Posts Tagged ‘akp’

“Senin örgütün bir melekti yavrum”

// Nisan 20th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

Zaman yazarları M.Nedim Hazar son zamanlarda ayyuka çıkan suçluyu yüceltme, operasyonu sulandırma furyasına değinmiş. Güzel de değinmiş;

Bir kutsama, ulvileştirme, yüceltme yarışıdır aldı başını gidiyor Holding Medyası’nda… Yıllar önce yazmıştım aslında; meselenin özü AK Parti değil, örtü filan değil…


Kimse kimseyi kandırmasın sevgili holding medyasındaki silah arkadaşlarımız, kimse kimseye dubara yapmasın. Birbirimizi tanıyoruz biz. 28 Şubat’ta olduğu gibi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, kapatma tiyatrosunda olduğu gibi. Meselenin daha köklü, daha derinlerde olduğunu biliyoruz artık.

Bal gibi biliyorlar… Ama hâlâ onlara göre, bu dava siyasî ve inandırıcılığını yitirmiş!


Alçakça cinayetler sonrasında mütedeyyin kesimi hedef yerine oturtup atışı serbest yapan, ‘Türkiye’nin 11 Eylül’ü’ diyerek toplumdaki inançlı kesimi hedef gösterenlerin davanın sulandırılmasından başka yolları kalmadı çünkü.


Hiç kimse kusura bakmasın, millet işin farkında ve çekilen sifonun sonuna kadar pisliği götürmesini istiyor. Kim karanlık işlere bulaşmışsa, kim bu milleti ahmak yerine koyup kaderiyle oynamaya kalkışmışsa, kim Ergenekon izbelerinde, karanlık odaların folyolu duvarları arkasında entrika çevirmişse ortaya çıkarılmasını istiyor.

“Senin örgütün bir melekti yavrum” romantizmini kimse yutmaz, yutmayacaktır.

Yazının tamamını okumak için şöyle buyurun

Pisuvar Yüksekte, Oy Verme Koyver!!!

// Mart 28th, 2009 // No Comments » // Kategoriler

Yarın 2009 Yerel Seçimleri yapılacak. Her köşebaşında, her bilboard da, her bilmem nerde afişler gözümüze gözümüze sokulmakta. Adrese teslim broşürler dağıtılmakta. Ben henüz şahit olma şerefine nail olamasam da “falan yerde kömür dağıtmışlar”, “falancıya beyaz eşya vermişler” gibilerinden mevzular mevzu bahis. Bir de kahrolası seçim araçları var -en gıcık olduğum da bunlar zaten-. Uykunun en tatlı yerinde saçmasapan sözlerden oluşan, kulakları tırmalayan, propaganda şarkımsıları.

Ben aslında başka birşeyden bahsedecektim de seçimden girmişken içimi dökeyim dedim :)

Esas mesele yaklaşık bir aydır aldığım ne idiğü belirsiz e-postalar. Ne idüğü belirsiz dediysem taraf belli hedef belli de yapılmaya çalışılan pek net değil. Zira bir karalama kampanyasıdır tutturmuşlar. Yok efendim bilmem kim şu kadar rant elde etmiş, bilmem nerdeki arsa peşkeş çekilmiş vs. vs.

Milli Görüş bu değil, olmamalı. Bu güne kadar kim karalama kampanyalarıyla, hadi düzelteyim “başkasının üzerinden” seçim kazanmış? En çok saldıran Baykal ve tayfası. İktidar olduğunu gören, duyan, bilen varsa beri gelsin…

Saadet Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi adayı pek sayın Mehmet Bekaroğlu… Kim aday yapmıştır, neden yapmıştır bilemiyorum. Bildiğim tek şey bu ismin ancak AKP ve CHP’ye yarayacağıdır. Sitesine girdim, gördüm, çıktım. Varsa yoksa “şunu yapmışlar”, “bunu yapmışlar”… Dişe dokunur net bir proje dahi göremedim.

Geriye kalıyor İstanbul yabancısı, koltuğunun altında kimlerin verdiği meçhul dosyalar, ardında malum medyadan başka pek birşey olmayan, aday olduğu şehirde partisinin düzenlediği mitingde tek kelime konuşmayan/konuşturulmayan Kemal Kılıçdaroğlu ve bildik gülüşüyle -başka tabirlerde kullanılır da ayıp kaçmasın şimdi- Kadir Topbaş.

Yani sevgili okur pek seçeneğim yok gibi görünüyor şu anda…

Mevlana İdris‘ten “pisuvar yüksekte, oy verme koyver” benim gibi düşünenler için geliyor…

ve geldi…

Mevlana İdris - Pisuvar Yüksekte, Oy Verme Koyver

Siyonist işbirlikçiliğine son!

// Aralık 29th, 2008 // No Comments » // Köşe Yazısı

Hakan Albayrak – [Yeni Şafak]

Allah’a ve Kıyamet Günü’ne inanan milletvekillerinin Filistin’de akan Müslüman kanını hiçe sayarcasına “Türkiye-İsrail Dostluk Grubu”na doluşmaları olacak şey değildi, ama oldu…Katil İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde barış edebiyatı yaptırmak ve onu ayakta alkışlamak olacak iş değildi, ama oldu…

İsrail Başkasabı Ehud Olmert’i Ankara’da barış gündemiyle ağırlamak olacak iş değildi, ama oldu…

Yıllardır süren bu aymazlık nihayet sona erecek mi?

İsrail’in barışa metelik vermediği ve asla vermeyeceği, Siyonist İşgal Rejimi’ni diplomasi marifetiyle yola getirmenin mümkün olmadığı, varlığını zulme borçlu olan bu devlet kılıklı terör örgütünün zulümden asla vazgeçemeyeceği, bunu kendi iradesiyle yapamayacağı, tabiatı gereği zulme mecbur olduğu, ancak zor kullanılarak yola getirilebileceği nihayet anlaşılacak mı?

İsrail’e karşı gereken tavır alınacak mı nihayet?

Dün İstanbul Beyazıt Meydanı’nda ve Türkiye’nin dört bir yanındaki meydanlarda İsrail’e lanet okurken onun zulmüne şu veya bu şekilde ortak olan yahut çanak tutan yahut gereken tepkiyi göstermeyen devlet ricalini de sert bir şekilde kınayan halkın sesine kulak verilecek mi?

Türkiye semaları, Gazze’ye ölüm yağdıran İsrail Hava Kuvvetleri pilotlarının idmanlarına kapatılacak mı?

Akdeniz’deki mutat Türkiye-İsrail-ABD ortak askeri tatbikatlarına son verilecek mi?

Türkiye-İsrail Savunma İşbirliği Anlaşması yırtılıp çöpe atılacak mı?

AK Parti’li milletvekilleri ‘Soykırımcı Siyonistlerle Dostluk Grubu’nu terk edecek mi?

Yoksa Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan’ın Gazze’de bir gün içinde 200′ü aşkın masum insanı hunharca katleden İsrail’e tepki demeçleri basit birer sitem olarak mı kalacak?

‘Suriye ile barış konusunda Olmert’i arayacaktım ama bu gelişme üzerine aramaktan vazgeçtim, çünkü bu bize karşı da yapılmış bir saygısızlıktır’ diyor Başbakan…

Birkaç gün önce Türkiye’de ağırladığı ve “barış”ı konuştuğu Olmert’e “Bu Gazze katliamı da nereden çıktı şimdi? Hani gündeminizde barış vardı? Hani barışa bir şans tanıyacağınıza söz vermiştiniz? Oldu mu bu yaptığınız?” diye soruyor lisan-ı hal ile…

İsrail’in kan dökmeden durabileceğine gerçekten inanmış olabileceğine inanamıyorum!

Bir gün hayvanların lideri aslan bütün hayvanları bir yolun kenarına toplayıp şöyle demiş:

“Biraz sonra buradan Hazret-i Süleyman geçecek. Sakın saygıda kusur etmeyin. Bilhassa köpeklere sesleniyorum: Ey köpekler! Hazret-i Süleyman buradan geçerken havladığınızı duymayacağım. Havlamayacağınıza söz veriyor musunuz?”

Köpekler söz vermiş.

Fakat Süleyman Aleyhisselam yoldan geçerken köpekler kendilerini tutamayıp havlamışlar.

Herkes onlara dönüp ters ters bakınca da şöyle demişler:

“Biz köpeğiz kardeşim, havlarız. Elimizde değil.”

Kıssadan hisse:

İsrail’in elini kolunu bağlamadığınız müddetçe, İsrail önüne geleni boğazlamaya devam edecektir.

Bugün Gazze’ye uygulanan ambargo ve abluka aslında İsrail’e uygulanmalıdır.

Bununla yetinilmeyip, İsrail’in askeri noktaları ağır bombardımana tutulmalıdır.

İsrail’e karşı savaşan kim varsa –HAMAS, İslami Cihad, Hizbullah- her bakımdan ve sonuna kadar desteklenmelidir.

Türkiye’nin gücü bunlara yetmiyor mu?

Öyleyse hiç değilse İsrail’le “savunma ittifakı”na resmen son verilerek Siyonist katillere mevzi kaybettirilmelidir.

Yeri gelmişken:

“Nedir bu savunma ittifakı? İsrail’le hangi ortak düşmanlarımız var ki onunla savunma ittifakı kurduk? Filistin halkı mı ortak düşman? Suriye mi? İran mı? Türkiye semalarında idman yapan İsrail savaş pilotları bizim kardeşlerimizden başka kimi bombalayabilir ki? Gazze halkının ‘en iyi şekilde bombalanmasına’ hizmet etmek değilse nedir İsrail’le savunma ittifakı?” diye soru önergesi verecek bir milletvekili çıkmayacak mı Allah aşkına?

Yeni Başlayanlar İçin Kürt Meselesi

// Kasım 6th, 2008 // No Comments » // İktibas

1.
“Eskiden Türk-Kürt yoktu, sadece Müslüman vardı” demeyeceğim. “Türk-Kürt” eskiden de vardı. Ama teferruat olarak vardı. Aslolan İslam kardeşliği idi. Türkmenler, Kürtler, Araplar, Berberiler, Boşnaklar, Arnavutlar, Lazlar vs, vs, vs, Devlet-i Aliye’nin “milletler sistemi”nde külliyen “Millet-i İslam” diye anılırdı. Bununla beraber Türkmen’in Türkmen, Kürt’ün Kürt, Arap’ın Arap olduğu da bittabii ifade edilirdi. “Bittabii” ifade edilirdi, zira insanlığı kavimlere / ırklara / halklara ayıran Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinden sual olunmazdı. Farklı kavimlere mensup Müslümanların farklı diller konuşmalarını yahut farklı kisveler giymelerini yadırgamak kimsenin aklının ucundan geçmezdi. Böyle bir şey kimsenin aklının ucundan geçmeyince, Kürt’ün Kürtçülük yapması filan da sözkonusu olmuyordu tabii. Fransız İhtilali’nin estirdiği milliyetçilik rüzgârları Osmanlı ülkesini kasıp kavururken, “Jön Türkler” ayrılıkçı hareketleri alabildiğine kışkırtırken, hatta Birinci Cihan Harbi yıllarında Osmanlı’ya isyanın Frenkler tarafından ulus devletle ödüllendirileceğine kesin gözüyle bakılırken bile Kürtlerin ezici çoğunluğu “etnik” kimliklerini teferruat olarak görmeye devam ederek “Millet-i İslam”ın birliği ve dirliği davasına sadık kaldı; az sayıdaki ayrılıkçı Kürt aydınına değil, Kürt’le Türk’ün ayrılmazlığını vazeden Bediüzzaman Said Nursi gibi âlimlere itibar etti.

2.
Müslümanlar arasında birlik esas, “etnik” farklılıklar teferruattır. Ama teferruata gereken ehemmiyet verilmezse, teferruatın icapları yerine getirilmezse, teferruatı görmezden gelen yahut yok sayan bir tarz-ı siyaset benimsenirse teferruat öyle büyür, öyle büyür, öyle büyür ki, esası gölgeler. Yaradılıştan gelen özelliklerinin bastırılmaya çalışılmasına isyan “etnik” gruplar, dertlerine çare sunmayan birlik-beraberlik söylemlerini adaletsizliğin bekasına hizmet eden propagandalar olarak görür ve itici bulur. Adalet yoksa birliğin sahiciliği de yoktur. Onun için, “Millet-i İslam”ın yerine “Türk Milleti”ni koyan ve “Ergenekon”lu, “Bozkurt”lu, “asil kan”lı bir Türklük retoriği geliştiren, “Kürt diye bir kavim yoktur, Kürtler aslen Türk’tür, karda yürürken çıkan kart-kurt sesinden Kürt kelimesi türemiştir” diye özetleyebileceğimiz bir inkâr siyaseti uygulayan, üstelik Türk-Kürt birliğinin dayandığı hilafet müessesesini kaldırıp İslami referansları terk eden Cumhuriyet idaresi, Kürtlerin şiddetli tepkisiyle karşılaştı. ‘Bizi Türklerle bir arada tutan şey şeriat ve hilafetti. Türkler şeriatı terk edip hilafeti kaldırdıklarına göre ayrılık vakti gelmiştir’ diyen Şeyh Said, isyan bayrağını çekti. Zamanla bu dînî tepkinin yerini ırkçı / milliyetçi cereyanlar aldı. Kürt’ün Kürt olarak varlığını inkâr eden Türk ırkçılığı / Türk milliyetçiliği kaçınılmaz olarak Kürt ırkçılığını / Kürt milliyetçiliğini doğurdu.

Gerçi Türk milliyetçiliğinin ırk esasına dayanmadığı, Mustafa Kemal Paşa’nın “Ne mutlu Türk olana” değil “Ne mutlu Türk’üm diyene” dediği, dolayısıyla Türklüğün bir “ruh hali” ve bir vatandaşlık bağı olarak görülmesi gerektiği yaygın olarak ifade ediliyordu, ama Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılına damgasını vuran ve sonraki yıllarda da doğru dürüst tashih edilmeyen ırkçı retoriğin açtığı derin yarayı kapatmak mümkün olmadı. Cumhuriyetin ilk döneminde “Kürt’e yine Kürt diyeceğiz, Çerkez’e yine Çerkez diyeceğiz, kimsenin ırkını yok saymayacağız, kimsenin anadilini yasaklamayacağız, kimsenin örfüne-adetine karışmayacağız; Türk’ü sadece vatandaşlık ismi olarak benimseyeceğiz” denilmiş olsaydı, belki “Kürt Meselesi” diye bir şey çıkmayacaktı. (Nitekim Demokratik Toplum Partili milletvekili Selahattin Demirtaş, Kürt meselesiyle ilgili bir televizyon programında, Osmanlı’daki İslam Milleti anlayışının yerine doğru dürüst bir anlayışın konulamadığına dikkat çekerek, ‘cumhuriyet tarihinin ilk döneminde Türklük bir etnisite tanımı olarak değil de vatandaşlık tanımı olarak vazedilseydi sorun çıkmazdı’ mealinde bir konuşma yaptı.) Ne yazık ki cumhuriyet idarecileri “Türk ırkının asil kanı”ndan söz etmeyi, insanların kafataslarını ölçererek “Türk ırkı”na mensubiyet derecelerini tespit etmeyi, Göktürklere dayanmayan kelimeleri lügatlerden çıkarmayı vs, vs, vs, tercih ederek tam bir ırkçı asabiyet sergilediler.

Çok partili demokratik sisteme geçiş belli bir yumuşamayı beraberinde getirdi, fakat bu ırkçı asabiyetin izleri silinmedi. “Kürt Meselesi”ni doğuran aymazlık baki kaldı. Gerek devlet ve gerekse milliyetçi hareketler, en ılımlı söylemlerinde bile, Kürt’e ancak “aslen Türk” olarak iltifat etti. Aslen Türk olmamak ayıp bir şeymiş gibi davranıldı. Çocuklarına Kürtçe isimler takmak isteyen anne-babalar en “demokrat”, en “liberal” yönetimler altında bile hakarete uğradı. Değiştirilen Kürtçe köy, kasaba, şehir isimlerinin iadesi hiç gündeme gelmedi. Kürtçe eğitim-öğretim yahut basın-yayın zaten sözkonusu bile olamazdı. 1920′li-30′lu-40′lı yıllarda 16 kere isyan eden, fakat sırf Ezan-ı Muhammedi’ye saygı gösterdiği ve Şeyh Said’in torununu milletvekili yaparak ‘geçmişe sünger çekelim’ mesajını verdiği için Demokrat Parti’nin 10 yıllık iktidarında silahlarını toprağa gömüp umutlu bir bekleyiş içine giren Kürtler, bu iflah olmaz statükoculuğun doğurduğu derin hayal kırıklığına rağmen sabırlarını muhafaza ettiler. Kürt ayrılıkçılığı telkin eden Marksist-Leninist hareketlerin Kürtler üzerindeki etkisi çok sınırlı kaldı. Dini hassasiyetler “etnik” hassasiyetleri bastırdı ve dine mesafeli duran hatta dine cephe alan kadroların önderliği Kürtlerin ezici çoğunluğu tarafından reddedildi. 12 Eylül 1980′e kadar…

3.
12 Eylül 1980′de kurulan askeri yönetim, tek parti dönemindeki amansız despotizmi hortlattı. Kürtçenin sokaklarda konuşulması bile yasaklandı. Kürt’ün “K”sini telaffuz edenin tepesine binildi. Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde onbinlerce Kürt, “Türklük gurur ve şuuru kazansınlar” diye, dünyanın en ağır işkencelerinden geçirildi. Tutuklular yüzbaşının köpeğine tekmil vermeye zorlanarak tahkir ve tezyif edildi. Cezaevindeki oğullarını ve kızlarını ziyarete gelen Kürt anaları, tek kelime Türkçe bilmedikleri için (ve tek kelime Kürtçe konuştukları takdirde başlarında bekleyen askerin hışmına uğrayacaklarını bildikleri için) onlarla tek kelime konuşamadılar. İşkenceyle öldürülen çocuklarının cenazelerini teslim alırken onlara ağıt da yakamadılar. “Diyarbakır Cehennemi” diye anılan o cezaevi, marjinal bir ayrılıkçı örgüt olan PKK’yı kitlesel bir hareket dönüştürdü. Cezaevinden sağ kurtulanlar müthiş bir intikam hırsıyla dağa çıkıp PKK saflarına katıldı ve yakınlarının çoğu bunu anlayışla karşıladı. Terörle mücadele adı altında sivil halka reva görülen zulümler (insanların yargısız infazlarla uluorta katledilmesi, köylerin yakılması, devlet hizmetine giren ağaların cinayetlerine göz yumulması vs, vs, vs) bu “anlayış”ı hızla yaygınlaştırdı. Terörle mücadele adı altında yürütülen kirli savaşa Türk kamuoyu ve siyasetinden kayda değer bir tepkinin gelmemesi, tam tersine şovenist eğilimlerin gittikçe şiddetlenmesi de buna hizmet etti. En dindar Müslüman halklardan biri olan Kürtlerin önemli bir kısmı, İslam’a açıkça cephe alan PKK’dan medet umacak kadar çaresiz bırakıldı. Devlete öfke o kadar büyüdü ki, PKK’nın uzantısı olarak görülen Kürt milliyetçisi ‘bölge partileri’ Kürtlerin çoğunlukta olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde (birkaç tanesi hariç) ‘ulusal’ partileri sandığa gömdü.

4.
“Kürt Meselesi”ni birlik ve beraberlik ilkesine bağlı kalarak çözmeye mütemayil olduğu intibaını uyandıran AK Parti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da birinci parti haline gelmesi, DTP ve dolayısıyla PKK çizgisinin “bölge” için değişmez bir ‘kader’ olmadığını net bir şekilde ortaya koymuştur. Ankara’dan yükselen -veya yükselir gibi olan- sağduyulu sesler, ayrıca anadilde eğitim hakkının teslimi ve geniş kapsamlı bir “eve dönüş yasası” gibi adımlar atılarak “Kürt Meselesi”nin çözüm yoluna sokulmasını talep eden sivil toplum hareketleri (bilhassa Abant Platformu), PKK sempatizanı ola gelen kitlelerde bir değişime yol açtı. Şiddet yolu hızla itibar kaybediyor, marjinalleşiyor.

Ancak şu da bir gerçek ki, PKK’dan uzaklaşan kitleler, PKK’yı doğuran şartların unutulmasını ve PKK sanki durduk yerde ortaya çıkmış gibi davranılmasını içlerine sindiremiyorlar. Dağlardaki akrabalarına onurlu bir eve dönüş imkânı sunmayan çözüm formüllerini de içlerine sindiremeyecekler. Siyasi iktidar onların bu hassasiyetlerini gözeterek “Kürt Meselesi”nin çözümüne yönelik radikal adımlar atmak yerine bu meseleyi içinden çıkılmaz hale getiren klasik terörle mücadele yöntemlerinin ihyası yoluna giderse, rüzgâr tersine dönebilir. Demokratik Toplum Partisi’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması da rüzgârın tersine dönmesine hizmet eder. ‘Kürt Kemalizmi’ni temsil eden DTP normal şartlar altında mütedeyyin Kürt halkının desteğini alamazdı, ama şartlar normal değil ve 2 milyon Kürt DTP’ye oy verdi. Bu 2 milyon Kürt’ün oylarını ve dolayısıyla dertlerini-tasalarını yok saymak, haklı bir öfke patlamasına yol açmaktan başka işe yaramaz. DTP’ye oy vermeyen, DTP’ye karşı olan milyonlarca Kürt de böyle bir mahkeme kararını ‘Kürt düşmanlığı’ şeklinde yorumlayarak öfkeyle karşılayacaktır. “Kürt Meselesi”nde barışçı çözüm arayışlarını ve çabalarını ‘terörle mücadelede eski hamam eski tas’ taassubunda boğabilecek bir süreçten söz ediyoruz. PKK’nın son saldırıları ve geçen hafta Diyarbakır’da sergilenen ayaklanma görüntüleri tam da bunu davet ediyor olabilir; ama her davete icap edilmez ki!

5.
“Şehit analarının yanan yürekleri”ne dayanarak barışçı çözüm önerilerini kategorik olarak reddeden, mesela PKK’lılara silah bıraktırabilecek bir ‘siyasi genel af’ın yahut ‘eve dönüş yasası’nın adını duymaya bile tahammül edemeyen, yani ölümleri durdurma yahut hiç değilse azaltma ihtimali bulunan imkânların değerlendirilmesine şiddetle karşı çıkan ‘şahinler’, lisan-ı hal ile şöyle demiş oluyorlar: “Mevcut şehit anaları yetmez, daha fazla şehit anası isteriz!”. Türkiye bu çılgınların dümen suyunda gidemez! Geniş kapsamlı (istisnasız bütün PKK’lıları içine alan) bir “eve dönüş yasası” da dahil olmak üzere bütün barışçı çözüm imkânlarını sonuna kadar değerlendirmek lazım. Her şeyden evvel, çözüme hizmet edeceği varsayılarak yapılan işlerin (Kürtçe kurslarına izin verilmesi, Güneydoğu’ya yatırımın teşvik edilmesi vs, vs, vs) hayrını görmemizi engelleyen ‘psikolojik duvarı’ yıkmak lazım.

Cumhuriyet tarihinin büyük bir kısmına damgasını vuran “Kürt isyanları”nın sebepleri ve sonuçları ile yüzleşmek, tek parti döneminde ve askeri yönetimler altında gerçekleştirilen vahşi uygulamaların -ayrıca terörle mücadele adı altında işlenen derin devlet suçlarının- tamamen terk edildiğini, devletin değiştiğini ve bu değişimin kat’i olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koymak lazım. Kana bulanmış bir sayfaya ne kadar iç açıcı şeyler yazarsanız yazın, insanların içini açamazsınız. O sayfayı kapatacaksınız, yeni bir sayfa açacaksınız. O sayfayı kapattığınızı ve yeni bir sayfa açtığınızı törenle ilan edeceksiniz. Cumhurbaşkanı, en üst düzey askeri yetkililerin ve yüksek yargı üyelerinin de izleyici olarak hazır bulunduğu olağanüstü bir Meclis oturumunda şöyle bir konuşma yapacak mesela:
“Sevr’in gölgesinde kurulan devlet, derin korkulardan mustaripti. Bu korkular devlete vahim hatalar yaptırdı. Farklı ırkların ve dillerin varlığı bir zenginlik olarak görülmedi, tehdit gibi algılandı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürtleri isyanlara sevk eden ağır tahrikler oldu. İsyanları bastırmak adına bölge halkının iflahı kesildi. Bilinç altlarına devlet düşmanlığı kazındı. Bu büyük bir trajedidir ve bu trajedinin başlıca sorumlusu devlettir.

Son çeyrek asırdır yaşanan trajedinin temelinde de devletin vahim hataları yatıyor. Kürtçenin sokaklarda bile yasaklanması, Diyarbakır Cezaevi’nde Kürt kimliğinin sistematik işkenceyle ezilmeye çalışılması, insanların bir köpeğe tekmil vermeye dahî zorlanması, hülasa insanlık haysiyet ve şerefine amansızca taarruz edilmesi pek çok Kürt’ü devlet düşmanı yaptı. Bir dönem bölge halkının kahir ekseriyeti devletle bütün köprüleri atma noktasına geldi. Bunda, PKK ile mücadelede başvurulan bazı hukuk ve insaf dışı uygulamaların da büyük etkisi oldu. Velhasıl, devletin hataları bir ‘Kürt Sorunu’ doğurdu ve bu sorun zaman içinde ayyuka çıktı… Şimdi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak, devletin başı olarak, ordunun başkomutanı olarak geçmişteki bu hatalardan pişmanlık bildiriyor, bunların geçmişte kalacağını taahhüt ediyor, devletin incittiği herkesten devlet adına özür diliyor ve adaleti, barışı, kardeşliği ihya edecek yepyeni bir Türkiye müjdeliyorum. Bu yepyeni Türkiye’de insanlara hiçbir kimlik, hiçbir ideoloji zorla kabul ettirilmeye çalışılmayacak. Bu yepyeni Türkiye’de insanlar kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa öyle kabul edilecekler. Bu yepyeni Türkiye’de Kürt’ün adıyla sanıyla Kürt olarak anılmasında zerre kadar tereddüt gösterilmeyecek. Bu yepyeni Türkiye’de çokluk içinde birliğin izi sürülecek. Bu yepyeni Türkiye’de klasik ulus devlet anlayışı dahil her türlü sistem meselesi masaya yatırılarak özgürce tartışılacak. Ve bu yepyeni Türkiye’nin gerçekten yepyeni bir Türkiye olabilmesi için, silah bırakan bütün PKK’lıların -istisnasız hepsinin- eve dönüş yolları ardına kadar açılarak, binlerce insanımızın hayatına mal olan kirli savaşa kesin olarak son verilecek. Yeni bir sayfa açtık. Önümüzde bembeyaz bir sayfa duruyor. Bu sayfaya ne yazılacaksa hep beraber yazacağız. Sözünü ettiğim yepyeni Türkiye’yi, tartışarak, uzlaşarak, bir orta yol bularak hep beraber kuracağız… Allah yar ve yardımcımız olsun.”

Hakan ALBAYRAK
halbayrak@yahoo.com
Sayi: 418 – 24.10.2008
Yeni Başlayanlar Için Kürt Meselesi

AKP Yürekli Olsa CHP’yi Kapattırır – [Sezai Karakoç]

// Haziran 3rd, 2008 // No Comments » // İktibas

Ünlü düşünür, şair ve Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, partisinin son haftalık toplantısını gerçekleştirdi. Haftalık olarak devam eden toplantılar bundan sonra aylık olarak gerçekleşecek. Konuşmasına, AK Parti’ye açılan kapatma davası ile başlayan YDP Genel Başkanı, kapatma davası karşısında AK Parti’yi korkak bir tavır sergilediği için eleştirdi. Karakoç, açılan davanın ne anlam taşıdığını Türk siyasi tarihine damga vurmuş, “2. Abdülhamit’ten günümüze kadar” gerçekleşen darbelerin analizini yaparak açıkladı.

KAPATMA DAVASI İLE 28 ŞUBAT BENZERLİĞİ

AK Parti’yi “legal” kabul etmemekle, “yani siz seçimle iktidar oldunuz, Meclis Başkanlığı sizde, Cumhurbaşkanını siz belirlediniz ama buraları hak etmiyorsunuz. Zihniyetiniz yasalara aykırı yani meşru değilsiniz” demek isteniyor. Ama bu ilk kez olmadı. Bundan evvel 28 Şubat’ta da aynı olay cereyan etti. Bir takım güçler baskı yaptı; “çekilin” dedi. O zamanın Başbakanı’nı istifa ettirdiler. Her ne kadar “ben her hangi bir baskı altında kalmadan istifa ettim” diyorsa da, buna 70 milyondan inanan tek kişi dahi yoktur, kendisi dahil.

İSLAMCI AYDINLARA VE JÖN TÜRKLERE SERT ELEŞTİRİ

Meşru bir yolla devletin başında yer alan Abdulhamid, Avrupa’da eğitim almış aydın takımı Jön Türkler ve örgütlendikleri oluşum İttihat Terakki tarafından “Kızılsultan” diyerek, askeriyenin içine de sızılıp” darbeyle alaşağı edildi. Sonraki yıllarda da Türk siyasi hayatına yön veren Jön Türkler bugünkü siyasi sisteminin temellerini atmış oldu. Osmanlı kötüye gidiyordu. Bu kötüye gidişe dur denilmeliydi ama bunu yapacak olanlar Jön Türkler değil yine Osmanlı’nın Müslüman, iyi niyetli, idealist aydınları olmalıydı. Ancak fırsattan istifade eden Jön Türkler ve onların uzantısı İttihatçılar oldu. Daha sonra toplumun düştüğü felaket onları da yok etti.

“27 MAYIS DARBESİ’NDEN DEMOKRAT PARTİ’DE SORUMLU”

1946’da aslında çok partili hayata geçilmedi. İktidarda olan İttihat Terakki uzantılarının, diğer uzantılara (DP) muhalefet hakkı tanıdı. Ancak daha sonra muhalefet iktidara çok sert yüklenince CHP de yaptığına pişman oldu. İktidar, asıl muhalefet hakkı olanlara bu hakkı tanımadı. Tabi onlar da henüz hazır değildi. Çok partili hayata “lafta” geçildi. Çünkü siyasi partiler kanununda hiçbir değişiklik yapılmadı. Demokrat Parti adeta görevlendirildi. O zamanki tabirle “danışıklı dövüşle kurulan parti” deniyordu DP için. Sonra CHP, muhalefete dayanamadı ve seçime gidildi. 1946’nın tersine 1950’de seçim gizli oy kullanma yöntemiyle yapıldı ve Demokrat Parti tek başına iktidar oldu. CHP’nin yerine DP geçti ancak oda eski alışkanlıklarına devam etti. DP de başka muhalif partilere fırsat vermedi. Anayasa’yı değiştirmedi. Sadece CHP’ye muhalefet hakkı verdi. CHP ne yaptı? Daha iktidarın ilk yılında muhalefeti “illegal” boyutlara götürdü. Yıkıcı muhalefete başladı, yapıcı muhalefete değil. Bütün sokaklarda mitingler yaptırdı. Yani bununla demek istedi ki “sen illegalsin.” Aslında ikisi de ittihatçıların devamı olduğu için illegaldi. Eğer gerçek bir Anayasa olsaydı ne CHP ne DP parti kuramazdı. DP içinde Menderes ve bazı arkadaşlarının ayrı tutulabiliriz. Menderes ve arkadaşları iyi niyetli olabilir, ancak onlar daha çok maddi olarak kalkınmayı amaçlayarak, manevi cepheyi ihmal ettiler. O dönemde Menderes bir takım dini içerikli konuşmalar yapması manevi olarak kalkınmayı sağladığı anlamına gelmez. Ancak o döneme kadar millet yasaklar ve baskılar yüzünden o kadar bunalmıştır ki Menderes’in “bu millet Müslümandır” demesi bile tarihe geçecek bir sözdür. O dönemde bugünkü gibi yüzlerce dernek yoktu. Milliyetçi bir grup dernek kurmuş ve şubeleri çoğalmıştı. Menderes’e geldiler, “bunların parti kurması bir dilekçeye bakar. O zaman sen zor durumda kalırsın” dediler. Bunun üzerine o derneği kapattılar’. DP başka oluşumlara da muhalefet hakkı vermemesi nedeniyle sadece CHP ile karşı karşıya kaldı. Eğer DP başka oluşumlara da muhalefet hakkı verseydi başkaları da illegal yollara başvuramazdı. 27 Mayıs darbesi için ortamı hazırlayan yine bizzat DP’nin kendisidir. Eğer Demokrat Parti Anayasa’yı değiştirse, millete muhalefet hakkı tanısaydı, CHP tek kalmayacak, gizli örgütler kurarak toplumu germeyecek ve darbe ortamını hazırlayamayacaktı. Ama DP eski alışkanlıklarına devam ederek, CHP gibi davrandı sonuçta illegal bir şekilde Abdülhamit’e yaptıkları gibi Menderes’i de devirdiler .

CHP “FAŞİST”, MSP VE MÇP “MÜSADELİ” PARTİLER

27 Mayıs darbesinin ardından Sol’a geniş bir serbestlik tanındı, bunun sebebin ise darbenin yapılmasında yardımcı olmalarıydı. Sol’un darbedeki yardımları karşılıksız kalmadı ve koministlerin parti kurmalarına izin verildi. İşçi Partisi ilk o dönemde kuruldu. Hatta CHP bile kendini sol olarak tanımladı. İnönü o dönem de kendilerinin ortanın solunu temsil ettiğini açıkladı. Halbuki, CHP solcu bir parti miydi? Hayır. Sağcı bir parti miydi? Hayır. CHP faşist bir partiydi. Ancak o dönemde Sağ’a o haklar yine verilmedi. Demokrat Parti çizgisinde olan Adalet Partisi’ne izin verildi ama çok kayıt kuyut altında… Sonra onu da illegal kabul edip, 12 Mart’ta indirdiler. Bütün bunların altında yatan sebep tabanın “legal” kabul edilmeyişidir. Birileri sınırları çiziyor, sana muhalefet hakkı veriyor ama çizgiyi aşman durumunda seni alaşağı ediyor. Aslında sana “hak” vermiyor “müsaade” ediyor. CHP dışında var olan tüm partiler “müsaade partileri”dir, hatta 12 Mart’tan sonra kurulan Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi de müsaade partileriydi. Yoksa bunların anayasada hakları vardı da grupları onun için kuruyor değildi. Mesela 12 Mart’tan öncesi, sırası ve sonrasında ki 1973 seçimlerine kadar biz bir takım düşüncelerden dolayı yargılanıyorduk ağır cezalarda. Ve-l hasıl kelam CHP hiçbir partiyi hiçbir zaman “legal” kabul etmemiştir. Çünkü kendisi “legal” değildir. Kendisi “legal” olmayan bir parti başkasını “legal” olarak kabul etmez.”

“TÜM PARTİLER İTTİHATÇI UZANTISINDAN DOĞDU”

Türkiye’de yaşanan askeri darbeler sonrasında tekrar partilerin kurulmasının sebebi dışarıya demokratik bir düzen görüntüsü çizmekti. Darbecilerin o demokratik çizgiye dönerken en çok dikkat ettikleri nokta, Abdülhamit döneminde ortaya çıkıp devleti düzeltmeye mecbur olacak olan İslamcı aydın kadronun doğmasına, parti kurmasına ve iktidar için mücadele etmesine müsaade etmemektir. Bugünde edilmemiştir. İstedikleri an istemedikleri bir partiyi kapatabilirler. Çünkü bu apaçık yazmamışlardır. Anayasa’ya yazılması lazım. İslamcı görüşe dayalı parti kurulu şeklinde bir ifade yazmamışlar. İlle de yazılması gerekmiyor. Ancak koydukları yasaklar böyle bir parti kurmaya imkan vermemektedir. Anayasa toplumun vicdanına aykırı hükümler ihtiva etmektedir. Türkiye’deki hiçbir parti milletin bağrından doğmamıştır. Milletin bağrından doğan tek parti Yüce Diriliş Partisi’dir. CHP- İttihat Terakki Partisi, DP-CHP, AP-DP, DYP- AP, DSP-CHP, ANAP dördünden doğmuştur. Milli Nizam Partisi de Adalet Partisi’nden çıkmıştır. 6 milletvekili ortaya çıkarak bir parti kurdu. Milliyetçi Çalışma Partisi’de diğerlerinden doğmuştur. MSP-MNP, RP-MSP, FP-RP, AK Parti ve SP de FP’den doğmuştur. Yani hiçbiri milletten doğmamıştır. Nereden çıktıklarına bakarsanız gider Adalet Partisi’nden çıktığını görürsünüz. Nitekim sonu da Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. Yani geldiği yere döndü. Çiller’in adamları gelirdi not tutardı yanımızda. Bir ay geçmeden, bir gün Çiller çıktı, “milletin bağrından doğduk biz” dedi. Milletin bağrından doğan aslında biziz ama büyüyemiyoruz, gelişemiyoruz. Neden? Çünkü, bu milletin bağrından doğmayıp İttihat ve Terakki’den doğan partiler ile onlardan doğanlar, bu milletin bağrından doğan partiye izin vermiyor.”

“AK PARTİ YÜREKLİ OLSA CHP’YE KAPATMA DAVASI AÇARDI”

İktidar partisine açılmış bir kapatma davası var. AK Parti ne yapmalıydı? İsyan mı? Hayır! Erdoğan, çıkıp istifa edebilirdi. Ben olsam konuşur, gerçeği söylerim. Ondan sonra ne olursa olur. Ama onlarda onu söyleme cesareti, yürekliliği yoktur. Ülkenin ihtiyacı olan milletin bağrından çıkan partilerdir. Bu biz oluruz, başkası olur ama böyle partilerin çoğalması ve direnmesi gerekir. İşte o zaman legal – illegal ortaya çıkar. Bana kimse çıkıp da illegalsin diyemez. Bunu dedikleri zaman onlara haddini bildiririm. Ama bunu yapamıyor hiçbiri. AK Parti’de bir parça kendine güven olsa, hazırlar bir dosya CHP’nin kuruluşundan bugüne hiçbir zaman legal davranmadığını ve bu sebeple Anayasa Mahkemesi’nden CHP’nin kapatılmasını istemesi lazım. Bunu istemeye kanunen hakkı da vardır. Siyasi Partiler Kanunu’na göre bir partinin yasalara aykırı hareket ettiğini ileri sürerek o partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne dava açabilirsin.

SÖZDE İSLAMCI PARTİLER ASIL İSLAMCI AYDINLARI ENGELLEDİ

Fikren, zihnen ve kültürel olarak asgari düzeyde bir altyapıya sahip olmayan milliyetçi ve sözde İslamcı bir grup sistemin “müsaadesi” ile partiler kurdular. Aslında kendileri İslamcı olmayan partilerden doğdukları halde “İslamcılık” iddiasıyla bir parti kuranlar, asıl İslamcı aydın kadronun kurması gereken İslami partinin önünü tıkıyor.

FP’NİN “TASFİYE”Sİ İÇİN AK PARTİ “TERCİH” EDİLDİ

Fazilet Partisi’nin bölündüğü dönem, öbürünü tasfiye etmek için şu anki iktidar partisi “tercih” edildi. Günü gelince de kendisine tasfiye yolu görünmüştür. Mesele “sahte ile hakiki” farkıdır. Sahte pragmatist ve opürtinisttir. Kolaylıkla anlaşır karşı tarafla. Her tavizi verir. Sonunda da gerekirse çekip gider. Çünkü gereken menfaati sağlamıştır. Artık daha ötesi olmuyorsa, bırakması da kolaydır. Fakat hakiki harekete girmek isteyenler önce bir temel hazırlamak isterler. İleriyi görüp, gelmişken memleketin hizmetinde bir yerde kesinti olmasın diye önce temeli sağlam atmak isterler. Sonrasında düşüncelerini geliştirirler, plan-program yaparlar ve taviz vermezler. Onun için onların kurulması, yerleşmesi çok zordur. Fakat öbürleri çabucak kurulurlar. Birden gelişirler saman alevi gibi sonra birden de sönüp giderler. Yüz yıldır biz bunu yaşıyoruz. Bu gidişle de daha da yaşayacağız. Ama nasıl Osmanlı İmparatorluğu’nun düzelmesi bir türlü uzamayınca parçalandı ve yok oldu; aynı şekilde bir kötü durum toplumda yaşayamaz. Yaşarsa o toplum birden bire çöker. Şimdi yüzyıldır bizim yaşadığımız bu durum giderek hayati bir noktaya gelmiştir. Daha da sürecek hali kalmamıştır.

“AK PARTİ NE YAŞIYORSA KÖKSÜZLÜĞÜNDEN YAŞIYOR”

Türkiye’de kurulan partilerin tümünün İttihatçıların uzantılarından doğdu. AK Parti’den ayrılarak kurulacak bir parti de gerçek bir İslamcı parti olamayacaktır. Çünkü halktan doğmamışlardır. Nereden doğduklarını biliyoruz. Bugün içinde bulundukları durum da “köksüz” lüklerindendir. Eğer köklü olsalar, milletin desteği arkalarında ve olabilecek en büyük çoğunluktalar, kadroları var, maddi imkanları var, Şimdiye kadar olmayan bir medya desteği var. Bir şekilde kendilerine bağlı medya kurdular. Yakında bunun da meşruluğunu tartışacaklar. Meşru kelimesi şeriattan gelir. Şeriat kelimesi ortadan kaldırıldı. Meşru kelimesi kullanılmaya devam etti. Ancak “meşru”nun muhtevası değişti. Şimdi meşru kelimesi Anayasa’ya uygunluk olarak geçiyor. Anayasa’ya uygunluk da o kadar kaypak ve genel bir kelime ki, orada adı geçen ilkelerden biri olan laiklik ilkesi 1937’de bir tek kelime olarak girmiş, şimdi ise Anayasa’nın her tarafı dolu. Anavatanı Fransa’nın Anayasası’nda, laiklik kelimesi bir defa geçiyormuş.

“MÜSLÜMANLAR İÇİN ASIL ALDATICI OLAN HAK SURETİNDE GÖRÜNENLER”

Batıl her zaman yanlıştır ve bu bir gün ortaya çıkar. Asıl aldatıcı olanın ittihatçıların uzantısı olan oluşumlardan doğan partilerin, en sonuncusunun çıkıp “ben İslamcıyım” der, hak suretinde görünürse o zaman Müslümanlar aldanır. Millet, kendi içinden bir partinin çıkması engellendiği için “Ehven-i Şer” olanı tercih etmiştir. Millete bir kabahat bulamayız. Ama aydınları şahsen sorumlu görüyorum. Onlar ortaya çıkıp “ikinizde sahtesiniz” diyebilirlerdi. Bir tiyatro sahnesi gibi siyaset sahnesi. Biri hak rolünde, biri zıddı rolde. İkisi birbirini suçlar. Sonunda perde kapanır. Sonra yeniden perde aralanır. Aynı oyun oynanır. Bizde millet olarak seyrediriz. Birilerinin çıkıp ikinizde sahtesiniz diyebilmeliydi. Muhalefet, asıl muhalefet görevini yapmıyor. İktidar da bir gün gideceğinin hissiyle görevini tam anlamıyla yerine getirmiyor. Bunun sebebi ise doğuştan “legal” olmamalıdır.

KAPALI KAPILAR ARDINDA PAZARLIK

Bir gün aydın kadroların kuracağı bir partinin iktidar olması durumunda bütün partiler lağvedilip, yeni bir anayasa düzenlenmesi gerekir. Bu gidişle bir yere varılamaz. Yüce Diriliş Partisi’nin şu an iktidar partilerince önemsenmeyip dikkate almıyorlar ama bir gün gelişip, büyüdüklerinde bizi susturmaya çalışacaklar. AK Parti kamuoyu önünde hesap verip, kendini aklaması gerek. Ama iktidar partisi kapalı kapılar ardında bir takım pazarlıklar içinde. Büyümek sayıca olmamalı. İçi dolmalı. Fikirler zenginleştirmeli. Kanun çerçevesinde, kurum ve kuruluşlarla dolmalı ki bizi suçlamaya kalkıştıkları zaman karşılarına çıkıp kendimizi müdafaa edebilmeliyiz. Asıl önemli olan kamuoyu önünde ithama cevap vermektir. Bugün AK Parti kamuoyu önünde çıkıp hesaplaştı mı? Hayır. Mahkeme devam ediyor. Kendini savunacak tabiî ki. Ama birde kamuoyu önünde hesaplaşmak gerekir. Ancak susuyorlar. Çünkü kapalı kapılar adından bir takım pazarlıklar yapılıyor. O pazarlıklar bitmediği için kamuoyu önünde de bir açıklama yapmıyorlar. Halbuki aslolan milletten oy aldın, milletin iktidarısın önce millete hesap vermen gerekir.

MHP VE MSP’YE İTTİHATÇILARLA İŞBİRLİĞİ SUÇLAMASI

Bizim yapacağımız şey aydınların yapması gereken şey “çünkü millet her şeye rağmen gerçek aydının arkasında ve sağduyuludur. Fakat ona ulaşmak bugün için mümkün olmuyor.” Önce bir araya gelmeli. Fikirleri tespit etmeli. Daha sonra kapıları zorlayıp yasal haklarını koparmaları lazım. Bugün Müslüman aydınların parti kurmaya yasal hakları yok ancak fiili bir durum var. Kurulan bazı partiler kendilerini İslamcı parti olarak millete söylüyor. Aydın kadrolar bir araya gelip haklarını aramadıkça, millete bu haklarının olduğunu anlatmadıkça bir yere varamayız. Bunun için çalışmalıyız, kendimizi anlatmalıyız. Birden bire ortaya çıkıp geçici olarak İslamcı görünenlere kuşkuyla bakmalıyız. Çünkü böyle bir hak yok. Demek ki birilerinden bu hakkı alıyorlar. Seçime girmelerine bir şey demiyorlar. Sonrasında sınırı geçtiğini ya da işine yaramayacaklarını düşünüp kapatıyorlar. Mesela Milli Selamet Partisi, CHP’ye destek oldu ve CHP iktidar oldu. Yoksa Ecevit’in hiçbir zaman iktidar olacak hali yoktu. Daha sonra Ecevit’in ikinci kez iktidara gelişi de MHP sayesinde oldu. Bunlardan hiçbiri milletten aldıkları oyla gelebilmiş değiller. Bu desteği yapmalarına Milli Selamet’in hakkı var mıydı. Yoktu. Kimseye danıştı mı? Hayır. Bütün bunlar gösteriyor ki İslam adına, Milliyetçilik adına ortaya çıkan partilerin hiç biri halkın vicdanına dayanmıyor. Çünkü halkın vicdanı İttihatçıları ve onların uzantısı olanları asla kabul etmemiştir. Kimse bugün Sultan Abdulhamit’i deviren İttihatçıları rahmetle anmıyor. Onların uzantısı olmak, onların uzantılarıyla işbirliği yapmak, aynı sorumluluğu omuzlamak demektir. Mesele Abdülhamit meselesi değildir. Mesele bu milletin sahip olduğu devleti yıkmaktır. Sen gidip nasıl ittihatçı uzantılarıyla ortaklık yaparsın. Sen bunlara nasıl arka çıkar veya bunları kabul edebilirsin.

“AK PARTİ KAPATILSA NE OLUR, KAPATILMASA NE OLUR!”

Herkes soruyor “bu parti kapanır mı?” diye. Kapansa ne olur, kapanmasa ne olur? Şu an manen kapanmıştır zaten. Bitmiştir çünkü. Ruhunun olmadığı ortaya çıkmıştır. Böyle bir parti iktidarda kalsa ne olacak kalmasa ne olacak? Efendim o olmasa CHP gelir. Hayır gelemez. CHP her geldiğinde millet onu yere vurmuştur. Böyle partileri bizim olarak görmemize imkan yoktur. Biz kendi partimizi kurmalıyız. Şerh’en kurmuş bulunuyoruz ama “kurmak” demek içini doldurmak anlamına gelir. Aydınlar gelecek, dolduracak. Millet de arkasında duracak. Yeterki biz gerçekten layık olalım. Kendi çıkarlarımız için değil, milletin geleceği için çalışalım. Bunun için örnek olalım. Bunu yapamazsak daha umutsuz günler gelecektir. Biz görevimizi yapıyoruz. Bugün Anadolu’ya gidecek arkadaşlar duyursunlar, anlatsınlar. Her memlekette bir çalışma yapmak, meşale yakmamız lazım. Bizde bu konuşmaları ayda bire indirip daha çok Anadolu’ya yönelik konuşmalar yapmalıyız. Anadolu’dan davetler alıyorum. Ama ne için? Anadolu beni bağrına basmak istiyor. Beni görmek istiyor. Her tarafa gelmemi istiyor ama gidip konuşmalar yaparak, siyasetin dışında davranmak ve ikinci, üçüncü defa gittiğimde de Anadolu’ya bu konuları açmak için benim ömrüm buna yeter mi bilmiyorum. Onun için ben, daha direkt istiyorum. Anadolu aydını görevini yapmıyor. Kim bunlar? Öğretmen, imam, mühendis vs.vs. Millet oy vereceği zaman, aydınına danışır. Ama aydınlar görevini yapmadığı için millet neye bakıyor? Sözde kuvvete. Kuvvet dedikleri üç şeydir: Para, kaba kuvvet, kalabalıklık. Halbuki bunların hepsi boştur. Sizin paranız ne kadar çok olursa olsun, sizden çok daha parası olanlar vardır. Sizin ne kadar kalabalığınız olursa olsun sizden daha çok kalabalığı olanlar vardır. Sizin kaba kuvvetiniz ne kadar güçlü olursa olsun, sizden bileği güçlü olanlar vardır. Onun için temel güç, “hakikat”tır. Hatta bunun bir hikayesi vardır, “Şeyh Şamil 20 yıl Rus kuvvetleriyle savaştı. Ruslar başa çıkamayınca kuvvetlerinin sayılarını arttırmıştı. En son da dört yüz bine çıktı sayı. Şeyh Şamil’in kuvvetlerinin sayısı ise dört yüzdü. Bir gün bir haber geliyor ki, “bazı kabileler, bir kısım insanların Ruslara gönülleri kaymış. Ruslar altın saçıyor tabi. Bunu duyan Şeyh Şamil bütün kabilelere, boyları toplantıya çağrıyor. Onların mübarek kabul ettikleri bir dağ var. Toplantıyı orada yapacağını bildiriyor. Herkes geliyor. O dağda da volkanik bir göl var. Şeyh Şamil büyük bir sandık çıkarıyor ve “işittim ki bazıları Rus altınına tamah ediyor. Altın istiyor. Bakın bu bizim hazinemiz. İçi altın dolu ama tek hazinemiz bu.” Emir veriyor adamlarına, “atın o altınları da o kuyuya.” Çıkarılması mümkün olmayan bir göl. Sonra diyor ki, “şimdi altın isteyen varsa, gitsin onu o gölün içinden çıkarsın, onun olsun” diyor. Ve dağılıyorlar. Burada anlatılmak istenen şu: zannetmeyin ki biz altın içinde yaşıyoruz. Biz Ruslarla mücadele ediyorsak, Allah’a iman ettiğimiz için, esir olmamak için diyor ve bıçak gibi kesiliyor Ruslara kaymalar. Hatta Ruslar o kadar zora giriyor ki ormanları bile kesiyor. Çünkü Çeçenler ormanları öyle kullanıyor ki, adeta ağaçların üstünde koşuyor. Ormandan geçen Rusların tepelerine pat indiriyorlar. Bununla başa çıkamadıkları için bütün ormanları yaktırmıştır bir Rus generali. Bunları da bilmemiz ibret açısından gereklidir. Şeyh Şamil’i yaşatan onun hazinesi değil, onun imanı, inancıdır. Bizlerin de maddi gücü, kalabalığımız olmayabilir. Ama eğer haklıysak, doğruysak buna inanıyorsak direnmemiz güvenmemiz lazım. Bilhassa aydınlarımızın halka anlatması lazım. 50 yıldır birde buna bakalım diyerek harekete geçmiyoruz. Ne yapmalıyız? İsyan mı? Hayır. İllegal hareketler mi? Hayır. Bize yakışmaz da zaten. Gizli örgütler felan filan, Müslümanların yapmaması gereken şeylerdir. Biz açıkça fikirlerimizi söyleriz. Kanunların müsaade ettiği kuruluşları kurarız. Giderek anlatırız. Olmayan haklarımız var. Uzun ve sabırlı bir şekilde anlatmamız lazım. Bir kerede olmuyor diye, bir takım sokak hareketlerine girmemiz, illegal yöntemlere başvurmamız fayda getirmez. Biz Şeyh Şamil gibi apaçık kendi vatanımız ve milletimiz için giderek büyüyerek ve güçlenerek, fikrende hepsinden güçlü olarak çalışmaya başlamalıyız. Sabretmeliyiz. Birimiz bir yerden bırakırsak, öbürümüz devam etmelidir.”

Time Türk / Haber Merkezi