benim gözlerim yaşardı. Tüylerim diken diken oldu. Ağladım ağlayacağım. Zira ben nankör biriyim Sn. Dinleyicilerim. Bu kızlardan nefret etmek yerine, “Cumhuriyet kazanımlarımıza nasıl arkanı çevirirsin, seni gidi Cahil Kız! Seni gidiş baş açma özgürlüğünün/saç salma hürriyetinin kadrini kıymetini bilmeyen Densiz!” diye bağırarak bu kızları İkna Odaları’na (akılları başlarına gelinceye kadar: gerekirse on yıllarca) kapatmayı istemek yerine-

Türbanlı Kızlar türbanlarıyla üniversitede okumak gibi bir insanlık hakkından mahrum bırakıldılar diye, onca yılın akabinde onlara en nihayet tanınmış bu kadarcık bir hak ellerinden alındı diye, en çok da başlarını açacaklar diye ağlıyorlar diye- benim de ağlamam geliyor. Dayanamıyorum.

Sanırım; buna benim düşük Kemalist Katsayım, içimde tam geliştirilememiş İdeolog Öğretmenanım, kazanımlarımıza sahip çıkma güdüsünden nasipsizlik gibi eksiklerimin yanı sıra; bu kızlara aynen kendi kızım ağlarsa ne hissedersem öyle hislerle yaklaşmam- Yani: zayıflık, basiretsizlik, şuur yoksunluğu gibi maalesef, maalesef ‘özelliklerim’ neden olmakta.

Sonra o Ağlayan Türbanlı Kız ‘Erkekler nerde?’ diye yerindi. ‘Erkekler nerde?’

Erkekler aldılar (anlaşılan) anında mesajı. Yarım saat içinde başını erkeklerin çektiği bir yürüyüş alayı, rektörü protesto ediyordu pankartlı mankartlı.

Ben ‘Erkekler nerde?’ diye sorduğu için Türbanlı Kız’dan, semtlerini koruma bilinciyle hiçbir eyleme imza atmadıkları için Beşiktaş Çarşı’dan, yalnızca mizaha ve ciciliklere sıvandıkları için Genç Siviller’den, kendilerini militarizm batağından kurtarmaya dair bir irade sergileyemedikleri için Kürt Hareketi’nden-

Bende bir özdeşleşme/hissiyatlanma/aidiyet/sahip çıkma vs. vs. yaratan her nevi durumdan bir laf, bir eylem, bir süreklilik, bir eksiklik, bitmeyen bir,bir,bir nedenle anında soğuyup uzaklaşma hastalığıyla varoluyor olsam da-

Ağlarken hüngür hüngür, ‘Erkekler nerde?’ diye sahip çıkılmayı (erkeklerince) beklemeden önce, arkadaşlarının kollarında ağlarken gözlerimi dolduran Türbanlı Kız’ı günlerce ve gecelerce düşünmeden edemez oldum.

Hayır! ‘Ben neden böyleyim?’ diye değil. (Onu romanlarımda düşünüyorum.) Bu Kemalistler niye böyle? Diye.

Zira içimdeki korumacı/kollamacı/kızının haksızlığa uğratılmasına dayanamayan anneci yanı uyandırdı Türbanlı Kız. “Kemalistler niye duymaz bu acıyı içlerinde?”

sorusunu kartopuladı: “Benim hissettiklerimi NASIL olur da onlar da hissetmezler?”

Onların muhtemelen ‘Hain!’ “Nankör!’ ‘Şuursuz!’ yollu biteviye (ben ve benzerlerimle ilgili düşüncelerini) onlardan yana ‘Nasıl olur?’ ‘Vicdanları yok mudur?’ ‘Bu kızları nasıl sevmezler, beğenmezler?’ Yüksek Empati Şurası Modeli’nde değerlendirmeye aldım.

Zira Türbanlı Kız bir Kimlik Savaşı vermiyor yalnızca. Bir Şahsiyet Savaşı da veriyor. Kimliğini ararken şahsiyetini, benliğini inşa ediyor. Kemalist Başöğretmen’e karşı. Karşın.

Türbanlı Kız, metafor olarak da, bir yeniyetme.

Çocukken şirindi: kıvırcık saçları, çilleri ve minnacık ayakları vardı. Yeniyetme haliyle, gitti başını bağladı!

Kemalist Öğretmen, adı üstünde anne değil öğretmen, onun başörtüsüne tarlada, köyünde, evinde, arka bahçede ve muhtelif varoş semtlerinde kaldığı sürece karışmazdı. Başörtüsüyle tarla çapalayabilir, Kemalist Evler’e temizliğe gidebilir, çok tutturursa kasaya filan oturabilirdi.

Türbanlı Kız, beslemeydi.

Kemalist Düş’ün Kezban’ıydı. Başını açıp salon-salomanje hayata geçebilecek rafineliğe erişmediği sürece ‘beslemelere has meşgalelerle’ yeniyetmeliğini (ve erişkinliğini) örtülü mörtülü geçirebilirdi.

AMA bu Türbanlı Yeniyetme dikleniyor. Bir kimlik, kişilik mücadelesi veriyor. Kemalist Öğretmen’in lisesine, üniversitesine devam ediyor. SINIF ATLADI! Eğitimsel olarak da.

ADAY! Bu Toplum’da çok daha iyi yerlere adaylığını koymakla kalmadı; Çankaya’ya kadar sızdı. Başbakanın, bakanların, Merkez Bankası başkanının karısı!

Kemalist Başöğretmen yeniyetmenin bu isyankârlığını ‘iğrenç’ buyor. “İslam’da örtünme farz değildir” gibi hocalamalarla İslam’da neyin yapılası olduğunu da Türbanlı Yeniyetme Kız’a O öğretsin istiyor.

Atatürk’ün karatahtaya Latin alfabesini yazarken meşhur resmi vardır ya. Yalçınkaya da, Sezer de, Kanadoğlu da, Mümtaz Soysal da, İlhan Selçuk da, Tuncay Özkan da, Ergenekon Çetesi de, Doğu Silahçıoğlu da, Şener Eruygur da, Yaşar Büyükanıt da, Yaşar Nuri de DÜŞLERİNDE kendini o karatahtanın başında, yeniyetmelerden oluşan bir ulusa (çocukken iyilerdi: itaatkâr, uysal, şirinlerdi) ders verirken görüyor.

Ders Almayan Çocuklar’a NE YAPMALI peki?

İşte hepsinin, bugünlerdeki temel derdi! Şirinliğini yitirmiş/çocukluğundan yeniyetmeliğe geçmiş/kişilik+kimlik savaşı veren bu baş belalarıyla NASIL başedilmeli? Ne yazmaları gerekiyor karatahtaya Latin harfleriyle?

“SUS! OTUR!”

Nuray Bezirgan: Düşüncemin Arkasındayım

// Haziran 15th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, Mülakat

Bülent Şahin Erdeğer- [TIMETURK]

Türkiye, Nuray Canan Bezirgan’ın adını başörtüsü yasağı sebebiyle ilk defa 1998’de duymuştu. İkinci defa gündeme ise yine başörtüsü yasağını konuşmak için katıldığı bir TV Programındaki sözleriyle geldi. Hakkında pek çok iddia atılan ve söz hakkı tanınmayan Bezirgan’ın kendini TimeTurk okurlarına anlatmasını istedik. Nasıl biri, hayata, dünyaya ve Türkiye’ye nasıl bakıyor. Nuray Canan Bezirgan’la arkadaşımız Bülent Şahin Erdeğer bir söyleşi gerçekleştirdi. Onu dinlemenin tam sırası:

SINIFI ROBOCOBLAR BASTI

Programa katılmanızın ardındaki asıl sebep neydi?

Programa katılmamızın amacı anayasa mahkemesinin başörtüsü ile ilgili kararını tartışmaktı. Programa Özgür-Der vasıtasıyla davet edilmiştim. Benim davet edilmemin sebebi 1998’de bir dizi problemler yaşayıp 2000 yılında yurt dışına çıkmak zorunda kalmam dolayısıylaydı. 1998 yılında İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu 2. sınıf öğrencisiydim, başörtüsü yasağı sebebiyle bir final sınavından polis zoruyla çıkarılmak istendim. Fakat ben bu kararın insanlığa, hukuka haykırı olduğunu ifade ettim, hocam ise bana ya insan gibi giyin ya da defol buradan demişti. Sonra sınıfı robocoplar bastı.

Bu süreçte çocuğunuzu düşürdüğünüz ifade edilmişti. Uğradığınız muamele ise bu yasağın ne boyutlara ulaştığını simgeliyordu. Peki bu süreç sizin psikolojinizi nasıl etkiledi?

O sıralarda çok tecrübesizdim. Düşünsenize sizin için sınıfınızın içi polis doluyor! Ben de bir refleksle sınıfın içinde koşturmaya başlamıştım. Sanki onların elinden kurtulmam mümkünmüş gibi. O dönemlerde çocuk bekliyorduk aklıma hemen çocuğumu hapishanede getirme korkusu olmuştu. Sürekli kabuslar görüyordum, çok küçük şeylerden dolayı ağlamaya başlıyordum, mahkemeye her çıktığımda medyanın aynı bugünlerde olduğu gibi bir baskısı vardı bir suçlu muamelesi görmek beni çok yıpratmıştı, ilk kez hapis istemiyle yargılanan başörtülüydüm velhasılı…

NEDEN İLTİCA ETTİ? TÜRKİYE’Yİ SEVİYOR MU?

Hangi düşünceler sizi ilticaya yönlendirdi?

Türkiye’den gitmeyi hiç istemiyordum, eşiniz, dostunuz, aileniz her şeyiniz burada, kurulu düzeniniz var ve Türkiye’de yaşamayı seviyorum ancak yasak sürecinde 3 kere gözaltına alındım, davam 6 ay hapis cezasıyla sonuçlandı. Bu para cezasına çevrilmiş olsa da devam eden hakkımda 2 tane daha dava vardı, bu süreçte aldığım tehdit telefonlarından dolayı ve gözaltında yaşadığım maddi ve manevi işkenceye tabi tutuldum. Örneğin 8 saat karanlık bir ortamda yalnız başıma tutuldum, Emniyet müdürünün karşısına çıkarıldım ciddi boyutlarda aşağılandım, hakaretlere maruz kaldım, bütün bunlar yetmiyormuş gibi yerlerde sürüklendim, tekmelendim, çocuğumu düşürdüm ve kolum kırıldı. Allah aşkına soruyorum size iltica etmemem için sebep var mı?!

Bu yaşadıklarınız ve ilticanız Türkiye hakkındaki düşüncelerinizi değiştirdi mi? Türkiye’yi seviyor musunuz?

Elbette seviyorum! Benim ilticam daha güzel yarınlarda daha güzel bir Türkiye’ye geri dönme umuduyla yapılmış bir hicretti. İnsan doğduğu, büyüdüğü yeri sevmez mi? Bana bu zulümleri yapanların değil zulme uğrayanların evidir Türkiye. Buranın ev sahibi biziz onlar değil…

Atatürk hakkındaki tek cümlelik sözünüz gündeme oturdu. “Atatürk’ü sevmiyorum” ile ne demek istediniz?

Ben tarihte yaşamış ve ölmüş bir şahsiyeti tartışmıyorum. Ben o şahsiyetin düşüncelerini ve o şahsiyete mal edilerek üretilen düşünce ve uygulamaları tartışıyorum. Yani sevmediğim şey bunlar. Konuyu bu noktaya getirenler ise sanki Atatürk’ün şahsına bir saldırı varmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Burada da durmuyorlar sanki Atatürk’ün düşünceleri Türkiye ile özdeş hale getiriliyor. Yani bir şahsın düşüncelerine katılmıyorsanız Türkiye’ye düşmansınız vatan hainisiz! Böyle mantık ancak Kemalistler’de var herhalde…

“BEN MAZOŞİST DEĞİLİM”

Oysa ben, Atatürk’ün kendisini deklare ettiği düşüncelere katılmıyorum. Katılıp katılmamak ta en doğal insani hakkım. Onun hayat tarzıyla benim hayat tarzım arasında onun inançlarıyla, düşünceleriyle benimkiler arasında uçurumlar var. Dolayısıyla düşüncelerimiz örtüşmediği için de içimde bir sevgi beslemiyorum. Benim Mustafa Kemal’in şahsıyla bir sorunum yok. Eğer Atatürk’ün düşünceleri ve Atatürkçülük biraz önce anlatmış olduğum başıma gelen şeylere sebebiyet veriyorsa, hayatımı zindan ediyorsa neden seveyim bu düşünceleri? Kimse kusura bakmasın ben mazoşist değilim!

“ATATÜRK’E HAKARET ETMEDİM, BUNA HAKKIM DA YOK”

Tüm bunların sebebi dahi olsa inandığım Din’in ilkeleri gereği benim kimseye hakaret etme hakkım yok. Bu sebeple Mustafa Kemal’in şahsına yönelik ne dün ne de bugün herhangi bir hakaret etmedim etmem de ama Önder Sav Peygamberimiz’e hakaret etti Hacla alay etti o zaman nerdeydi medya?

“ATATÜRK’Ü KENDİ EL YAZILARINDAN OKUYALIM”

Örneğin Atatürk’ün düşüncelerini tarafsız bir gözle değerlendirmek isteyenler Uğur Mumcu’nun konuyla ilgili kitaplarına bakabilirler. O Kazım Karabekir’in M. Kemal’e yönelik eleştirilerini kitaplarına almış. Dr. Rıza Nur’un Hatıratını da okumalarını tavsiye ediyorum seviyor-sevmiyor polemikçilerine…

Benim olay yaratan bu bir cümlelik cevabım bana dava açılması yerine bu ülke insanlarının komplekse kapılmadan kimseyi yerin dibine batırmak ya da yüceltmek maksadıyla değil sadece gerçekleri tartışmak için bir paylaşım zemini oluşturmalıydı.

Taha Akyol’un Hangi Atatürk kitabı daha yeni çıktı bence bu olumlu bir adımdı. Polemikten kurtulmak için benim ve benim gibi düşünenlerin “neden sevmediği” merak ediliyorsa Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan’ın derlediği bir kitap var işe bu kitabın değerlendirilmesiyle başlanabilir. Mustafa Kemal’in kendi el yazısıyla yazılmış din ve inanç hakkındaki düşüncelerini içeriyor bu kitap. Hatta bu eser 30’lu yıllarda Liselerde vatandaşlık bilgisi ders kitabı olarak ta okutuldu. Bu kitapta Atatürk kendisini Darwinizmle tanımlıyor, yaratılışa inanmıyor, Kur’an’a tamamen materyalist bir bakış geliştiriyor bugün Öder Sav’ın ağzından kaçırdığı ifadeleri Atatürk açıkça ifade ediyor. Yanılmıyorsam bu kitabı Kaynak yayınları tekrar basmıştı, Cumhuriyet gazetesi de okurlarına hediye olarak vermişti. O kitap okunursa bizim neden hangi düşünceleri sevip sevmediğimiz daha net anlaşılır. Bu düşüncelere katılıp katılmamakta herkes özgürdür. Sonuçta şahsı ölmüştür ve inancımıza göre hesabını Allah’a verecektir. Onun için şahsıyla uğraşmanın, sövmek doğru ve ahlaki değil. Ama fikirlerini masaya yatırmak lazım.

Siz Atatürk konusundaki fikirlerinizde yalnız mısınız?

Hayır, ayrıca ifade etmeliyim ki bu konuda ülkemizin çok değerli bilim adamları eleştirel eserler kaleme almışlar. Hem sadece İslamcılar değil pek çok farklı düşünceden insan bu eleştirileri getirmiş. Örneğin Sosyalistlerden Prof. Dr. Fikret Başkaya’nın “Paradigmanın İflası” isimli kitabı çok önemli. Merak ediyorum bana saldıran insanların bu kitapların isimlerinden dahi haberleri var mı? Sonra Liberal aydın Prof. Dr. Atilla Yayla var. Kemalistler onun seviyesine çıkamadıklarından Yayla hoca da lince maruz kalmıştı…

Tarihçi yazar Ayşe Hür, Metin Karabaşoğlu, Hasan Hüseyin Ceylan bu isimlerin ilmi araştırmalarını görünce yalnız olmadığımı görüyorum. Hakaret yok sorgulama var çünkü…

MURAT BARDAKÇI İDDİASI…

Bir de fikirlerini açıktan söyleyemeyenler var. Örneğin tarihçi Murat Bardakçı kuliste Ben de Atatürk’ü sevmiyorum dedi buna şahidiz arkadaşla birlikte. Ama baskı ve konum insanları farklılaştırıyor herhalde…

Hakkınızda Atatürk’ü koruma kanuna muhalefetten hakaret davası açıldı. Atatürk’ü sevmemenin hakaret kapsamında değerlendirlmesine nasıl bakıyorsunuz?

Yeryüzünde sanırım Hitler Almanyası ve Kuzey Kore’de rastlanabilecek bir mantıksızlık bu. Birisini sevmemek ona nasıl hakaret olur!

Programa davet edilirken Fatih Altaylı size şartlar sundu mu?

Hayır program gayet güzel başlamıştı çünkü programın konusu başörtüsüydü ama ne olduysa bir anda konu önce Humeyni’ye sona Atatürk’e uzandı. O sorular sorulmasaydı daha iyi olurdu sonuçta konu saptı.

Siz programda kim adına konuştunuz? Dernek ya da tüm başörtülüler adına mı yoksa şahsınız adına mı?

Ben oraya bu mücadelenin bedel ödemiş bir ferdi olduğum için davet edilmiştim, elbette sadece şahsımı bağlayan düşüncelerimi ifade ettim ama başörtülülerin uğradıkları zulümleri bir kez daha anlatmak için oradaydım. Kamuoyunda şöyle bir yanılgı var. Tüm başörtülüler aynı şekilde düşünür ve yaşar diye bu yanlış. Tıpkı başı açıklara olduğu gibi. Solcu başık açık var, sağcı var. Terörist başı açık var, bilim kadını başı açık var hepsi bir mi yani…

“HUMEYNİ TARTIŞILMAZ KUTSAL BİR ÖNDER DEĞİL”

İmam Humeyni hakkındaki görüşleriniz neler? Atatürk-Humeyni kıyaslamasına nasıl bakıyorsunuz?

Evet Humeyni’yi seviyorum. Çünkü bir Müslümanım ve dinim bana kardeşlerimi sevmemi öğütlüyor. Bu demek değil ki onun yılmaz takipçisiyim, onun tüm görüşlerine katılıyorum. Kevserle bizi bu konuda eleştirenler kendilerinin Atatürk’e baktığı gibi bizim Humeyni’ye baktığımızı sanıyorlar. Oysa bizim dinimizde kimseye şartsız itaat yoktur Allah dışında. Humeyni bir Müslümandır ve eleştiriye açıktır biz kimseyi kutsayıp tartışma dışı ulu bir önder ilan etmiyoruz. Humeyni’yi neden sevmiyorlar? Onlar gibi emperyalizmle işbirliği yapmadığı için sevmiyorlar, kendi ülkesinin tam bağımsızlığını gerçekten kurduğu için, İsrail’e düşman olduğu için sevmiyorlar yani malumun ilanı kişi sevdiğiyle beraberdir. Peki ben Humeyni’yi neden seviyorum? Öncelikle bir Müslüman olmasından sonra da kendi halkının Şah diktatörlüğüne karşı verdiği onurlu bağımsızlık mücadelesinin lideri olduğundan. Ayrıca sadece kendi ülkesindeki diktatörlüğe değil küresel emperyalizme karşı da direndi. Çok sade yaşadı ve halktan biriydi. O saraylarda yaşayıp saraylarda ölmedi… Tıpkı bugün Ahmedinejad’ın direnmesi gibi sadeliği gibi…

Hem Humeyni’nin tek bir sözü var mı Türkiye’yi işgal edelim diye, Humeyni komşu ve kardeş ülke İran’ın dost ve bilge liderdir benim için. O kadar gerisi beni ilgilendirmez…

Yalnız ifade etmeliyim ki Humeyni sorusuyla Atatürk sorusu ard arda geldi. Yani böyle bir mukayase yapılacağını ve linç kampanyasına yol açacağını düşünemedim. Biz oraya bunu konuşmaya çıkmamıştık.

“CANLI YAYIN KAZASIYDI DAHA DİKKATLİ OLMALIYDIM”

Bu durum bir canlı yayın kazası mı?

Tabi ki, zaten bana canlı yayın öncesi bu konuya girileceğini söyleselerdi ya o konuya girmezdim ya da bu konu hakkında daha stratejik cevaplar hazırlayabilirdim. Her şey bir anda gelişti ve sonuçları cevaplarımızı aştı. Başka yerlere çekildi. Ya da şöyle de diyebilirdim: Atatürk’ü Allah ne kadar seviyorsa ben de o kadar seviyorum…

Atatürkçülüğün ciddi bir biçimde masaya yatırıldığı bir programa katılır mısınız?

Bir sözümden bunlar oluyorsa bugün için bu soru herhalde bir hayal. Ama gelecekte düşünce özgürlüğünün garantiye alındığı bir gün olursa o zaman elbette katılırım. Bugün benim üzerimden topluma verilen bir mesaj var. “Susun, akletmeyin, sorgulamayın ve itaat edin. Duygularınız bile bizim istediğimiz gibi olmalı” mesajı…

“PROVAKATÖR DİYENLER İSPATLASIN YADA ÖZÜR DİLESİN”

Hakkınızda provakatör olduğunuza dair iddialar var. Bu iddialara ne diyeceksiniz?

Öncelikle eleştiriye sonuna kadar açığım, ama hakarete varan saldırıları nasıl anlayışla karşılayabilirim. Sonunda cumhuriyet gazetesi bizi eşek olarak çizdi! Bu mu özgür düşünce ve çağdaşlık! Ama onların yaptıklarından çok beni yaralayan şey bizim insanımız dediğimiz bazı kesimlerin yayınları. Örneğin STV iki gün hakkımda yayın yaptı. Düşünebiliyormusunuz benim için bu kanal peygambere hakaret etti bile dedi. İnsanların hakkımda iddiları varsa ellerinde kanıtları olması lazım, kanıtları yoksa öncelikle benimle görüşmeleri lazım. Gayrimüslimlere olabildiğince hoşgörülü olan kesimin televizyonu iş Müslüman birine gelince büyük haksızlığa imza attı. Ben üç çocuk annesi mü’mine bir bayanım. İnanın bana yapılan linç kampanyası bu kesimin TV’sinin yaptığı yayınlar kadar dokunmadı. Fadime Şahin’e bile benzettiler beni. Bu yüzden sabahlara kadar uyuyamadım ve ağladım…

Ne garip değil mi kendilerini Atatürk muhalifi bir zatın takipçileri olduklarını iddia eden bir cemaat nasıl davranıyor. Bu kişiler herkesle diyaloğa geçiyorlar ama böyle önemli bir konuda bana bir telefon edip sorma ihtiyacı bile hissetmiyorlar. Oysa ben onlara ulaşmak ve cevap hakkımı kullanmak içim en az 10 kişiyi araya sokuyorum ulaşamıyorum, Uğur Dündar ve Ali Kırca bana ulaşıyorlar ama bu kanal bana ulaşamıyorlar peki ne yapıyorlar benim görüntülerimle Müslüm Gündüz’ün çıplak görüntülerini ardı ardına veriyorlar. Peygamberimize hakaret ettiğimi iddia ediyorlar. Takdiri kamuoyuna bırakıyorum, Allah’a havale ediyorum…

Medya Lincinin bu denli şiddetli olmasını neye bağlıyorsunuz?

Burada haberi yapılan ben değilim aslında, korkulan şey halkın onların istediği kalıpların düşünmesinden duyulan korkudur. Kumdan kalelere yaklaşan dalgadan korkan çocuklar gibi…

Benden hep özür dilemem, sözlerimi geri almam istendi, bu para karşılığında teklif edildi. Bu ahlaki düşüklüğe boyun eğersek Rabbimize ve çocuklarımıza ne hesap vereceğiz? Bir de Yaşar Nuri Öztürk var tabi sahnede. Bana, seçim otobüsünden hitap eder gibi, haçlı seferindeki rahibe kıyafetli dedi.

SÖMÜRGECİ DEĞİLİM

Türkiye İngiliz sömürgesi olsun mu dediniz?

Kastım şudur ki Açık sömürgelerde konumunuz bellidir. Ona göre muamele görürsünüz ama Türkiye gibi örtük sömürgelerde size sahte konumlar verip esirken bile alabileceğiniz haklarınızı elinizden alırlar. Bunun için örtük sömürü açık sömürüden bile kötüdür. Bunu kast ettim. Yoksa zaten hedefimiz tam bağımsız bir Türkiye, İsrail’e ve ABD’ye ve İngiltere’ye karşı ayakları üzerinde kardeşleriyle birlik olan bir yönetim. Hatırlayın ABD, İsrail ve İngiltere’nin en büyük müttefiki kim? Ben miyim yoksa bu ülkenin en büyük Atatürkçü kurumu olan TSK mı? Ben diyorum ki Türkiye resmi ideolojiyle Guantanamo olmasın…

Nasıl bir Türkiye düşlüyorsunuz?

Düşünce özgürlüğünün hakim olduğu, kimsenin farklı olduğu için baskı altına alınmadığı bir Türkiye elbet özlemimdeki Türkiye. Örneğin Kürtlerin ana dillerini konuşabildikleri eğitimini alabildikleri, kadınların töre cinayetlerine kurban gitmediği bir Türkiye. Sosyal adaletin sağlandığı, emekçilerin emeğinin hakkının teri kurumadan tam olarak verildiği bir Türkiye. Çocuklarımın hiçbir ideolojik dayatma, yemin töreni vs. olmadan alternatif biçimde okuyabileceği okulları olduğu bir muhtırasız, darbesiz bir Türkiye, vicdani reddin doğal olduğu bir Türkiye…

Son olarak Time Turk okuyucusuna mesajınız nedir?

Ben Kur’an’ı anlamak için okumaya başladıktan sonra Müslüman oldum. Bunun için hayatımızı yönlendirecek en önemli kaynak Kur’an. Benim tavsiyem sağlıklı biçimde düşünebilmek, akledebilmek için, ölmüş modern ya da geleneksel ululaştırılan şahsiyetlerden medet ummamak için Kur’an’a anlamak ve yaşamak için sarılsınlar. Kur’an’ın muhatabına kazandırdığı dünya görüşü ve yaşam tarzı bence en önemli varlığıdır. Biz Müslüman kadınların bu çerçevedeki en önemli yaşam tarzı belirtileri de tesettürleri. Bu zamanda bizi Rabbimizin başörtüsü ile sınadığına inanıyorum. Bu sebeple tesettürün kıymetinde resmi ideoloji tarafından habersiz bırakılmış başı açık kardeşlerimizi örtünmeye, tesettürlerini kuşanmaya davet ediyorum. Örtülü kardeşlerime de örtülerinin tüm diplomalardan, kariyer hayallerinden ve tavizlerden değerli olduğunu bir kez daha hatırlatıyorum. Sadece tesettür değil Rabbimin herhangi bir tek ayetinden vazgeçmemiz isteniyorsa karşılığında ne sunulursa sunulsun vazgeçmemeliyiz.Ben bu direncimizi Kur’an ahlakının, imanın bir gereği olarak görüyorum. Çünkü onlar böyle pırıl pırıl duracak bir Kur’an Neslinden korkuyorlar. Kur’an Neslini yeniden inşa edelim duasıyla selamlıyorum tüm kardeşlerimi…

Hedefteki Başörtülüler Cevap Verdi

// Haziran 12th, 2008 // 1 Comment » // Başörtüsü, Medya Defteri

Kanal 1 televizyonunda Teke Tek adlı program sonrası medyaya yansıyan linç boyutundaki tepkiler üzerine Özgür-Der bir basın açıklaması yaparak medyayı kınadı.

9 Haziran gecesi yayınlanan Teke Tek programına katılan Özgür-Der üyesi Nuray Canan Bezirgan ve Kevser Çakır, programı sunan Fatih Altaylı’nın kasıtlı sorusuna “Humeyni’yi seviyoruz; Atatürk’ü sevmiyoruz!” şeklinde cevap vermişlerdi. Bunun üzerine başta Hürriyet, Vatan, Milliyet vb gazeteler olmak üzere medyanın kişileri lince tabi tutması ve tehditler savurması Özgür-Der tarafından bir açıklamayla protesto edildi.

Altaylı’nın Tek’e Tek programına katılan öğrencilerin şahsiyetlerini tahkire varan haberlere öğrencilerin üyesi oldukları Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği (ÖZGÜR-DER)’den bir basın açıklamasıyla cevap geldi. Başörtülü katılımcılar’a sorulan kimi cevaplar hem sunucu Fatih Altaylı hem de kimi medya organlarınca suç olarak gösterilmişti.

Özgür-Der, 9 Haziran gecesi Kanal 1 televizyonunda Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek adlı program sonrası medyaya yansıyan linç boyutundaki tepkiler üzerine bir basın açıklaması yaptı.

Özgür- Der Genel Merkezi’nden yapılan açıklamasının tam metni:

Kimi Sevip Kimi Sevmeyeceğimize Medya Zaptiyeleri mi Karar Verecek?

Düşünce ve inanç özgürlüğünün çokça dillendirildiği ama sıkça ve sistematik bir biçimde de ihlal edildiği bir ülke Türkiye. Resmi ideolojik dogmaların sadece resmi düzeyde değil, toplumsal alanda da otoriter-tahakkümcü bir zihniyete kaynaklık etmesinin değişik yansımalarıyla her gün karşılaşıyoruz. 9 Haziran gecesi Kanal 1 televizyonunda Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek adlı program sonrası medyaya yansıyan tepkileri de bu olgunun somut göstergesi olarak değerlendiriyoruz.

Resmi ideoloji ve medya lincine hayır

Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı ile birlikte daha da derinleştirdiği başörtüsü sorununun değerlendirildiği söz konusu programa derneğimiz mensupları da katılmıştı. Nuray Canan Bezirgan ve Kevser Çakır adlı iki arkadaşımız program süresince, başörtüsü yasağı adı verilen ilkel dayatmanın nasıl bir hukuksuzluk ve zulüm örneği olduğunu bizzat kendi yaşadıkları üzerinden ayrıntılarıyla aktardılar. Ne var ki, malum medya her zaman yaptığı üzere programda dile getirilen insan hakları ihlallerini, başörtülü bayanların gasp edilen eğitim ve çalışma haklarına dair taleplerini gündemleştirmek yerine; Fatih Altaylı’nın Atatürk ve Humeyni hakkında sorduğu sorulara arkadaşlarımızın verdiği cevaplar üzerinden polemik yapmayı tercih etti.

Bugün değişik basın yayın organlarında yer alan haber ve yorumlara baktığımızda arkadaşlarımızın sözleri üzerinden açıkça kışkırtıcı, mahkum edici, rendice edici bir üslup sergilendiğini ve adeta bir linç kampanyası yürütüldüğünü gözlemliyoruz. “Ne işleri var Atatürk Türkiyesi’nde bu yobazların?” mantığıyla harekete geçen ve hakaretin, suçlamanın, iftiranın türlü çeşidini sergileyen; anlamak, tartışmak yerine kestirmeden mahkum etmeyi alışkanlık haline getirmiş; hatta hızını alamayıp bizleri ülkeyi terk etmeye çağıran, işi “defolun” buyruklarına kadar vardıran bir yayın anlayışının sefaletine şahit oluyoruz.

Öncelikle, temelde düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde ele alınması gereken bir konunun bu şekilde bir suçlama malzemesine dönüştürülmesinin yanlışlığının, kabul edilmezliğinin altını çizmek isteriz. İki genç bayana yönelik bu öfkenin, bu saldırganlık dürtüsünün kaynağında resmi ideolojinin tahammülsüzlük anlayışının bulunduğu açıktır.

Bu insanlar ne yapmışlar, ne söylemişler de bu kadar büyük bir öfkeye muhatap olmaktalar? “Humeyni’yi sevip, Atatürk’ü sevmemek” yasadışı bir eylem ya da gayri ahlaki bir tutum mudur? Bu iki genç bayandan ne yapmaları isteniyor? Kemalist politikacılar gibi ikiyüzlü mü davransalardı? Kameraların çekim yaptığını unutarak Hz. Peygamber hakkında hakaretamiz ifadeler kullanıp, sonra halkın karşısında dini değerlere saygılıyız yalanına sarılanları mı örnek alsalardı? Hayır! Bu ikiyüzlülüğe, bu gayri ahlaki tutuma asla prim vermeyiz! Çift dillilik bizlerin tavrı olamaz.

Tarihin şahitlik ettiği en görkemli halk hareketlerinden birine önderlik etmiş Ayetullah Humeyni’yi sevmek neden yanlış olsun? Sömürücüler lehine bir tür uyuşturucu fonksiyonu yüklenmiş İslami sembol ve kurumların asli kimliğine kavuşturulması ve Kur’an’ın yeniden hayata rehberlik etmesi sürecinde etkili bir örneklik yapmış; İran coğrafyasında emperyalizmi bozguna uğratan İslam devriminin bu öncü ismine elbette saygı duyuyoruz.

Öte yandan yaşadığımız ülkede her şeyiyle Batı modelinin esas alınması temelinde gerçekleştirilen ve baskıcı yöntemlerle yürütülen İslami kimlikten uzaklaştırılma ve ulusal-laik kimlik inşa sürecinin mimarı olan Atatürk’ün düşünce dünyası ile sahip olduğumuz kimliğimizin hiçbir noktada uzlaşmadığını inkar etmemiz nasıl mümkün olabilir?

Hakaret etmiyoruz. İftira atmıyoruz. Zaten inancımız hiç kimsenin dinine, kutsalına hakaret etmemize izin vermez. Buna Atatürk ve Atatürkçülük de dahildir. Bununla birlikte benimsemediğimiz, reddettiğimiz, İslami kimliğimiz ve anlayışımızla çeliştiğini düşündüğümüz hiçbir şahsı ya da ideolojiyi sevmemiz de bizden beklenmemelidir. Hele hele dayatmalarla, baskılarla, gözdağı vererek, tehdit ederek yapılıyorsa, bunun çok daha büyük bir yanlış olduğu ve asla etkili olamayacağı da ayrıca bilinmelidir.

Hem size ne oluyor ki; kainatı yoktan var eden, bize sahip olduğumuz her türlü nimeti bahşeden Rabbimizin gönderdiği kitapları, resulleri dahi sevmeye kimse zorlanmamışken, bu tamamen kişinin kendi tercihine bırakılmışken; “Atatürk olmasaydı siz burada olamadınız, isminiz şu olmazdı, camilerde namaz kılınmazdı vs.” türünden absürtlüklerle insanların duygu ve düşüncelerini baskı altına almaya, yönlendirmeye çalışıyorsunuz? Zorla, tehditle, gözdağıyla insanların kimi sevip kimi sevmeyeceklerini belirlemeye kalkmak düpedüz bir saçmalıktır.

Bu saçmalıklara, dayatmalara boyun eğmeyeceğimizi yineliyor; kimsenin kimseyi devletin yasal veya ideolojik aygıtlarının baskısıyla sevmek -ya da sevmemek- zorunda bırakılmadığı bir ülke özlemimizin bir kere daha altını çiziyoruz.

Özgür-Der

Benim Mahkemem Daha Başlamadı!

// Haziran 11th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, Video

Anne Bana ördüğün saçlar küçük geldi biraz… ama önemli değil
Bana uzun saçlar örersin birdahaki sefere
Daha büyük örtüler takarım bende… onlara
Küçükken hiç bu kadar büyümemiştim
Kaybolan okul harçlığımı köpeğimizin yediğini sana söylememiştim
Oda sonradan bana söyledi
Para ile havladığını…
Buna ne çok sevinmiştim
Babamın gönderdiği ırmaklar bozuk çıkıyorlardı
Karışmıyorlardı denize ayaklarımı sıcak tutmuyordu cam kurşunlar
Şişede durduğu gibi duruyordu ölü yağmur yasaları
Çekiyorduk…. Uzuyordu gecemiz
Devrimlerde söylenen halk şarkılarını hiç güzel okuyamıyordum ben
Hiç güzel değildi belkide çizdiğim kule resimleri
Papatya taşıyan kamyonların arkasından hiç güzel bakamıyordum biliyorum
Gözlüklerimi siliyorum savaşlarda asılmış atların kalpleri ile
Bunu özgür olmak için yapıyorum… öylesine
Belden yukarısı kör bir nehrin boğmaya üşeneceği gemiler yapıyorum
Sana kaptan olmak istediğimi söyleyemezdim anne
Kılıç balığı gibi kokmak istediğimi söyleyemezdim
Çünkü kızlar kaptanlar kadar uzaklaşamazlardı
Dalgasınada olsa denizi ısıramalazlardı suskunluklarıyla
Değirmende bulgur öğütürken Dünya 9 Taş çıkardı içinden
Bunu yapmayabilirdi… ama yaptı
9 ördek kafa
9 ayaklı girdap
9 İmza heykeli
9 Kurşunsuz silah
9 leylek bacak
9 Gramafon Mühendisi
9 8 çizen hız tutkunu adamlara gülmek için açılıyorum.. ama denize
Denizler Rabbimin denizi
Bu yelkenin örtüsü kızlardan bana hediye
Anne bana 9 adamı kızdıracak kadar büyük bir örtü topla kızlardan
Bu yelkenle açılacağım
Kimse karışmasın
ben kargaların çıkardığı sesi
İnsanların çıkardığı yasalardan ve yasaklardan daha cok seviyorum
benim Mahkemem daha başlamadı anne
2 ye 9 u toplar yelkenime papyon yaparım
Benim mahkemem bu kadar kısa sürmez
Helal etmediğim hakkımın istiklali belki denizlerdedir belkide cennette
Kaptan olmak isteyen kızlar açılmak isteyin
Ama denizlere ….
Özgürlük kümeste oturanlar tarafından verilecekse tutsaklığı şeref bilin
Tek duam Cennet fakültesine girmeniz ve 2 ye 9 u tahtaya çizmeniz
Benim Mahkemem Daha başlamadı Anne…

You need to have flashplayer enabled to watch this Google video