Posts Tagged ‘ABD’

Irak İşgalini Anlatan Hollywood Filmleri

// Ekim 8th, 2008 // No Comments » // İktibas

Hollywood, 2003 Irak işgalinden beri birçok film çevirdi. Bu filmler, ticari olarak beklenen başarıyı elde edemedi. Ancak Bush yönetimine karşı muhalif bir ses olmayı başardı.

ABD’nin 2003 yılında Irak’a yönelik savaşın işgalle sonuçlanmasının ardından Hollywood, Amerika’yı dünya önünde küçük düşürdüğünü düşündüğü bu savaşı ve diğer askeri uygulamaları reddeden bir ses oldu.

2004 ve 2005 yılları arasında Irak’taki savaşa ilk değinen, her ne kadar filmin konusu 1991 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgalinin ardından patlak veren ikinci Körfez Harbi sırasında geçse de, Jarhead adlı film oldu. Filmin başrolünde savaş boyunca başından geçenleri otobiyografik bir esere dönüştüren Antony Swofford adlı genci temsil eden Jake Gyllenhaal var.

2006 yılında ise Irak’la ilgili bir başka drama olan Home of The Brave adlı vizyona giriyor. Film hiçbir başarı kazanmaz, 44 bin dolar gişe hasılatı yaparak maliyetini çıkaracak bir rakamı bile yakalayamamıştır. Görünen o ki esas neden Amerikan Başkanı George Bush’un halk desteğinin yükselmesi ve savaşa olan desteğin artmasıdır.

Aynı yıl içerisinde Irak’la ilgili üç belgesel film gösterime girer. Bunlar , Iraq in Fragments, My Country My Country, The Ground Truth: After the Killing Ends, adlı filmlerdir. İlk iki film belgesel film dalında Oscar’a aday gösterilmiştir.

Dikkat çekici olan, 2007 ve 2008 yıllarında Irak’la ilgili filmlerin Amerikan sinema endüstrisini bir sel gibi basmasıdır. Bu dönemde altı film çekilmiştir: The Situation, In the Valley of Elah, Grace is Gone, Redacted, Last Man Home, No True Glory: The Battle of Fallujah adlı filmlerdir.

2007 yılında Hollywood filmlerinin Irak işgaliyle ilgili eleştirilerinin artmasının nedeni, Bush yönetiminin halk desteğini kaybetmesi ve halkın askerlerin evlerine dönmesi için giderek daha fazla seslerini yükseltmesidir.

Buradan hareketle, liberal eğilime sahip olan Hollywood’un Amerikan askerlerinin savaşta çektikleri acıların aynısını Amerikan halkına tattırmaya çalıştığı Vietnam hatırasını yeniden canlandırdığı söylenebilir.

ABD’de kültürel savaş ve savaşa karşı başkaldırı Avrupa’da olduğu gibi entelektüeller ya da düşünce üzerinden değil, daha çok sinema yıldızları ve Holywood üzerinden veriliyor. Çünkü ABD’de Avrupa’da olduğu gibi düşünsel bir gelenek yok, yaygın kültürel anlayış daha çok soyut düşünme üzerine değil resim ve video kurgusu üzerine kurulu.

Meşhur bir sanatçı çekim merkezi olabiliyorsa bu onu aynı zamanda siyasette başarılı olmasına yardımcı oluyor. Geri sayımın başlaması ve Amerikan seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte Hollywood, geçen sene Irak konusunu merkeze alarak rekor sayıda film yaptı. Bu tür filmlerin ancak üç sene içerisinde çekilebileceği göz önüne alındığında Irak hakkında yapılan filmlerin değeri daha da anlaşılabilir.

Cumhuriyetçiler ve onların destekçileri, Hollywood’un mücadelesini, Amerikan askerlerinin imajını bozmaya yönelik bir çaba ve çarpıtma olarak sunmaya çalışıyorlar. Bush özellikle giderek daha fazla hükümetin çizgisinden uzaklaşmaya başlayan Hollywood değerlerine her fırsatta saldırıyor. Ancak yedinci sanatın yaratıcıları, sadece siyasi mücadeleye girmekle kalmıyor aynı zamanda kendilerinden gördükleri adayları mali olarak da destekliyorlar.

Hollywood’un önümüzdeki seçimlerde kendi adaylarına 6.5 milyon dolarlık yardımda bulunduğu, bunun 2.14 milyon dolarının Hillary Clinton’a, ve 2.14 milyon dolarının da Barack Obama’ya gittiği ifade ediliyor. Geri kalanın ise Cumhuriyetçi adaylar Rudolf Guliani ve John MccCain’e gittiği belirtiliyor.

Hollywood 2004 yılındaki seçimlerde seçim sandıklarına 27 milyon dolar pompalamış, bu paranın %70’i Demokratların kasasına girmişti.

1. IN THE VALLEY OF ELAH (Elah Köyünde)

Bu film, dünya ve Amerikan medyasının çok büyük önem atfettiği Irak işgalini derinlemesine ele alan filmlerden biri sayılıyor. Yönetmenliğini Paul Haggis’in yaptığı filmde Tommy Lee Jones, Charlize Theron, Jason Patric ve Susane Sarandon gibi Washington’un yabancı ülkelere açtığı savaşlara karşı tutumlarıyla ön plana çıkmış isimler yer almış.

Film, savaştan dönen askerlerin maruz kaldığı psikolojik etkiler üzerinde yoğunlaşıyor. Filmde savaştan dönen insanlara ve onların ailelerine karşı Amerikan toplumunun geliştirdiği tutuma ilişkin güçlü eleştiriler yer alıyor.

Hank Deerfield rolündeki Tommy Lee Jones, emekli bir polis müfettişi rolünde, savaştan döndükten bir gün sonra ortalıktan kaybolan bir askerin babasıdır. Baba, genç bayan dedektif (Charlize Theron)’un oğlunu bulmasına yardımcı olmaktadır. Baba, girdiği yıpratıcı bir macerayla birlikte yaptığı uzun araştırmalar sonunda oğlunun Irak’ta psikolojik bir rahatsızlık geçirdiğini ve ölümünden Amerikan ordusunun sorumlu olduğunu ortaya çıkarır.

Muhafazakâr bir Amerikan vatandaşı olan Hank, büyük bir hayal kırıklığına uğrar; özgürlüğü ve demokrasiyi savunan bir vatanda yaşamayı mümkün kılan kanaat ve ilkelerin çöktüğünü hisseder.

2006 yılında çektiği Crash adlı filmiyle Oscar ödülü alan Kanadalı yönetmen Haggis, böyle bir film çekmeyi düşündüğünde film için finans bulmakta oldukça zorlandığını söylüyor. Çünkü filmi yapmayı tasarladığı dönemde George Bush’un halk desteğinin %80’lerde olduğunu, kimsenin savaştan dönen askerlerden bahsetmek istemediğini ifade ediyor. Sinema çevreleri ise filmi Oscar ödülüne aday gösteriyor.

Higgis, filmi çekmeye, internette Iraklı sivillerin ve Amerikan askerlerinin cesetlerini gördüğünde karar verdiğini söylüyor. Oscarlı yönetmen, bu işe ABD’de yayın yapmakta olan devasa medya organlarında savaşa ilişkin herhangi bir doğru bilgi akışı olmaması nedeniyle girmeye karar verdiğini ifade ediyor. Higgis, filmlerin mesajının olması gerektiğini düşünen yönetmenlerden. Filmlerin zor sorular ortaya atması gerektiğini ve bu soruların izleyicilerin zihinlerinde soru işaretleri oluşturarak tartışmalara zemin açması gerektiğini düşünüyor.

2. NO END IN SIGHT (Tünelin Ucu Görünmüyor)

Tünelin ucu görünmüyor (No End in Sight) adlı film, Charles Ferguson (52)’un yönetmenliğini yaptığı belgesel bir film. Filmin çekilebilmesi için yönetmen kendi cebinden iki milyon dolar para harcamış. Brukigns adlı bir enstitüde araştırmacı olarak görev yapmış olan Ferguson, servetini ve zenginliğini ise 1996 yılında Microsof şirketine 133 milyon dolar karşılığında yaptığı ‘Frontpage’ adlı internet tasarımı programın satışından elde etmiş.

Ferguson, Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Amerikan idaresinin politikalarına yönelik isabetli eleştirileriyle dikkat çekiyor. Filmin yönetmeni, Amerikan yönetiminin işgal öncesinde siyasi, askeri ve diplomatik alanda yeterli hazırlıkları yapmadığını, hızlı ve düşünülmemiş kararlar aldığını, isabetsiz tespitlerde bulunularak yanlış politik tercihler yapıldığını ortaya koymuş.

Filmde işgal kararının alındığı dönemin önemli kişilerinden oluşan 70 kişinin tanıklığına başvururken dönemin Irak işgal valisinin (Paul Bremer) ordunun dağıtılması, Baas Partisi yetkililerinin hükümet ve devlet organlarından temizlenmesi, Saddam rejiminin düşüşünden sonra Bağdad’ın şahit olduğu geniş çaplı yağmalama hareketlerine engel olunmaması gibi büyük politik hataların altına imza attığını ifade ediyor. Filme göre bu kararların sonucu yıkıcı oldu.

Film, ayrıca dünya belgesel film sanayinin kıblesi sayılan Robert Reford’un başkanlığını yaptığı Sundance Film Festivali ödülünü de almış bulunuyor.

Konuyla ilgili olarak Ferguson, filmin düşünce olarak Irak’taki savaşla ilgili basın yayın organlarında çıkmakta olan yanlış haberler ve bilgilendirmeleri hareket noktası olarak oluşturduğunu, kendisinin siyaset uzmanı olması hasebiyle dış politika uzmanlarından oluşan geniş bir çevreye sahip olduğunu ve yayınların kalitesinden hoşnutsuzluk duyduğunu ifade ediyor..

Ferguson, film çekimi sırasında ulaştığı gerçeklerin dehşetinden ürktüğünü ifade ediyor. Irak’ın işgal valisi Paul Bremer’in işgalden sadece 9 gün sonra Irak ordusunun dağıtılması kararı almasının düşünülmeden alınmış bir karar olduğunu, hayatlarını asker olarak kazanmış binlerce Iraklının işsiz kalması nedeniyle Irak direnişine katılmaktan başka çarelerinin kalmadığını ifade ediyor.

Ferguson, “Irak savaşının mimarları Paul Wolfowitz ve Donald Rumsfield’in hesaba çekilmelerinin zamanı gelmedi mi?” diye soruyor. Bu iki yetkili, Ferguson’un filminde açıklama yapmayı reddetmişler.

3. IRAQ in FRAGMENTS

Film, Irak’taki Amerikan siyasetinin bir dokümantasyonunu sunuyor bizlere. İki sene Irak’ta kalan filmin yönetmeni James Longley, Irak’ta sıradan insanların savaş nedeniyle yaşadıkları dramı anlatmak için 300 saat çekim yapmış.

Her biri otuz dakika olan üç bölümden oluşan filmde, mezhep çatışmaları ve iç savaş yaşayan bir ülkede Şii, Sünni ve Kürt vatandaşların gündelik yaşamları ele alınıyor. Filmin her karesi Irak’ta çekilerek bu ülkede yaşanan insani trajedinin bütün boyutlarıyla gözler önüne serilmesi hedeflenmiş.

Film, Saddam sonrası Irak’la ilgili çok net bir tablo ortaya koymaya çalışıyor: Kapkara ve kesif bir bulut kümesi Bağdat göklerini kaplıyor, silahlarla donanımlı Amerikan askerleri Bağdat sokaklarını arşınlıyor, Mehdi ordusu milisleri Güney Irak’a hâkim ve en saf renkleriyle Kürdistan köyleri…

Film siyasetten uzak insana ise yakın bir görüntü çiziyor. Longley, kendi savaş karşıtı düşüncelerini izleyicilere dayatmaksızın yaşlı bir Iraklının üçe bölünmek üzere olan ülkesi hakkındaki sözlerini hiçbir şekilde süslemeksizin ya da abartmaksızın olduğu gibi aktarıyor.

Film, başkentte başlıyor, işgalden sonraki Irak’ı bizlere gösteriyor: Amerikan askerleri Bağdat sokaklarında uygun adım yürüyor, göklerinde Amerikan uçakları uçuyor. Başkent sakinlerinin duygu ve düşünceleri, hayatın kendisini annesi ve dedesine bakabilmek için okulunu terk etmeye zorladığı 11 yaşındaki Bağdatlı yetim Muhammed’in sözlerine yansıyor.

Filmin birinci bölümünde Longley, Saddam rejiminden zarar gören insanların sadece Şiiler ve Kürtler olduğu iddiasının tamamen bir yalandan ibaret olduğu mesajını vermeye çalışıyor. Sünni bir ailede büyümüş olan Muhammet, Bağdat’ta Sünni çoğunluğun yaşadığı bölgelerde yaşamasına rağmen yaygın şiddetin ortasında hayatta kalabilmek için mücadele ediyor ve bir atölyede çırak olarak çalışıyor.

Ustası Muhammed’i kollarken ve Muhammed de onu babası yerinde gördüğünü söylüyor, ustası ise mütevazılığını koruyor. Muhammed’in hayali ise, hakkında en ufak bir ümidinin kalmadığı ülkesinden uzaklaşarak güvenli ve emin ülkelere uçabilmek için pilot olabilmek.

İkinci bölümde Longley bizlere Irak’ın güneyinde bulunan ve Mukteda es-Sadr’a bağlı din adamlarının kontrolünde olan Nasıriye’yi gösteriyor. Longley’in kamerası Mehdi ordusununun kentteki hakimiyetini gösteriyor. Sokaklarda adaletin nasıl tatbik edildiğini anlatmak için Longley, silahlı milislerin içki sattığını zannettikleri fakir bir tüccarı kovalayıp zorla mallarına el koyarken gösteriyor.

Yönetmen, insanların Şii bölgelerinde bedenlerini kamçılayarak, zincirleyerek kendilerine eziyet eden insanların görüntülerini gösterirken aslında, ABD’lilerin Irak’a getirdiklerini iddia ettikleri demokrasi ve özgürlüğün ne menem bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Üçüncü bölümde ise Irak Kürdistanı’nda bulunan Erbil’e geçiyoruz. Burada tamamen zıt bir görüntü hâkim. Kürtler buralarda güven içerisinde yaşıyor. Amerikan güçlerine hiçbir şekilde bir itiraz yok. Kürdistan köylerinin rengi yeşil, gökyüzü ise burada tertemiz. Ne kesif duman yığınları havayı nefes alınmaz hale getiriyor ne tuğla fabrikalarının isi gökyüzünü kirletiyor ne de yanmış arabaların kokusu insanın içine çektiği temiz havaya sinmiş.

Bu bölümde okula gitmekte olan Kürt çocuk gruplarını görüyoruz. İçlerinden biri doktor olmak istiyor. Bir diğeri çoban olarak bir diğeri tuğla fabrikasında çalışıyor. Bu nezih ortam içerisinde yönetmen bize bir başka paradoksal durumu, Kürt insanının Amerikan askerini nasıl kabullendiğini anlatan görüntüleri bizlere yansıtıyor.

Filmde ayrıca Kürt çocuklarının kendi geleceklerine ilişkin durumlarıyla ilgili bağımsız bir bakış açısına sahip olamadıkları anlatılmaya çalışılıyor. Filmdeki montaj, Irak’taki kaotik tabloyu ortaya koyarak önemli bir işlev yerine getiriyor.

4. NO TRUE GLORY: BATTLE FOR FALLUJAH (Sahte Övünç: Felluce Savaşı)

Harrison Ford’un Amerikalı bir generali oynadığı No True Glory: Battle For Fallujah (Sahte Övünç: Felluce Savaşı) adlı henüz vizyona girmemiş olan film, Felluce savaşının gerçek yüzünü ortaya koyuyor.

Universal şirketinin yapımını üslendiği film, 2008-2009 sezonunda gösterilecek. Film, daha önce Bing West tarafından yazılan kitapta anlatılan bir hikâyeyi aktarıyor.

Kitabı sinemaya Universal’e bağlı bir şirket olan Double Features aracılığıyla West ve emekli bir piyade asker olan oğlu Owen aktarmış. Han Solo ismiyle meşhur olan Harrison Ford bilindiği gibi savaş ve macera filmlerinin aranan isimlerinden. Özellikle de Indiana Jhones üçlemesi onun en meşhur olduğu filmlerden biri.

Sahte Övünç adlı filmde Ford, silahlı direnişçilerin dört Amerikalı askeri öldürmesinin ardından Felluce kentine saldırılması emrini veren Jim Mattis adlı Amerikalı piyade komutanı rolünü oynuyor.

Komutan Mattis, bir sonraki ay saldırıyı durdurma emrini vermesiyle Amerikan deniz piyadeleri, Amerika’da Kasım ayında yapılan seçimlerden sonra yeniden saldırıya geçene kadar kışlalarına çekiliyor.

Film, Felluce kentindeki çatışmalara çok daha geniş bir perspektiften bakarak askerlerin gözünden savaş-siyaset ilişkisini ele alıyor.

5. GRACE IS GONE (Grace Gitti)

Yönetmen James C. Strouse tarafından çekilen filmde, anneleri Irak’ta savaşta öldürülmüş olan iki kızına bu haberi veremeyen babanın dramı anlatılıyor. Baba rolündeki John Cusack başrolde. Baba, bu kötü haberle onları şok etmek yerine, kızlarını alarak onları ABD’de uzun bir seyahate çıkarmaya karar veriyor.

Annenin erken yaşta vefat etmesi nedeniyle film, savaşların ahlakiliğini ya da meşruiyetini sorguluyor. Hatta bunun da ötesine geçen filmin yönetmeni, benzer filmlerdeki gibi projeksiyonunu daha çok aile içine çevirerek burada geçen dramatik olayları gözler önüne sermeye çalışıyor.

Tüm bu özelliklerine rağmen film, Amerika’da savaş karşıtı filmler kategorisinde ele alınıyor. Filmin sunduğu şekliyle babanın kişiliği ve çocuklarını alıp Amerika’da seyahate çıkması, aslında savaş nedeniyle Amerikan toplumunun bir temizlenme ve bağışlanma arayışını temsil ediyor.

Savaş karşıtı tutumu nedeniyle arabasının arkasında Kızıl Haç’ın simgesini taşıyan kardeşinin Irak’taki savaşa yönelik eleştirilerini kabule yanaşmayan baba, kızlarının karşısına çıkarak onlara annelerinin savaşta vefat ettiği haberini verememektedir.

Başrolde oynayan Cusack, filmde üzüntüsünün boyutlarını ifade edebilecek durumda değildir çünkü önce kendisi Amerikan askeri akademisine katılmak için sahtekârlık yapmış ancak yaptığı sahtecilik ortaya çıkıp bir görme sorunu yaşadığı anlaşılınca karısını askeri akademiye katılması için ikna etmiştir. Sonra da karısı, son nefesini vereceği Irak’a giderek orada savaşmıştır.

Babanın ait olduğu toplumsal sınıf, muhtemelen son Amerikan seçimlerinde George Bush’a oy vermiş olan bir toplumsal tabakadır. Bu tabaka daha sonra işlediği günahın kısmen farkına vararak Amerikan gençliğini ateşe atan bu yönetimi sorgulamanın zamanının geldiğine inanmaya başlamıştır. Film, ürünlerini belirli bir kitleye sunan bağımsız sinemanın savaş karşıtı örneklerinden biri.

6. THE GROUND TRUTH (Gerçeklerin Zemini)

Amerikan yapımı Patricia Foulkrod’ın yönettiği belgesel film, Irak savaşından sonra evlerine dönen askerleri ele alıyor. Film, Irak’tan döndükten sonra psikolojik travma geçiren Amerikan askerlerinin sorunlarını ve Amerikan toplumuyla yeniden kaynaşmaya çalışan askerlerin karşılaştığı zorlukları cesaretle ele alıyor.

Bu önemli belgesel film, Irak’ta Amerikan askerlerinin yaptığı operasyonları olduğu gibi aktarırken Iraklı direnişçilerle girdikleri kanlı çatışmaları, Irak’taki zorlu yaşam koşullarını ve kendilerini bekleyen aileleriyle ilgili endişelerini anlatan Amerikan askerleriyle yapılmış röportajlar yer alıyor. Bu röportajlarda askerlerin gördüğü eğitim, komutanların tartışmaya açık olmayan emirleri, insanların nasıl bir ölüm makinesine dönüştükleri anlatılıyor. Ayrıca evlerine döndükten sonra toplumla entegrasyon ve sorunlarıyla başa çıkabilme konusundaki çektikleri sıkıntılar da filmin ele aldığı hususlardan biri.
Amerika’da ciddi tartışmaların önünü açmış olan film 2006’da Sundance Film Festivali’nde ödül almış. Amerikan basınındaki bazı kalemler tarafından övgü yağmuruna tutulan filmin Oscar ödülüne aday gösterildiğini de belirtmeden geçmemek gerekiyor.

7. HOME OF THE BRAVE (Cesurların Vatanı)

Amerikalı yönetmen Irwin Winkler’in çektiği Cesurların Vatanı (Home of the Brave) adlı film, kafileleri mayın tuzağına düşerek içlerinden bir çoğunun öldüğü ve filmin başrolündeki iki asker Camel (Samuel Jackson) ve Fancy’nin (Jaessica Biel) yaralandığı olayla başlıyor. Film baştan sona söz konusu yaralı askerlerin ait olduğu askeri birlik etrafında dönen olayları ele alıyor. Amerikan birliklerine yapılan saldırıdan kurtulan askerler yenilmiş, yaralı ve travma geçirmiş olarak evlerine dönmektedir.

Home of the Brave’in, işgali ve işgalle ilgili ABD’nin ileri sürdüğü tezleri açık bir şekilde savunan bir film olduğunu söyleyebiliriz.

Filmin yapımcıları, bu tür bir filmin çekilmesindeki hedefin Irak’taki savaşa ya da ya da ABD başkanı George Bush’un siyasetlerine karşı olan insanları kışkırtmak olmadığını, özellikle de içlerinden dördünün sivil hizmetlerde bulunmuş olması hasebiyle savaştan dönen askerlerin içinde bulunduğu durumu gözler önüne sermek olduğunu ifade etti.

Savaştan döndükten sonra birbirleriyle buluşan bu dört asker, sanki Irak başka bir gezegendeymiş gibi Amerikan toplumunun kendilerine aldırış etmemesini içlerine sindiremediği için geleceği, yani, savaşın üzerinden 15 yıl geçtikten sonra Iraklıların ABD’ye nasıl bakıyor olacağını sorgulamaya başlamışlardır.

Filmin yapımcıları büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak ABD içerisinde gişe hâsılatı olarak sadece 43.753 dolar elde etmişler. Bu da yapımcı şirketin filmi piyasadan çekmesine ve bir sonraki yıl vizyona tekrar sunmasına yol açmış. Film hiçbir ödül almamış.

8. JARHEAD

Film, ABD’nin Irak’ı işgalinden iki yıl sonra yani 2005 yılında çekildi. Irak’la ilgili ilk Holywood yapımı bir film olması hasebiyle Jarhead, ABD içinde ve dışında büyük tartışmalara yol açtı.

Bazıları filmin Washington yönetimini savaşa zorlayan nedenlerin sahteliğini ortaya koymaya çalıştığını düşünürken diğer bazıları ise sadece bir deniz piyadesinin ordu içerisindeki durumunu genel olarak anlatan bir film olarak görmektedir.

Jahrhead terimi, Amerikan deniz piyadelerinin başlarının alt kısmındaki saçları kestirip üst kısmındakileri bırakmalarına binaen ordu içinde birbirlerine taktıkları bir lakap. Bu lakapla filmin senaristi, aslında son derece sert ve katı eğitim koşulları nedeniyle duyguları ve aklı tamamen yok edilmiş; birer savaş makinesine dönen askerlerin aptallığına ve yüzeyselliğine işaret etmeye çalışıyor.

American Beauty (Amerikan Güzeli) ve Road to Perdition (Azap Yolu) adlı filmleriyle Oscar ödülü kazanmış olan ünlü sinemacı Sam Mendes, bu filmin yönetmenliğini üslenmiş. Yapımcısı ise Universal firması. Filmin başrollerinde Jake Gyllenhaal, Jamie Foxx bulunuyor. Senaryosunu William Broyles Jr.’un yazdığı filmde olaylar, 1991 yılındaki ikinci Körfez savaşına katılan bir Amerikan deniz piyadesi Anthony Swofford etrafında dönüyor.

Filmin hikâyesi ise Antony Swofford’un 2003 yılında ABD’de bestseller listesine girmiş olan kendi gerçek hayat hikâyesine yani otobiyografisine dayanıyor. Film, Amerika’da vizyona girmesinin ardından sadece iki hafta içerisinde 9 milyon dolar hâsılat yapmış.

Filmde olaylar, Swofford’un 1989 yılında ailevi sorunlarından kaçmak ve Amerikan deniz piyadelerini tamamen kahramanlardan oluşan ideal bir birlikmiş gibi yansıtan Amerikan medyasının kurbanı olarak orduya katılmasıyla başlar. Ardından Çavuş Sykes’ın (Jamie Foxx) elinde katı bir eğitime tabi tutulur.

Orduya gönüllü olarak katılmasından birkaç ay sonra, devrik Irak lideri Saddam Hüseyin, 1990 yılında Kuveyt’i işgal emrini verir ve ABD de Saddam’ı Kuveyt’ten çıkartmak için seferber olur.

Deniz piyadeleri sebebini bilmedikleri savaşa girmek için toplu histeri nöbetleri geçirmekte ve bir an evvel savaşmak için can atmaktadırlar. Zeki yönetmen Mendes, dünya çapında tanınmış olan bir başka yönetmen Francis Ford Coppola’nın çektiği Apocalypse Now (Kıyamet) adlı filmi sinemada toplu olarak seyrederlerken Vietnamlıların üzerine bomba bırakan Amerikan uçaklarını alkışlayan ve sevinç çığlıkları atan Amerikan askerlerini gösteriyor. Daha sonra kameralar, Amerikan askerlerinin Irak’a karşı savaşa hazırlandığı Suudi çöllerine çevriliyor. Çöldeki sıcaklarla birlikte Amerikalı askerlerin sıkıntıları ve savaşı sorgulama süreci başlıyor.

Swofford, bu süreçte vatanını terk etmesi ve gönüllülüğünün ne işe yaradığı konularında bir sorgulama döngüsüne giriyor ve kara mizah yöntemiyle yönetmen müthiş bir şekilde savaşın geçerliliğini sorguluyor. Filmde Irak Cumhuriyet muhafızları karşısında üst üste darbeler alan Amerikan askerlerinin kendilerine hiçbir Irak askerinin öldürülmesine fırsat verilmemesi nedeniyle öfkelenmeleri kameralara yansırken savaşın bitmesiyle içlerinde birikmiş olan enerjiyi boşaltmak ve deşarj olmak için havaya ateş açmaları izleyiciye aktarılmaktadır.

9. COMİNG SOON

Vatanına dönen askerlerle ilgili Oscar ödüllü Amerikalı yönetmen Ron Howard’ın çektiği bir başka film olan Coming Soon, Irak’ta savaşın başlamasından sadece birkaç gün sonra ortalıktan kaybolan bir Amerikan askeriyle ilgili yapılan araştırmaları konu ediniyor.

Film, Amerikan Başkanı George Bush’un Irak’a 2003 yılında savaş ilan etmesinden birkaç gün önce; 1991 yılındaki ikinci Körfez Harbi’nden bu yana kayıp olan Amerikan askerini bulabilmek için yapılan gizli operasyonu anlatarak başlıyor. Filmin, 2008-2009 sezonunda gösterime gireceği belirtiliyor.

10. REDACTED (Örtülü Gerçek)

Redacted (Örtülü Gerçek) adlı film, savaş ve kriz noktalarından gelen haberlerin Amerikan medyasında kırpılarak ve değiştirilerek aktarılmasını ele alıyor. 68 yaşındaki yönetmen Bryan De Palma’nın en önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilen film, içerik, düşünce, şekil, yapım ve finans olarak müthiş bir eleştirel duruşu temsil ediyor.

Film, yaygın film çekme şekillerine karşı içerdiği meydan okuma ve geleneksel Amerikan sinemasının yüzdüğü suların çok ötesinde yüzmesi nedeniyle Amerikan sinemasında devrim yaratan bir film olarak görülmekte. De Palema’nın filmi diğer Amerikan filmlerindeki gibi Amerikalıların ıztırapları ve çektikleri acılar üzerinden Irak sorununu ele almıyor; tersine Iraklıların, Amerikan askerlerinin yaptıkları yüzünden çektikleri acıları doğrudan ele alarak, askerlerin tarihi ve kültürü hakkında hiçbir şey bilmediği bir coğrafya hakkında yaptıkları çirkinlikleri ve işledikleri skandalları konu ediniyor.

Palema, bu filmiyle Batılı seyircilere ulaşmamış ya da Batılı medya tarafından bir şekilde sümen altı edilmiş görüntüleri bir araya getiriyor. Yönetmen filmde çok yaratıcı bir yönteme başvurarak büyük kameralar yerine kendisine hareket serbestisi sağlayan ve özgürce hareket edebilmesine olanak veren küçük kamera kullanmayı tercih etmiş. Yönetmenin ifadesine göre bu yöntem sayesinde yönetmenin, yaşanan olayları belgesel diliyle yeniden canlandırması ve böylelikle daha gerçekçi bir görüntü yakalaması daha kolay olmuş. Yönetmen bu gerçekçiliği yakalayabilmek için olayların geçtiği Irak’a çok benzeyen Ürdün’ü tercih etmiş. Filmde askerlerin aileleriyle internet üzerinden sözlü ve görüntülü olarak konuşmalarına da yer verilirken Amerikan ordusuna bağlı karargâhlarda kullanılan görüntülerin yanı sıra Amerikan ordusuna eşlik eden iliştirilmiş gazetecilerin kameralarındaki görüntüler de kullanılmış.

Filmi önemli kılan bir başka husus ise olayların Iraklıların gözünden nasıl göründüğünün seyircilere aktarılması için Irak televizyonlarının görüntüleri, direniş gruplarının internet sitelerinde yaptıkları operasyonları göstermek için kullandıkları görüntülerin yanı sıra rehin alma ve idam etme eylemlerinin görüntülerini de kullanmış olması.

Bütün bu görüntüleri birleştirerek de Palema, aslında Amerikan askerlerinin hareket eden her şeye karşı duydukları öfke, kin ve saldırganlığı ortaya koymaya çalışıyor.

Film, Samarra’daki Amerikalı askerler üzerinde yoğunlaşarak onların oyunlarını, eğlencelerini ve boş yere insanları nasıl öldürdüklerini, hissettikleri korkuları kumar yoluyla nasıl bastırmaya çalıştıklarını anlatıyor. Böylece yönetmen, seyirciyi Iraklı genç kız Ubeyr el-Cenabi’ye tecavüz görüntüleriyle baş başa bırakırken Amerikan askerlerinin nasıl bir zihniyetle bunları yapabilmiş olacağını aktarıyor. Kamera, askerlerin Cenabi’ye tecavüz ettikten sonra aile bireylerini nasıl öldürdüklerini, ardından Cenabi’nin kafasına tabancayı dayayarak onu katletmelerinin ardından cesedini nasıl yaktıklarını ustalıkla görüntülüyor.

Yönetmen filmini; arka planda çalan hüzünlü bir müzik eşliğinde çocuklara, yaşlı insanlara ve yetişkin erkek ya da kadınlara ait yanmış cesetler, oyulmuş gözler, kesilmiş ayaklar, kopmuş parmakların yer aldığı fotoğraflarla bitiriyor.

Film herhangi başka bir belgesel filmden daha etkili, çünkü Irak’ta olan bitenlere ilişkin gerçeklerin yoğun olarak yer aldığı olaylar gerçekçi bir dille aktarılıyor. ABD’de vizyona girmeden önce sansüre takılmış olan filmin dağıtımını yapan şirket ise filmin sonunda yer alan fotoğraflarda görünen Iraklıların cesetlerinin yüzlerinin karartılmasında ısrar etmiş. Şirket cesetlerin yakınlarının resimlerin kullanılması konusunda yazılı onay bulunmamasını gerekçe göstermiş. ABD’deki Fox TV, Irak’ta daha fazla Amerikan askerinin öldürülmesine yol açacağı gerekçesiyle halktan filmi boykot etmesini istemiş.

11. THE SİTUATİON (Durum)

Irak’ın işgal edilmesinden sonraki dönemi anlatan filmin yönetmenliğini Philip Haas yaparken senaryosunu ise eski savaş muhabiri olan Wendell Steavenson yazmış. Bu yeni tarz drama film, filmi seyreden bütün izleyicilerin Irak’taki işgal nedeniyle büyük acı içinde yaşayan Irak halkına ve orada savaşmak zorunda kalan Amerikan askerlerine sempati duymasını sağlamada oldukça başarılı olduğu belirtiliyor.

Film, sokağa çıkma yasağının sona ermesinin ardından caddelerde dolaşan Iraklı çocuklara yönelik Amerikan askerlerinin hakaretamiz tavrıyla başlıyor. Amerikan askerleri çocukları serbest bırakacağına köprünün üstünden nehire atıyor. Çocuklardan biri kıyıya yüzmeyi başarırken diğeri boğuluyor. Ancak filmdeki drama örgüsü burada bitmiyor ve esas olaylar bu noktadan sonra başlıyor.

Iraklı direnişçilerin Amerikan işgaline yönelik saldırıları ve Amerikan askerlerinin buna sert bir şekilde karşılık vermelerinin kan gölüne çevirdiği Irak’ın iç savaşın eşiğinde olduğu yönündeki tahminler artarken Anna Molyneux (Connie Nielsen) adlı güzel sarışın gazeteci Irak’ta Zeyd (Mido Hamada) adlı bir fotoğrafçıya aşık olur. Bir çölün ortasında koskoca bir halkın öldüğü bir ülkede Anna, mesleki kariyerini geliştirmeye çalışan bir gazetecidir. Bir de Dan Murphy (Damian Lewis) adlı Irak’taki ekonomik çöküntüden istifade ederek ne kadar para kazanabilirse o kadar kendini karlı gören işadamı bir arkadaşı vardır.

Anna Irak’ta olan biten patlama, saldırı ve ölümleri olduğu gibi çalıştığı gazeteye aktarmaya çalışırken bu olaylarla birlikte cereyan eden yolsuzluklara rüşvet ve dolandırıcılıklara tahammül edememektedir. Bir gün Iraklı arkadaşı Anna’yı boğularak ölen Iraklı çocuğun cenazesine götürür. Burada arkadaşı Dan’dan Amerikalılarla işbirliği yapması gerektiği yönünde şüpheli bir mektup alır.

Film, özellikle Irak’a yeni gelmiş bazı kimselerin amaçlarını gerçekleştirmek için başvurdukları bazı yöntemlere ışık tutuyor. Aynı şey, Amerikan askerlerine saldırı düzenleyen Iraklı bazı direnişçiler için geçerli. Onlar da amaçlarını gerçekleştirebilmek için ellerinden ne geliyorsa onu yapıyorlar.

Bu gergin atmosfer içerisinde film, sevginin savaş zamanında da mümkün olduğunu romantizmin mekânla ilgisinin olmadığı, her yerde gerçekleşebileceğini anlatıyor.

12. MY COUNTRY MY COUNTRY (VATANIM VATANIM)

Amerikan yapımı belgesel film, 2007 yılında Irak’la ilgili en iyi belgesel film dalında Oscar ödülünü kazanmış. Filmin yönetmeni Laura Poitras, 2004 yılında Irak’a gidip orada 8 ay kalarak filmin senaryosunu yazmış. Yönetmen, Iraklı Sünni bir doktor ve Bağdat belediyesinde meclis üyesi olan Riyad el-Addad aracılığıyla Iraklıların yaşadığı trajediyi gözler önüne sermeye çalışıyor. Iraklı şarkıcı Kazım es-Sahir’in şarkıları ise filmde Iraklıların vatanlarına duydukları özlemin müthiş bir güzellikle dile getirilmesini sağlamış.

Bir Amerikalı olarak Irak’ta olan bitenlerle ilgili sorumluluk duyduğunu belirten yönetmen, uzun bir savaş olacağı yönünde hislere sahip bulunduğu bu savaşı çekmek için içinde güçlü bir arzu duyduğunu belirtiyor. Yönetmen ayrıca doktor Addad’la ilk defa Ebu Gureyb Hapishanesinde karşılaştığını ve doktorun Amerikalı yetkililere yedi yaşından küçük Iraklıların tutuklanmasının insani açıdan kabul edilemeyeceğini söylerken işittiğini ifade ediyor.

Bunun ardından Laura, doktorun, Amerikalılara yaptıklarının adil olmadığını söyleyen bir Iraklı olması hasebiyle filmin merkezinde yer alması gerektiğine karar vermiş.

SONUÇ:

Irak Filmleri niçin satışta başarısızlık yaşadı?

Hollywood’un temelde Irak savaşına aslında Cumhuriyetçi Parti’ye yaptığı onca saldırılara rağmen dünya sinemasının devlerinin yapımını üslendiği filmler, ticari olarak beklenen başarıyı elde edemedi.

Ancak seçimleri kazanmak için acımasız bir savaş içine giren Demokrat Parti’yi desteklemek için elinden geleni yapan Hollywood, bu filmler yüzünden katlanmakta olduğu zararlara aldırmaz görünüyor.

İzleyiciler, Ürdünlü sinema eleştirmeni Nacih Hasan’ın ifadesine göre, Irak’taki savaş trajedisini izleyerek kendisine acı çektirmeye ve bunun bedelini ödemeye hazır görünmüyor. Çünkü sinema izleyicileri, genelde gerçek dünyamızda çok az bulunan iyimser bakış açısını ve hep güzel bir dünyayı görmek istiyor.

Bu nedenle Hollywood, Irak’la ilgili yapımlarını daha çok bağımsız sinema üzerinden yürütmeye çalıştı. ABD’de izleyici dünyanın geri kalan kısmından biraz farklı. Kendilerine sunulan her filmi seyretmeye eğilimli değil.

Savaş filmleriyle ilgili filmlerin hâsılatlarına şöyle bir göz attığımızda Irak savaşıyla ilgili bütün filmlerin toplam hâsılatının 75 milyon doları geçmediğini, içlerinde en yüksek hâsılatı 63 milyon dolarla Jarhead’ın tek başına yaptığını söylemek gerekiyor.

Diğer filmler ise kendi maliyetlerini bile karşılayamamış. Örneğin Home of The Brave, sadece 43 bin dolar hasılat yapmış. Iraq in Fragments’ın hasılatı 205 bin dolar, In the Valley of Elah 7 milyon dolar, Grace is Gone 37 bin dolar, Redacted 66 bin dolar. Jarhead filmini istisna tuttuğumuzda bu rakamların Holywood tarihinin en düşük hâsılatları olduğu söylenebilir.

Hollywood’un bu filmi yapmaktaki amacı, ayrıntıları internetteki bloglarda ve videolarda yayınlanan savaşı sanki hiç olmamış gibi yapan medyanın çarpıtmalarına engel olarak savaşı bütün gerçekliğiyle ortaya koyabilmek. Amerikan halkı ne kadar görmezden gelirse gelsin evlatlarının cenazeleri Irak’tan gelmeye başlayan ailelerin yaşadığı trajedi, bu savaş nedeniyle duyulan memnuniyetsizliğin giderek daha yüksek sesle dile getirilmesine yardımcı oluyor.

Tarihsel olarak Amerikan halkı, Vietnam’da yaşananlarla ilgili en az on sene sonra bilgi sahibi oldu. Ancak bugün durum farklı, savaşın ayrıntılarına anında vakıf olabiliyorlar. Hatta Vietnam savaşı boyunca gerçekleri saklamaya çalışan Amerikan idaresi bile, Irak’ta yaşanan skandallar, tecavüz ve öldürme olaylarının yanı sıra işlenmiş olan siyasi hatalardan dolayı hesap vermek zorunda hissediyor kendini. Neden şüphesiz teknolojik gelişme, dünyayı küçük bir köye dönüştüren iletişim imkânlarındaki artış.

Bu nedenle Hollywood elinden geleni yaparak yarasını iyileştirmeye, üzerindeki bu yükü atmaya çalışıyor. Görünen o ki Hollywood biraz zarar etti ama hedeflediklerini gerçekleştirdi. Mesaj da hem seyirciye hem de Amerikan yönetimine ulaşmış oldu…

TimeTürk / Haber Merkezi

Yeni Başlayanlar için Filistin Meselesi ve Yenilgi Yenilgi Büyüyen Zaferimiz

// Eylül 23rd, 2008 // No Comments » // İktibas

1. Basel’den Kudüs’e Siyonist komplo

1897- İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan ilk Siyonist kongrede, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikri benimsendi. Siyonistlerin lideri Theodor Herzl, Sultan Abdülhamid’den, Osmanlı devletinin borçlarını ödeme karşılığında Filistin’de toprak istedi. Abdülhamid bu teklifi reddetti.

1916- Birinci Cihan Harbi’nde Siyonistler Osmanlı devletine karşı İngiltere ile işbirliği yaptılar. Filistin topraklarında Osmanlı himayesi altında yaşayan binlerce Yahudi, İngiliz ordusuna yazılarak Osmanlı’ya ihanet etti.

1917- Filistin, İngiliz ordusu tarafından işgal edildi. 2 Kasım 1917′de İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Filsitin topraklarında bir Yahudi devletinin tedrici olarak kurulacağını ilan etti (Balfour Deklarasyonu). Filistin, Yahudi göçmenlere resmen açıldı. Gemilerle Filistin’e taşınan Yahudiler, Haganah, Irgun, Stern gibi terör örgütleri kurarak Filistinlileri katletmeye başladılar. (Filistin köylerinde katliam yapan terör örgütlerinin birçok lideri ve üyesi -Moşe Dayan, Menahem Begin, İzak Rabin, Şimon Peres, Ariel Şaron- daha sonra sırayla başbakanlık yaptı.)

1947- Birleşmiş Milletler, Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulmasını kararlaştırdı.

1948- İsrail devleti resmen kuruldu (14 Mayıs). Filistin köylerinde katliamlar yapıldı. Yüzbinlerce Filistinli tehcir edildi. (Bugün Ürdün’de 1.5 milyon, Lübnan’da 500 bin, Suriye’de 400 bin, Irak’ta 40 bin mülteci bulunuyor. Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerin önemli bir kısmı da mülteci. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ve Latin Amerika ülkelerinde de binlerce Filistinli mülteci var.)

1967- Golan Tepeleri, Gazze ve Batı Şeria işgal edildi. Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Doğu Kudüs’te İsrail bayrağı dalgalanmaya başladı.

1980- Kudüs, İsrail’in “ebedî başkent”i ilan edildi.

2. Siyonist terörün kilometre taşları

Deyr Yasin Köyü Katliamı (9 Nisan 1948): Kadın- erkek, genç-yaşlı ayrımı yapılmadan 254 savunmasız Filistinli öldürüldü. Siyonistler, Filistinlileri sindirmeye ve İsrail devletinin kuruluşunu hızlandırmaya yaradığına inandıkları bu katliamı iftiharla anarlar. .

Safsaf Köyü Katliamı (29 Ekim 1948): 70 Filistinli genç kurşuna dizildi.

Kefer Kasım Köyü Katliamı (29 Ekim 1956): Tarlalarından evlerine dönen onlarca Filistinli katledildi.

Kibya Köyü Katliamı (12 Ekim 1958): Ariel Şaron komutasındaki birliğin saldırısında 67 kişi katledildi, 75 kişi yaralandı, bütün evler ateşe verildi.

Sabra ve Şatilla Katliamı (15-16 Eylül 1982): Lübnan’ı işgal eden İsrail ordusu, Savunma Bakanı Ariel Şaron’un talimatı üzerine Hıristiyan Falanjistleri BM denetimindeki mülteci kamplarına sokarak, 991 Filistinlinin boğazları kesilerek öldürülmelerini temin etti.

Kudüs Katliamı (8 Ekim 1990): 30 Filistinli kurşunlanarak öldürüldü, 800 kişi yaralandı.

El Halil Katliamı (25 Şubat 1994): 50′den fazla Filistinli, Hz. İbrahim Camii’nde sabah namazını kılarken makineli tüfekle taranarak öldürüldü. 300 kişi yaralandı.

Kana Katliamı (18 Nisan 1996): İsrail savaş uçakları Lübnan’daki Kana mülteci kampını bombaladı. 109 kişi hayatını kaybetti.

Ramallah ve Cenin katliamları (Nisan 2002): Ramallah’ta Filistin Devlet Başkanı Arafat’ın karargâhı günlerce bombalandı. Aralarında teslim olmuş askerlerin de bulunduğu çok sayıda Filistinli kurşuna dizildi. Cenin mülteci kampı bir hafta boyunca karadan ve havadan bombalandı, bine yakın Filistinli katledildi, 5 bin kişi evsiz kaldı.

3. Filistin direnişinin kilometre taşları

1948- Mısır’daki İhvan-ı Müslimin teşkilatının inisiyatifiyle kurulan Ümmet-i Muhammed Tugayı Filistin’de Siyonistlere karşı destansı bir mücadele verdi, ancak bazı Arap liderlerinin iç politika hesapları yüzünden “Nakba”ya mani olamadı (Araplar Siyonist rejimin kuruluşunu “Nakba” -büyük felaket- diye anarlar).

1958- Yaser Arafat ve bir grup arkadaşı Kuveyt’te El- Fetih örgütünü kurdu. İsrail ordusuna karşı sabotaj eylemlerine başlandı.

1964- Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu ve belli başlı direniş örgütlerinin tamamını bünyesinde topladı.

1965- 1 Ocak, Filistin Devrimi’nin başlangıç günü ilan edildi.

1968- Corc Habaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin uçak kaçırma eylemleri başladı.

1969- İki uçak kaçırma eylemine katılan Leyla Halid, Filistin poşusu ve Kalaşnikof mermisinden yaptığı yüzüğü ile direnişin sembolü haline geldi.

1987- Muhacerette gelişen direniş hareketi Filistin topraklarına taşındı. Arafat’ın “küçük generallerim” diye andığı Gazze ve Batı Şerialı çocuklar, İsrail askerlerini gördükleri her yerde taşlayarak, “Calut’u bir taşla yıkan Davut”u İsrail’in değil kendilerinin temsil ettiğini ilan ettiler. “Taş Çocukları”nın başlattığı İNTİFADA, Filistin İslami Direniş Hareketi’ni (HAMAS) öne çıkardı.

1988- Cezayir’de toplanan bir kongrede Filistin devletinin kuruluşu ilan edildi.

1991-1993- 1000′in üzerinde Filistinli’yi katletmesine ve elinde taş izi olan her çocuğu tutuklamasına rağmen intifadanın önüne geçemeyen Siyonist rejim, hem kargaşa ortamından çıkmak hem de İslami hareketin yükselişini önlemek için Filistin Kurtuluş Örgütü ile müzakere masasına oturdu (1991). Siyonist rejimin başbakanı İzak Rabin ile Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat arasında bir barış anlaşması imzalandı (1993). Anlaşmaya göre İsrail ordusu, Gazze ve Eriha’dan başlamak üzere, 1967 savaşında işgal ettiği Filistin topraklarından kademeli olarak çekilecek, tahliye edilen bölgeler “Filistin Özerk Yönetimi”nin kontrolüne geçecek ve 2000 yılına kadar bağımsız Filistin devleti kurulacaktı.

1994- Siyonistlerin Hz. İbrahim Camii’ndeki katliamına cevap olarak, ilk istişhadi eylem gerçekleştirildi. HAMAS mensubu bir “canlı bomba”, 9 işgalci Yahudi’yi havaya uçurdu.

2000- Oslo Anlaşması gereğince 1999 yılına kadar terk etmek zorunda olduğu toprakların ancak yüzde 20’sinden çekilen ve bağımsız Filistin devletinin ilanını mütemadiyen erteleyen Siyonist rejime duyulan tepki, Ariel Şaron’un Harem-i Şerif’e yaptığı provokatif “ziyaret” üzerine muazzam bir ayaklanmaya dönüştü. Hamas ve İslami Cihad’ın omuzları üzerinde yükselen ayaklanmaya El Fetih gerillaları “Aksa Şehitleri Tugayı”nı kurarak tam destek verdi. İsrailli yazar Uri Avnery, “Aksa İntifadası” diye anılan bu ayaklanmanın önceki intifada ile karıştırılmaması gerektiğini, bunun silahlı bir kurtuluş savaşı olduğunu ve mutlaka zaferle sonuçlanacağını yazdı.

2002- 1 kilometrekarelik Cenin mülteci kampında bulunan bir avuç mücahit, hava bombardımanıyla desteklenen binlerce İsrail askerine karşı günlerce direnerek destan yazdı. Birçok “siyasi gözlemci”, İsrail ordusunu durdurmaya kafi gelmemesine rağmen halka özgüven aşılayan bu direnişin Filistin toprağını tam manasıyla vatan ve Filistinlileri tam manasıyla millet haline getirdiğini; artık bağımsız Filistin devletinin önünde kimsenin duramayacağını ifade etti.

4. Fethi beklerken

Ey fetih ey güzel atımız

Taşıyan alnının akıtmasında

Öpücüğü ve yüceliği

Gazze’yi Kudüs’ü kuşları tarlaları

Buharlı bakışlarında

Gezdiren ovayı

Ey suyumuz

Ey kar’ımız

Ey kuruyan gölgeliğimiz

Ey nicedir yüzünü beklediğimiz çocuk yağmur gibi

Ey fetih Mekkeyiz biz

Bekleyen Peygamber’i*

*Nizar Kabbani, İŞGAL ALTINDA, Çev: Turan Koç – İbrahim Demirci, Rey Yayıncılık, Kayseri 1996)

Hakan Albayrak – Kudüs Dergisi – Sayı: 1 – Bahar 2003

Büyük Felaketin Yıldönümü – Nebil Mahmud el-Sehli

// Mayıs 21st, 2008 // No Comments » // Tercüme, İktibas

BÜYÜK FELAKETİN YILDÖNÜMÜ… DEMOGRAFİK MÜCADELE IŞIK ALTINDA

Nebil Mahmud el-Sehli*

Filistinliler bu günlerde İsrail Katliamları marifetiyle Filistin Halkının çoğunun topraklarından uzaklaşmak zorunda kaldıkları Büyük Felaketin altmışıncı yıldönümünü anmaktadırlar. İşgal güçlerinin toprağın asıl sahiplerinin yerlerini almasıyla İsrail- Arap mücadelesinin temel unsuru olması nedeniyle demografik unsur ön plana çıktı.

Bu nedenle Siyonist İsrail kurumları demografik mücadele meselesinin İsrail’in gündemden düşmeyen bir meselesi olarak, önemle üzerinde durmuşlardır. İsrail akademik çevrelerin bu husustaki çalışma ve araştırmaları bunu göstermektedir. Örneğin İsrailli araştırmacı Dr. Arnon Sufer’in araştırmaları, aynı şekilde Hertesilya Kongresi ve 2000 – 2008 yılları arasında düzenlenen Jaffee Merkezi oturumları gibi İsrail Strateji Kongrelerinin araştırma ve bildirileri bu konunun İsrail gündeminin daimi maddesi olduğunu gösterir.

Filistin de geçmiş 60 yıldan beridir Araplar ile İsrail arasında yaşanan demografik mücadelenin işaretleri nelerdir? Söz konusu mücadelenin ufuklarını ne beklemektedir? Bunlar yazımızda cevaplamaya çalışacağımız sorulardan bazılarıdır.

BÜYÜK FELAKET VE DEMOGRAFİK DEĞİŞİM

1948 yılında Siyonist çeteler o gün için toplam nüfusu 1 400 000 olan Filistin halkının %53.6 sına mukabil gelen 750 bin Filistinliyi yaşadıkları toprakların dışına sürmüşlerdir. 1948 felaketi sonucu işgal altına giren toprakları terk etmeye zorlanan Filistinli göçmenlerin %80.5’ni oluşturan büyük çoğunluk işgal edilmemiş Filistin topraklarına yani Batı Şeria ve Gazze kesimine yerleşmişlerdir.

Filistinli göçmenlerden geriye kalan %19.5’lik bir kesim ise Suriye, Ürdün, Lübnan, Mısır ve Irak gibi civar kardeş Arap ülkeleri ile bazıları da ekonomik cazibesi yüksek olan Amerika, Avrupa ve bazı Arap Körfezi ülkelerine gitmişlerdir.

Tarihi Filistin topraklarının 27.009 km’2 yani  %78’inin Siyonist işgaline girmesiyle yaklaşık 151 bin Filistinli topraklarından çıkmamakta direnerek burada kalmışlardır. Bunlardan çoğu işgal altındaki Filistin’in Celil bölgesinde toplanmışlardır. 2006 sayımı ile 1948 işgal sınırları içinde yaşayan bu nüfusun sayısı 1.4 milyon Filistinliye ulaşmıştır.

Filistinliler arasındaki yüksek doğum oranı sayesinde 2008 yılında yapılan araştırmalara göre Filistin’in toplam nüfusu 10.3 milyona ulaşmıştır.

İsrail’in dışarıdan Yahudi nüfusu transfer etme girişimlerine rağmen %70 civarında ki Filistin Nüfusunun büyü çoğunluğu 1948, 1967 ve ilerleyen diğer yıllarda hep tarihi Filistin sınırları ve komşu Arab Devletleri sınırları içinde yaşaya gelmişlerdir.

Yapılan son sayımlar bu nüfusun % 45.6’sının Tarihi Filistin toprakları üzerinde yaşadıklarını göstermektedir. Filistin nüfusunun toplam % 54.4 ise yakın veya uzak sürgün bölgelerinde ikamet etmektedirler. Felaket üzerinden 60 yıl geçmiş olmasına rağmen, 2008 sayımları itibariyle Filistin nüfusunun toplam %80’ı Filistin, Filistin civarı ve komşu Arab ülkelerinde yaşamaktadırlar.

Filistin halkının geri kalan %20lik bir kesimi ise komşu olmayan diğer Arap ülkeleri, Avrupa ve Amerika da yaşamaktadırlar.

FİLİSTİNLİ GÖÇMENLER… VE TEMEL GERÇEKLER

Filistinli göçmenlere gelince 2008 sayımlarına göre bunların sayısı yaklaşık beş buçuk milyon kadardır. Bunlardan yaklaşık 4.5 milyon kadarının isimlerinin “IRO”ya kayıtlı olması gerekir. 

Yani Filistinli göçmenlerden dörtte birinden fazlası Uluslararası Mülteciler Örgütü (IRO)’ya kayıtlıdır. Bu 2008 yılı itibariyle Filistin halkının % 50 den fazlasının göçmen konumunda yaşadığını gösterir. IRO açısından göçmenler beş göçmen bölgesinde toplanmaktadır. Arap ülkelerinden Mısır ve Irak’da yaşayan Filistinliler IRO kayıtları kapsamı dışındadır. Özellikle Körfez Arab ülkeleri olmak üzere birçok Amerika ve Avrupa ülkesinde de Filistinli göçmenler bu kapsamda yaşamaktadırlar.

Genel bir sayımla 2008 itibariyle Göçmen Kuruluşuna kayıtlı Filistin’li göçmenlerin  % 41’i Ürdün,  %22’ si Gazze,  %16’ Batı Şeria , %10.5’i Suriye ve Lübnan da yaşamaktadırlar.

Filistin nüfusunun sayısı her yirmi yılda ikiye katlanmaktadır. Bu eğilim devam ettiği takdirde 2028 yılında nüfus 20.5 milyonu aşacaktır. Ortalama % 3’lerde seyreden nüfus artış istatistikleri bunu göstermektedir.

Buna mukabil 2008 yılı hesaplamalarına göre 47 yıldan beri İsrail’in nüfusunda azalma yaşanmaktadır. İsrail’de yaşayan Yahudilerin toplam nüfusu 5.5 milyondur ve nüfus artış oranı da göçler hariç tutulursa %1.5 civarındadır.

Bu demektir ki işgal altındaki Tarihî Filistin topraklarında yaşayan Yahudilerin sayısı 2055 yılında ancak 11 milyon civarına ulaşabilecektir. Bu arada İsrail’e dışarıdan gelen Yahudî göçünün azalacağı kesindir. Zira dışarıdaki Yahudiler İsrail’den çok ekonomik bakımdan daha çekici olan Amerika, Kanada, Fransa, Britanya gibi ülkelerde yaşamayı tercih etmektedirler.

FİLİSTİNLİ GÖÇMENLERİN ÖZELLİKLERİ

Filistinli Göçmenlerin önemli özelliklerine gelince; öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki içeride ve dışarıda yaşayan Filistin Halkının tüm katmanları bu hususiyetlere iştirak bakımından birbirlerine benzemektedirler. Yani yaşadıkları mekânlar ayrı olsa da temel özellikler bakımından birbirleri ile aynı özellikleri taşımaktadırlar. Genç nüfusun yoğunluğunu yüksek oranını buna örnek olarak verebiliriz.

Demografik araştırmalar 15 yaşın altındaki nüfusun toplan nüfusun %45 ine ulaştığını göstermektedir. Buna Filistin Halkının önemli bir kesimini oluşturan göçmen nüfusta dâhildir. 

Burada şu dikkatlerimizi çekmektedir. Çocukların genel nüfusa oranı bakımından en yüksek oran nüfusunun %76’sını göçmenlerin oluşturduğu Gazze Kesimidir. Bunlar çoğunlukla Filistin Göçmenlerine Yardım Sağlama Kurumu IRO’nun resmi kayıtlı sekiz göçmen kampında yaşamaktadırlar.

Bunun nedeni Filistinli kadınlar arasındaki yüksek doğum yeteneğidir. Bir Filistinli kadın doğum dönemi boyunca ortalama 5 ila 7 çocuk doğurmaktadır. Bu konuda asli mukim ( vatandaş) ile göçmen arasında bir fark yoktur.

Bu konuda birincilik Gazze’de olsa da tüm Filistin kamplarında çocukların ve gençlerin nüfusa oranları hayli fazladır. Bazı birtakım farklılıklar ise birtakım gelenek, görenek, toplumsal ve iktisadi şartlardan kaynaklanmaktadır.

DEMOGRAFİK MÜCADELENİN ÖLÇÜSÜ VE UFUKLARI

Görüleceği üzere Filistin Arapları ile İsrail Yahudileri arasındaki demografik mücadele özellikle de Yahudilere göre Araplar arsındaki yüksek doğum oranları ve hızlı nüfus artışı göz önünde bulundurulursa uzun vadede Arapların lehine gelişmektedir.

Bu arada işgal altındaki Filistin topraklarına Yahudi Göçünün muhtelif intifada eylemleri sayesinde azaldığı da bir gerçektir.

Bu arada Yahudileri bölgeye çeken bir diğer unsur olan İsrail’in gelişmiş Sosyal ve Ekonomik yönü de öncesine göre sürekli bir gerileme içindedir. Ayrıca Yahudilerin iyi şartlarda yaşadıkları Amerika ve Avrupa ülkelerini terk edip buralara meçhul akıbete gelmelerini gerektirici zorunlu bir sebep de görünmemektedir.

Filistinlilerin işgal altındaki topraklarda kalma dirençleri söz konusu ettiğimiz mücadelede en önemli unsurlardan biridir. Özellikle de İsrail ve Siyonist teşkilatların demografik yapıyı uzun vadede kendi lehlerine çevirmek için burada yaşayan Arapları “Transfer” politikasına tabi tuttuklarını görünce Arapların burada kalma hususunda direnmelerinin önemi daha da iyi anlaşılmış olur.

Bu arada Yahudilerin artık rahat bir yaşam sürdükleri zengin Barı ülkelerini bırakıp da İsrail’e doğru bir meçhule yolculuk akımının da son bulduğunu tekrar hatırlatmış olalım. Bugün Amerika’da 5.6, Fransa’da 600 bin Yahudi yaşamaktadır ve bunların buraları terk etmeye hiç de niyetleri yoktur. Toplam Yahudi nüfusunun yarıdan fazlasının İsrail dışında yaşadığı bir gerçektir.

Tüm bu söylediklerimizden anlaşılacağı üzere Büyük Filistin Felaketinden 60 yıl geçtikten sonra bugün Araplar ile Yahudiler arasında, anlattığımız nedenden dolayı uzun vadede Arapların lehine gelişecek olan açık demografik mücadele yaşanmaktadır.

Burada şuna önemle işaret etmeden geçmeyeceğiz. Özellikle de Kudüs’te yaşayanlar olmak üzere işgal altındaki Arap topraklarında yaşama direnci gösteren Filistinliler maddi ve siyasi olarak desteklenmelidirler. Bu öncelikle Araplığın ve İslam’ın bir gereğidir.

 
*Filistinli yazar

Bu makale Oktay Yılmaz tarafından TİMETURK için tercüme edilmiştir.

Gıda Savaşları – [Ömer Çakkal / iyibilgi]

// Nisan 26th, 2008 // No Comments » // Medya Defteri

‘İnsanlığın tahıl ile imtihanı’ Hz. Yusuf kıssasına kadar dayanıyor olsa da son güncel gelişmeler birkaç hafta kadar önce başladı.

Önce buğday, ardından da pirinç stokları tükeniyor haberleri dalga dalga yayıldı.

Gazete kupürlerindeki bir paragraflık haberleri manşetler, onları yazı dizileri takip etti.

ABD’de başladı, tüm dünyayı vurdu!

Dizinin ilk gününde bugüne kadar ki haberlerden derlemeler üzerinden sürecin gelişimini ortaya koyacağız.

Ardından da Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı İbrahim Yetkin ile birlikte ‘Tam olarak ne oluyor’ sorusunun yanıtını arayacağız.

Zira gelişmeler gerçekten de kafa karıştıracak denli karışık.

Yetkililerin yaptıkları açıklamalar dahi çelişkili. Konuyla ilgili geçtiğimiz günlerde açıklama yapan Tarım Bakanı Mehdi Eker, “Sorun yok, spekülatörler olayı büyütüyor’ dedi, ardından 180 derecelik bir dönüş yaptı ‘Birkaç gün pirinç tüketmeyin’ diye vatandaşlara tavsiyede bulundu.

Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı İbrahim Yetkin:
‘OFİS ACİLEN İTHALAT YAPMALI’

Yetkin’in iyibilgi’ye yaptığı açıklamalar şöyle:

Dünyada bir kriz var. 2007’den kalan bir kriz. Kuraklık, petrol fiyatlarının artması gibi nedenlerle tarımsal üretimde bir daralma var. Bunun sonrasında dünyada tarım ürünlerinde fiyatlar arttı.

Tabi Türkiye de buna kayıtsız kalamadı. Hem de dünya ortalamasının üzerinden bir yoğunlukta. Çünkü Türk tarımında son yıllarda çıta giderek düşüyor.

Çeltikte, hububatta, yağlı tohumlarda, yem ve endüstriyel bitkilerde açığımız var.

Tüm bunların üzerine arz-talep dengesini bozmak üzere politika güden spekülatörler kuraklık adı altında bu durumu kullandı ve şu an ki gıda anarşisi, gıda terörü ortaya çıktı.

Meselenin özeti budur.

Elinde mal olan ülkeler Türkiye’ye yüksek fiyata mal satmak üzere kuyruğa girmiş durumda. Adeta açık denizlerde gemiler bekletiliyor.

Türkiye’de ise tam bir başıboşluk ve denetimsizlik var.

Toprak Mahsulleri Ofisi’nin güçlü olması ve tansiyonu düşürmesi lazım. İthalat yapılarak piyasa düşürülmeli.

Durumumuz iyi değil.

Pirincin fiyatı 3 ayda 6 kat arttı!

Referans’taki haberi göre pirincin fiyatı son üç aydaki zamlarla üreticiden market rafına gidene kadar 6 kat arttı. Sektörde piyasada yeterli pirincin olmasına rağmen yaratılan kaosun Ramazan’da yaşanacak fiyat artışlarına hazırlık olduğu belirtiliyor.

TMO’nun elindeki 31.4 bin ton çeltiği satmasıyla alevlenen pirinç piyasasında fiyat artışlarındaki hız şimdilik kesilmiş gibi görünse de şimdi de Ramazan fırsatçılığı tartışması yaşanıyor. Pirinçte yaşanan fiyat artışının ne kadar çarpıcı olduğunu ise tarladan market raflarına kadar gelen süreç ortaya koyuyor.

Referans’taki “Spekülatör 150 bin ton pirinci Ramazan’a saklıyor” haberi için tıklayınız!

Dünyada durum ne?

Vatan’daki haber ise gıda fiyatları artışının sınırlarımız dışındaki boyutun ortaya koydu. Habere göre son üç yılda yüzde 83 oranında artan dünya gıda fiyatları nedeniyle açlıkla yüzleşen 37 ülkede yüzbinlerce insan sokaklara döküldü, göstericiler güvenlik görevlileriyle çatıştı. Sadece Kamerun’da son 3 ayda 40 gösterici hayatını kaybetti. Dünya, gıda fiyatlarındaki artışın tetiklediği yeni bir savaşın eşiğinde!

İşte dünyadaki yiyecek savaşları:

Haiti: Temel gıda maddesi pirincin yüzde 80’ini ithal eden

Haiti’de, 50 kiloluk bir pirinç torbasının satış fiyatı son 1 haftada 35 dolardan 70 dolara çıktı. Halk da iki haftadır, hükümet karşıtı gösteriler için sokağa döküldü. 5 Haitili hayatını kaybetti. Gösteriler nedeniyle Başbakan Jacques Edouard Alexis, istifa etmek zorunda kaldı.

Bangladeş: Pirinç fiyatlarının artışı protesto eden 20 bin tekstil işçisi maaşlarının yükseltilmesi için başkent Daka’da gösteri düzenledi. Gösteriye polis müdahale edince ortalık birden savaş yerine döndü. Göstericiler, etraftaki dükkanlara ve araçlara saldırdı. Birçok araç ateşe verildi.

Mısır: 76 milyonluk ülkede nüfusun yüzde 40’ı günlük 2 dolar gelirle yaşam savaşı veriyor. Fakirlik bu denli derinken, son birkaç ayda yemeklik yağ ve pirincin fiyatının iki katına, fırınlarda ekmeğin fiyatının beş katına çıkması sonrası sokağa dökülen halk polisle çatıştı, 11 kişi öldü.

Pakistan: Tahıl fiyatları artınca, halk ambarlara saldırdı. Tahıl ambarlarının güvenliğini sağlamak için ordu alarma geçti.

Kamerun: Afrika ülkeleri Burkina Faso, Moritanya, Fildişi Sahilleri, Senegal, Etiyopya, gibi ülkelerde son aylarda gıda zamları nedeniyle yapılan gösterilerden çok sayıda insan yaşamını yitirdi. Sadece Kamerun’da 3 ayda polisle çatışan 40 kişi öldü.

Özbekistan: Özbekistan, Yemen, Bolivya ve Endonezya’da gıda fiyatlarının artışını protesto eden onbinlerce insan sokağa döküldü.

“Gıda savaşları başlıyor” haberinin devamı için tıklayınız!

Dünya Bankası’ndan korkunç uyarı:
Gıda fiyatları böyle yükselirse 100 milyon insan açlıktan ölür!

Dünya Bankası Başkanı Zoellick, gıda fiyatlarının son 3 yılda ikiye katlanmasının yoksul ülkelerde geliri düşük 100 milyon insanı açlık tehlikesi ile karşı karşıya bıraktığını söyledi. The Food and Agricultural Organization (FAO) araştırmasına göre ise bu yıl 36 ülkede toplam tam 1.1 milyar kişi gıda yardımına muhtaç olacak!

Sorunun bir ayağı da bioyakıt!
Brezilya’da üretilen her 3 ton mısırın 2’si bioyakıt oluyor

Petrolün varil fiyatının 100 doları geçmesi, yağlı tohumlardan bioenerji üretimini son zamanlarda çok cazip hale getirdi. Dünya 2000 yılında her gün 2.1 milyon varil petrole eş değer bioyakıt üretirken, bu miktar 2007 sonunda 16.2 milyon varil petrole eş değer bioyakıta ulaştı.

2007’de dünyadaki tarım alanlarının yüzde 6’lık bölümünden elde edilen ürünün bioyakıta dönüştüğü tahmin ediliyor. Bu oran özellikle ABD ve Brezilya’da inanılmaz boyutlara ulaştı. ABD mısır üretiminin üçte birinin bu yıl bioyakıt üretimi için kullanılacağı tahmin ediliyor. Brezilya’da ise üretilen her 3 ton mısırın 2 tonu bioyakıta dönüşüyor.

Haberin devamı için tıklayınız!

AÇLIK: Örtülü bir psikolojik savaş mı?

Açlık ve gıda yoksunluğu meselesinin “tam” ne olduğu iyi okunmalı. Bu yüzden detaylara batmadan, yerli yabancı her bir kafadan çıkan değişik fikirlere kapılmadan, başlangıçtan sona maddeler halinde “kronolojiyi” vermek gerekiyor. Yerküreyi açlıkla “islah” yönteminin, örtülü ve psikolojik bir savaşın parçası olup olmadığı böylece daha net anlaşılabilir.

1) Küresel ısınma ve çevre duyarlılığı kavramı genel olarak dünyada bilinir hale zaten getirilmişti. ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore’un tüm ülkelerin sinemalarında vizyona giren filmi ve seri halde yine dünya ülkelerinde verdiği (Türkiye dahil) konferanslar bu konuya bakışı ama daha çok “inancı” anımsattı, pekiştirdi, yerleşikleştirdi.

2) Bundan sonra gelecek tüm afetler artık bu “nedenle” olacaktı. Çin küresel ısınmaya ek olarak ayrıca tarım alanlarında bir afet yaşadı.

3) Bu afetin hemen ertesinde dünya tahıl borsasının merkezi sayılan ABD’de tahıl fiyatları sadece bir-iki gün denebilecek şekilde yükseldi. Ancak bu olduğunda yeknesak ikazlar dışında bir gıda krizinden bahsedilmiyordu. Spekülatörler ABD dahil bir çok ülkede fiyatların “uçmasını” sağladı. Ayrıca büyük miktarlarda stok yapıldığı bilgileri sızmaya başladı.

4) Küresil gıda krizi olduğu tüm dünyada hemen aynı zamanlama ile basına sürüldü. Türkiye’de bundan payını aldı, alıyor.

5) Türkiye’de, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin alım ve satımları ile ilgili olarak geçen yıldan kaldan bir seri spekülasyon ortaya atılmaya başladı. Bunlar içinde, elde yeterince stok bulunmayışı ve bu senenin rekoltesin çok düşük kalacağıydı. Bu konu üzerinden yapılan spekülasyonların ne kadarlık bir ekonomik paya denk düştüğü bilinmiyor.

6) Hemen ardından IMF ve Birleşmiş Milletler başkanlarının ağır açıklamaları geldi. Yılda ortalama 30 milyon kişinin açlıktan hayatını kaybettiği dünyamızda bu sene 100 milyon kişinin öleceği, dahası açlığın politik sonuçları, isyanlar ve kalkışmalara neden olacağı tüm dünyaya duyuruldu.

7) Dünya ve ABD diplomasinin ikon ismi Henry Kissinger, Washington Post Gazetesi’ne bir yazı yazarak, dünyanın odak noktasının, kriz noktasının “doğu pasifik olduğunu”, küresel tüm meselenin burayı kilitleneceğini yazdı. En önemli konu buydu! Bir okurumuzun anımsattığı Kissinger’ın meşhur sözü akıllara gelmeli; “Gıda’ya hakim olan bölgelere, enerjiye hakim olan devletlere, paraya hakim olan dünyaya hakim olur”.

8) “Açlıktan ölüm” denince ilk akla gelen Afrika’nın ismi pek zikredilmiyor. Elbette Afrika da dahil ama net biçimde görülüyor ki, doğu pasifik ülkeleri bu krizin ana hedefi durumunda. Genel olarak Çin ve Hindistan’ın periferisindeki tüm ülkeler diyebiliriz! Japonya hariç!

9) Bölgede bulunan bir düzineden fazla ülkede-ki ilginçtir bu ülkelerin neredeyse tamamı ciddi pirinç üreticileri ve ihracatçıları-bir anda anormal fiyat yükselişleri yaşamaya başladılar. Bir çoğu ihracata kotalar getirmeye başladı. Hatta içlerinde ithalat girişimlerinde bulunmaya başlayanlar oldu.

10) Bu arada “konuyla” ilgisi olmayan küçük ülkeler tarif uygunsa can çekişmeye başladı. Orta pasifikte bulunan minik ülkeler parasıyla ve sadece 1.5 milyon ton gibi sınırlı miktarda buğdayı bile bulamamaya başladılar. Oysa var ama verilmiyor.

11) Kargaşa içinde, makul sesler hiç duyulmadı. Örneğin IMF politikalarını eleştirisiyle tanınan bazı ciddi Alman kuruluşları gıda krizinin nedeninin, Batı ülkelerinin üretici ülkeleri “bio-yakıt” kullanmaya teşvik etmeleri nedeniyle yaşandığını söylemeye başladılar. Bu teze göre, gıda yakıta dönüştürülüyordu ve nedeni elbette “çevre kirliliği nedeni”, havanın kirlenmesi yüzünden yine küresel ısınma!

12) Büyük Ortadoğu Projesi yani BOP’un kuzey yarım küreyi etkilediği alanda unutulan bir nokta var. O da aynısının doğu pasifik bölgesinde hamileri tarafından uygulandığı! Eş zamanlamayla ve değişik yöntemlerle.

13) Türkiye’ye gelince. Gıda krizinin tam neresindeyiz bilinmiyor! Var mı yok mu tamamen şüpheli. Resmi açıklamalar rahatlatıcı boyutta normal olarak. Ama kuraklık? Yanıtı yok. Belki şu yanıt olabilir. Konya-ki Türkiye’nin tahıl ambarlarından biri sayılıyor-üretimde bu yıl rekor kırılacağını söyledi! Yine de kesin sonuç 15 Mayıs’ta belli olacak.

14) “Son” madde size ait. Burayı okurlarımız dilediği gibi tamamlayabilir!

‘GDO kartı’ masada!

Ambarlarda bekletilen pirincin, buğdayın neden olduğu spekülasyon, spekülatörleri de aşan bir durum olabilir! Spekülatörler maşa olarak kullanılıyorsa bu maşayı tutan kim? YTÜ Biyoloji’den Prof. Şeminur Topal, pirinç spekülasyonunda madalyonun arka yüzünü araladı.

Kitaba tam ortasından başlıyoruz, şu cümlelere dikkat:

Bir ülkenin stokları bir hafta içinde tükenmez. Daha da önemlisi ambarlarda bekletilen pirincin, buğdayın neden olduğu spekülasyon, spekülatörleri de aşan bir durum olabilir! Spekülatörler, maşa olarak kullanılıyor olabilir! Öyleyse bu maşayı tutan kim?

Yukarıdaki cümleler üzerine bir kitap yazılabilir. İşin içinde az uz değil, çok fazla iş var.

Yıldız Teknik Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Şeminur Topal’a göre gıda spekülasyonlarının gideceği noktalardan biri genetiği değiştirilmiş organizmaların legal hale getirilmesi.

Ölümü göster hastalığa razı et. Açlığı göster genleriyle oynanmış her türlü bulguru, pirinci, buğdayı, domatesi, biberi yedir dünyaya!

Hadiseyi biraz da bu noktadan okuyalım. Bakalım daha neler çıkacak.

Hep savaşlar gıdadan çıkacak denir. Üçüncü Dünya Savaşı’nın açlık nedeniyle çıkacağı söylenir. Bu yoksa örtülü bir psikolojik savaş mı?

Çok mümkün. Biliyorsunuz bu işler artık çığırından çıkan stratejiler halini aldı. Gerek biyolojik savaş, gerekse transgenik ürünlerle ilgili yürütülen politikalarda insanların farklı açılardan yüreğine vurup sonuçlara ulaşılmaya çalışılıyor.

Gıda sıkıntısı bugünün meselesi değil. Kendi ülkemizden konuşacak olursak tarım politikalarım ortada. Stratejik ürünlerimizden ödünler verdik. Su, şeker pancarı, tütün, giderek fındık ve zeytin gibi en önemli stratejik değerdeki ürünlerimizde yapılan dış müdahale ve baskılarla dünya borsasındaki konumumuzu kaybediyoruz.

Çıkan bazı haberler ürkütücü. Ciddi bir kuraklıkla karşı karşıya mıyız?

Yapılan son haberleri son derece provokatif buluyorum. Ciddi ölçüde kuraklığın halen mevcut olduğuna inanmıyorum. Henüz o mertebeye gelmedik. Hem Türkiye’de ve hem de dünya ölçeğinde bu böyle. Tamam, su kaynakları ve ürünler azalıyor ama ortada bir kıtlık yok. Yapılan spekülatif politikalar ve stratejilerin yansımasıdır, yaşananlar.

Liberal ekonomide fiyatlarla kolayca oynanabiliyor. Bizim tüketicilerimizde ise zaten savaş döneminden kalma bir ürkeklik var. Görüyorsunuz, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin önünde nasıl kuyruklar oluşturmuş insanlar.

Biz daha gölgesini görür görmez yaşıyor gibi oluyoruz. Tamamen yanlış politikaların ürünü bunlar.

Artık zurnanın zırt dediği yerdeki sorunun yanıtını aramanın vaktidir. Bütün bu spekülatif yönü de olan ‘Pirinç ve buğday bitti’ haberleri, genetiği değiştirilmiş organizmaları legalleştirme operasyonunun bir parçası olabilir mi?

Mümkün. Çünkü bu çalışmalar oldukça provokatif düzeye ulaştı. Buna devlet eliyle de destek veriliyor. Biliyorsunuz Biyogüvenlik Yasası halen çıkarılmadı. Tohumculuk Yasası’nın bu tekellerinin eline verilmesi gibi bir vaka var.

Hiçbir ülkede Biyogüvenlik Yasası çıkmadan önce tohumculuk yasası çıkmamıştır. Şu an Türkiye’ye ithal edilen tohumların güvencesi, ‘Tohumcular Birliği’nin inisiyatifine verilmiştir. Yani bu olabilecek bir şey değil aslında.

Ama her türlü dayatmaya açık olduğumuz için ben artık bunları vakayı adiyeden (sıradanlaşmış olay) addediyorum. Bu alanda emek veren insanlar yıllardır tarım ve su politikalarımıza yönelik uyarılarda bulunuyoruz. Hiçbir zaman da sesimize kulak veren bir yönetici ile de karşılaşmadık.

Şu an acilen bir tarım politikamızın kurulması lazım. Bakın düzeltilmesi demiyorum, kurulması, oluşturulması diyorum. Onun bunun dayatmaları ile günlük politikalarla tarıma yön veriyoruz.

GDO’ya yakın plan!

Salatanıza doğradığınız domatesin, domates dışında genlere de sahip olabileceğini hiç düşündünüz mü? Örneğin balık genine…

Balık ve domates genleri arasındaki ilgiyi kuramadıysanız eğer, GDO yani genetiği değiştirilmiş organizmaların ne anlama geldiğini de bilmiyorsunuz demektir. Oysa GDO’lu ürünler market raflarında ve mutfaklarımızdaki yerini çoktan almış durumda.

Bugün dünyanın hemen her yerinde, GDO’lara yönelik ciddi tartışmalar sürüyor. Yeşil devrim olarak da adlandırılan bu süreci savunan ABD gibi ülkeler, GDO ların dünya açlığını önlemenin tek yolu olduğunu savunuyor.

GDO’lu ürünleri ‘frankeştayn gıda’ olarak tanımlayan GDO karşıtları ise doğal yaşamın çok uluslu şirketlerce patent altına alınarak güney ülkelerinin ve tarım nüfusunun sömürüye açık hale getirildiğini belirtiyor.

GDO Nedir?

Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” veya kısaca GDO adı veriliyor.

Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisler tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA’sından kesilerek çıkarılıyor. Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor.

‘Frankeştayn Gıda’ olarak da nitelenen GDO’lar bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates, balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor!

GDO karşıtlarına göre, insanlık bugün doğal çeşitliliğe zarar vererek tür zenginliğinin yok olmasına yol açan GDO’ların çeşitli yollardan yayılarak ‘yeni Frankeştaynlar’ yaratma tehlikesiyle karşı karşıya.

iyibilgi.com – Ömer Çakkal

Chomsky: Kaba, talihsiz, uygunsuz!

// Nisan 19th, 2008 // No Comments » // Mülakat

Gazeteci Cüneyt Özdemir AK Parti’ye açılan kapatma davasını dünyaca ünlü düşünür Noam Chomsky’e sordu. Davayı çok kaba, talihsiz ve uygunsuz bulan Chomsky, “MİT’e başörtülü bir kadını aldığınızda normalleşeceksiniz” dedi.

İşte, farklı bir gözden, daha da önemlisi muhalif bir düşünürün gözünden bir Türkiye portresi…Türkiye’deki politik gelişmeleri takip ediyor musunuz? Son olarak Ak Parti ve DTP’ye kapatma davası açıldı. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Bence çok kaba ve uygun değil. Ben Türkiye’de 2 kez bulundum. Özellikle 2002 yılının başlarında insan hakları üzerine göze çarpan atılımlar gerçekleştirildi.

Sonraki yıllarda da o zaman ki kadar olmasa da yavaş bir ilerleme yine de vardı. Son bir iki senedir ise bu durum gerilemeye başladı ne yazık ki. Bunu çok talihsiz bir durum olarak değerlendiriyorum.

Türkiye’de Ak Parti’nin kapatma davası sonrasında ilginç bir tartışma da gündeme geldi. Demokrasi ve Laiklik üzerine bir tartışma bu. Bir kısım entelektüeller bu davayı demokratik bulmuyor, diğer grupsa Laiklik olmazsa Demokrasi de olmaz diyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bana sorarsanız, benim kendi görüşüm hükümetin laik olmasından yana. Ama dine bağlılığını gösterenleri de yargılamamalılar.

Bence Amerika’nın bu konuda doğru bir duruşu var. Mesela diyelim ki, genç Müslüman bir kadın MİT’te başörtüsünü giymek isterse kimse buna karışmaz.

Çünkü laik topluluktur ve bu da doğru bir yaklaşımdır. Bu durumun Türkiye’de burada olduğundan daha hassas olduğunu anlıyorum ama yinede katılmıyorum.

Mesela bu konuda Fransızların kanunlarına da katılmıyorum. Bence Fransa’nın getirdiği belli kısıtlamalar uygunsuz, insanlar seçme hakkına sahip olmalı.

Buradan, Amerika Birleşik Devletleri’nden bakınca sizce başörtüsü tartışması gereksiz mi? Biz mi çok abartıyoruz? Nasıl görüyorsunuz? Çünkü pek çok kişiye göre Ak Parti’nin gizli de bir ajandası var ve bu başörtü meselesi de bu ajandanın bir parçası.

Evet evet, farkındayım. Burası ve Türkiye arasında fark var. Türkiye’de bu durum gerçekten çok daha hassas bir konu. Laik düşünceye sahip insanlar dini inançların sergilenmesine karşı olabilir, ama ben yine de bu yaklaşıma katılmıyorum. Bence nüfusun büyük çoğunluğunun İslamcı geleneklerden oluştuğu düşüncesi kabul edilirse, ülke daha özgür ve sağlıklı olur.

Odatv