Posts Tagged ‘28 Şubat’

“Senin örgütün bir melekti yavrum”

// Nisan 20th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

Zaman yazarları M.Nedim Hazar son zamanlarda ayyuka çıkan suçluyu yüceltme, operasyonu sulandırma furyasına değinmiş. Güzel de değinmiş;

Bir kutsama, ulvileştirme, yüceltme yarışıdır aldı başını gidiyor Holding Medyası’nda… Yıllar önce yazmıştım aslında; meselenin özü AK Parti değil, örtü filan değil…


Kimse kimseyi kandırmasın sevgili holding medyasındaki silah arkadaşlarımız, kimse kimseye dubara yapmasın. Birbirimizi tanıyoruz biz. 28 Şubat’ta olduğu gibi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, kapatma tiyatrosunda olduğu gibi. Meselenin daha köklü, daha derinlerde olduğunu biliyoruz artık.

Bal gibi biliyorlar… Ama hâlâ onlara göre, bu dava siyasî ve inandırıcılığını yitirmiş!


Alçakça cinayetler sonrasında mütedeyyin kesimi hedef yerine oturtup atışı serbest yapan, ‘Türkiye’nin 11 Eylül’ü’ diyerek toplumdaki inançlı kesimi hedef gösterenlerin davanın sulandırılmasından başka yolları kalmadı çünkü.


Hiç kimse kusura bakmasın, millet işin farkında ve çekilen sifonun sonuna kadar pisliği götürmesini istiyor. Kim karanlık işlere bulaşmışsa, kim bu milleti ahmak yerine koyup kaderiyle oynamaya kalkışmışsa, kim Ergenekon izbelerinde, karanlık odaların folyolu duvarları arkasında entrika çevirmişse ortaya çıkarılmasını istiyor.

“Senin örgütün bir melekti yavrum” romantizmini kimse yutmaz, yutmayacaktır.

Yazının tamamını okumak için şöyle buyurun

Sisi’den ilginç itiraflar…

// Eylül 20th, 2008 // No Comments » // Mülakat

Ergenekon operasyonları kapsamında dün gözaltına alınan Sisi lakaplı Seyhan Soylu, Zaman Gazetesi’nden Nuriye Akman’a verdiği röportajda ilginç itiraflarda bulunmuştu. Soylu, 28 Şubat döneminde üstlendiği görevleri de bu röportajda detaylarıyla anlatmıştı. İşte Seyhan Soylu’nun Zaman Gazetesi’ne verdiği o röportaj…

Türkiye’de üçüncü cinsin en çarpıcı temsilcisi olarak bilinen, 90′lı yıllar boyunca ‘Travestiler Kraliçesi’ olarak anılan, 2000′lerde organizatör sıfatıyla ülke gündemine ilginç olaylar taşımaya devam eden Seyhan Soylu’nun (Sisi) 28 Şubat sürecinde etkin bir rol üstlendiği ortaya çıktı.

Seyhan Soylu, JİTEM’in yayın organı olduğunu iddia ettiği Strateji Dergisi bünyesinde, 8 ay boyunca istihbarat çalışmaları yaptığını, tesettüre girerek Kalkancı tarikatını incelemeye aldığını, yaptığı hizmetler nedeniyle “alnından öpüldüğünü”, bu nedenle alnına bir yıldız dövmesi yaptırdığını söyledi. “Aşk, nefret, intikam, ihtiras ve ihanet” sarmalında dini kavram ve temalarla yoğrulmuş, Emire Kalkancı ve Fadime Şahin’in gözyaşlarıyla sulanan “irtica” haberlerinin, kâh bir melodram, kâh bir gerilim filmi gibi izlendiği yıllarda kendi kendine Türkiye’yi “yobazların elinden kurtarma” misyonu yüklediğini anlatan Soylu, “Ben 28 Şubat’ın gizli kahramanıyım.” demişti.

-Seyhan, kendini zaman zaman polis gibi düşünüyor musun? “Atılmasaydım ben de emniyet müdürüydüm” diye iç geçiriyor musun?

-Yok, onun yerine daha güzel şeyler yaptım. Mesela Jandarma İstihbarat Teşkilatı’nın yayınlarında genel koordinatörlük yaptım. Bundan altı yıl önce, sekiz ay kadar bir dönemdi.

-Neden böyle bir görevi sana verdiler?

-Çünkü ben çok çalışkandım, çok milliyetçiydim. Yani polisimizin algılayamadığını askerlerimiz algılıyor.

-Ama askerlerin katı kuralları vardır, polislere göre. Cinsel kimliğin göz önüne alınırsa, nasıl oldu da sana böyle bir görev verdiler?

-Ben askerlerin daha ılımlı, daha sevecen olduklarını, insanların kişiliklerine önem verdiklerini düşünüyorum. Emniyet teşkilatındaysa, atamalar dahil, insanların kendi menfaatlerini düşünerek hareket etmesinden dolayı, “Acaba?” denecek duygular var. Ama askeriyede böyle değil.

-Tam anlayamadım. Şimdi, tam olarak ne yaptın jandarma için?

-Ali Kalkancı tarikatı için tesettüre girdim. Adı Strateji, JİTEM kaynaklı bir dergi bu. O yüzden de istihbaratçılarla, emniyetçiler vardı içinde. Askeriyeden emekli olan insanlar vardı. Böyle bir çalışma içine girdik ki o tarihte Refah Partisi’nin oyu yüzde 38′di. Ali Kalkancı ve Emire Kalkancı olayını yakaladık. Aczimendi liderinin yakalanmasını, Fadime Şahin ile Emire Kalkancı’nın ekrana çıkarılmasını sağladık. Tarikat içerisinde yaşanan çarpık ilişkileri deşifre etmek, dini insanları sömürme aracı olarak kullananların maskelerini düşürmek için böyle bir şey hazırladık.

-Askerler mi istedi senden bunu?

-Kimse benden istemedi, ben buldum. Dosyayı ben hazırladım, ben sundum. Onun harici bir sürü dosyalar var. İşte MİT’in sahte dolar bastığını, Afganistan Başbakanı’nın buradaki mevcut bir başbakanımızla buluştuğunu vs. Yani dosyalardan biriydi bu da.

-Tesettüre girdiğinde ne hissettin?

-Tesettüre girmem maksatlıydı. Olayın maksadı boyutunu aştı. Tesettür insanın vicdanındadır. Zaten imanı çok yüksek bir insanım.

-Tesettürlü insanların içinde kendini ne olarak tanıttın?

-Ben onları kandırmak için böyle yapmadım. Böyle bir hayatı da bir müddet denemiş oldum.

-Kendini gizlemeyi kandırma sınıfına sokmuyor musun?

-Hayır yani açık açık böyle bir şeyin yapıldığını düşünür isek, öyle bir şeye kucak açılmazdı. Ben radikal kesimde cinsel kimliğe, kadına bakışı incelemek için girdim aralarına. Çünkü toplumda çok fazla bir oy patlamasına sebep olmuşlardı. Gerçekten takiyye var mı, yoksa doğru mu diye bir araştırmaya girdim? Herhangi bir insan yönlendirmedi. Dergide bu tarz birçok haber peşindeydik. Salt olarak böyle bir şeyin araştırması değil.

-Dergiye ne oldu sonra?

-Daha sonra finansman kaynağı bulamadık, devam edemedik. Benimle başladı benimle bitti.

-Bu çok özel görevin bitince ayrıldın yani.

-Görev değildi. Beni derin devletle özdeşleştiriyorsun. Ben MİT elemanıyım demedim ki.

-Ama yaptığını söylediğin şeyler gazetecilik değil, istihbarat çalışması.

-Ama ben gazeteci olarak da istihbarat yapabilirim.

-Emire ve Fadime sonradan açıldılar. Onlar da yoksa senin gibi bir görev uğruna mı örtünmüşlerdi?

-Hayır, hayır. Öyle bir şey olabilir mi? Ne münasebet!”

-JİTEM’le işbirliği yapmanın getirisi ne oldu?

-Bir şey söyleyeyim mi, ben o çalışma günlerimde hayatımın ekonomik olarak en kötü günlerini yaşadım. Çok da memnunum ama bu kadar artık yeter dedim ve kendime yön çizmek zorunda kaldım. Bana ekonomik olarak getirileri hesapladım ve halkla ilişkiler alanına geçtim.

-”Devlet töreniyle defnedilmek hayatımın en büyük ödülü olurdu” demişsin bir röportajında?

-Ne kadar güzel bir duygu değil mi? Benim savaşımı, mücadelelerimi, siz de yaşamış olsaydınız siz de arzu ederdiniz bunu.

-Seyhan, yaşarken yüzde yüz onaylanmadın ama hiç değilse ölürken en üst düzeyde onaylanmak mı istiyorsun? Çok büyük bir sevilme ihtiyacı mı bu?

-Bravo Nuriye Hanım. Zaman zaman geçmeye başladınız.

-Sizin zekanızı geçemem ben Seyhan Hanım.

-Estağfirullah, ne münasebet.

-Peki ama, devlet töreniyle gömülmek pek az faniye nasip olur. Bunun için ne bedel ödeyeceğini düşünüyorsun?

-Şu anda dingin bir hayat sürüyorum. Kendimi yetiştiriyorum. İyi bir iş kadını olma yolundayım. İki yıl sonra elliyle yüz arası televizyon programım dönecek. Yanımda herhalde iki yüz kişi çalışacak. Türkiye’de yüz elli-iki yüz sanatçının patronu olacağım.

-Bunlar mı seni devlet töreniyle gömdürecek?

-Hayır. Daha sonra siyasilerimizin düşünceleri biraz daha modernleşince benim istediğim bir parti içerisinde kendime bir yer bulurum. Meclis’te var olmam gerektiğini düşünüyorum. Hizmetlerim devam ederken ölürsem milletvekili olarak da gömülürüm.

-Sana Asena diyorlar doğru mu?

-Dostlarım tarafından öyle bir sembolik ismim var, ama…

-Bir dönem MHP’ye üye miydin?

-Hayır. Bana bir sürü MHP ilçe teşkilatından teklif geldi ama ben partiye zarar vermemek için kabul etmedim. Çünkü benim cinsel kimliğimi hemen kabul edebilecek potansiyeli yok. Milliyetçilik adına her MHP sempatizanı gibi ben de bir şeyler yapmaya çalıştım. Abdullah Öcalan yakalanmadan önce ben bangır bangır televizyonlardan Apo’nun kellesini getirebilecek kadar zekaya sahibim diyordum.. Eğer bana böyle bir görev verilmiş olsaydı bunu yapabilirdim.

-Herhalde şöyle düşündüler: Kalkancı olayıyla ispatladın kendini. Yeter bu kadar kahramanlık!

-Hayır, benim eğer bir projem varsa kendimi o ortamın içine adapte edebilirim. Cemalettin Kaplan, Atatürk büstünü yerlerde sürüklerken Almanya’da, ben de onun fotoğrafını Taksim Meydanı’nda süründürdüm.

-Emire ve Fadime neredeler?

-Emire’nin Kadıköy civarında bir pastanesi var. Fadime, Akdeniz Bölgesi’nde bir yerde yaşıyor. Ali Kalkancı ise cezaevinden çıktıktan sonra yine aranmaya başlandı.

-Emire ile Fadime neden açıldılar sonra?

-Kapanmalarının sebebi imandan değildi ki. O an kapılmışlardı, sel gibi gidiyorlardı.

-Onlar da senin gibi belki bir çeşit istihbarat yapıyorlardı…

-Hayır ne münasebet. Emire Kalkancı Ali Kalkancı’yla birlikte olmuş. Ali Kalkancı aslında pazarda limon satan bir adamdı. Kur’an okumayı dahi bilmiyordu. Kur’an okumayı bilmeyen bir insan beş yılda on milyon dolarlık bir servete sahip oldu.

-Onlarla birlikte yattın, kalktın, yedin içtin. Seni ne olarak tanıyorlar? Ev kadını kimliğiyle mi?

-Evet, adımı da kanuni olarak değiştirdim, Kezban yaptım.

-İçinde mikrofon falan mı taşıyordun, nasıl yapıyordun?

-Teyple yapıyordum hanımefendi. Daha sonra gizli kamerayla yapmaya başladım. Devlet bana ilerde görev versin, beni ciddi anlamda maaşa bağlasın, yine devlete hizmet eder, bütün işlerimi bırakırım. Seviyorum ben ülkemi, yemin ediyorum. Bunların hiçbirini ne menfaat için, ne de bravo desinler diye yaptım.

-Koskoca Türkiye’de bir tek sen bunu fark ediyorsun…

-Ne münasebet, birçok insan fark ediyordu, ne yapacağını bilmiyordu. Ben yalnızca fitili ateşledim, uyanışa geçirdim. Yani bu kadınlar devlet tarafından kullanılmadı ama bu kadınlar radikal dincilerin oyuncağı olup kullanıldılar.

-Dost musun onlarla şimdi?

-Hayır görüşmüyorum. Çünkü ben özür dilerim ama ben prensesim. Onlara cadı tarafından elma yedirilmişti. Prenses olarak onları ben öptüm, uyandırdım.

-Âlemsin! Yok böyle bir şey! Ama sen onlara ihanet ettin.

-Ben onlara ihanet etmedim ne münasebet ya. Gerçek Müslümanlara ihanet etmedim. İmanlarını kullanan insanları, ortaya çıkardım. 28 Şubat sürecini başlattım. Çok ciddi söylüyorum, Kur’an çarpsın ya. Ben ihanetçi değilim, milliyetçiyim. Daha sonra Refahlı milletvekillerinin de takdirini kazandım. Necmettin Erbakan’ı da uyandırdım, kendine getirdim.

-O kadınların düşmanlıkları var mı peki sana?

-Bana kimse bir şey yapamaz, alnımın ortasına bir tane yıldız yaptırdım.

Kim bana bir şey yapmak istiyorsa oradan bana ateş etmesi lazım, eğer sektirirse hesabını sorarım.

-Yani “Beni arkamdan vurmayın, mertçe buradan vurun” mu diyorsun?

-Bravo, algılamışsın. Kafayı sıyırmış bir deli değilim. Sinirlerime hakim olabilirim. Karşımdaki insanın psikolojisiyle istediğim zaman oynayabilirim. Kafama koyduğum her şeyi yaparım. Mesela Bayan Mitterrand’la bir ortamda bir araya gelirsem onu yerden yere tekmeleyeceğim. Zamanında Kürtleri Türklere karşı kışkırtan odur. Ben iki kardeş ırkı ayırmak isteyen herkesi paramparça ederim.

-Şekerim her şeyin abartılı senin. Milliyetçiliğinin altını çiziş biçimin de. Seyhan, acaba bunun altında korunma içgüdün mü var? “Cinsel kimliğimden dolayı yeterince ceza çektim. Artık yeter” deyip bu milliyetçi söylemi mi yakaladın acaba?

-Yok benim umurumda bile değil onlar ya! Meclis’tekilerinin hepsinden çok daha milliyetçiyim. Saldırılan bir kimliğim var. Benim kimseyi ciddiye almadığımdan kaynaklanıyor bu.

-Ne zaman evlendin?

-1997.

-Bu Strateji Dergisi işi bittikten sonra mı yani?

-Tabii tabii. Yani ben derin devletin bir insanı olup da formaliteden evlendirilen biri değilim. Herkesin yapması gereken şeyler bunlar, milliyetçiler olarak. Birçok insandan şerefliyim ben. Bu ülkede Leyla Zana’ları Meclis’e aldılar. Ben 28 Şubat’ın gizli kahramanıyım. 28 Şubat süreci benim yaptığım olaylarla başladı.. Bir travestinin de bu ülke için savaştığını gösterdim ben insanlara. Uyanışa geçirdim ben herkesi, Milli Güvenlik Teşkilatı’nı uyandırdım. Devletin üst kademesindeki bürokratları, milliyetçileri uyandırdım. Bu görevi üstlendiğim için de çok mutluyum. Bir sürü üst düzey bürokrattan, emniyet teşkilatından, askeriyeden, hiçbirinden bana toplum içinde bravo almadım ama hepsi alnımı öptüler. Onun için de alnıma bir tane yıldız yaptırdım. Alnımdaki yıldızın sebebi de bu.

-Sana hizmetlerin için bir madalya vermediler mi?

-Hayır bana herhangi bir madalya verecek kadar yürekli herhangi bir insan yok. Ama herkesin gönlünde olduğumu biliyorum. Hiç olmazsa Küba’ya gidip ülkücü selamı vermiyorum. Kafamda da Che şapkası yok.

-Seni “gayrimeşru âlemde” de çok seviyorlar. Alaaddin’inden, Nuriş’inden, Sedat Peker’ine kadar herkes senin dostun…

-Doğru ama artık değişime uğradık toplum olarak. Onların aklı başına geldi, devletin ne kadar büyük olduğunu insanlar gördü. Devlet bunu karşı taraftaki insanların bilincine enjekte edemezdi. Zaman içerisinde insanlarımız olgunlaşmaya başladılar. Bakın gayrimeşru âlemdeki herkes işadamı olmaya bakıyor farkında mısınız? Demek ki değişim sürecindeydi, onların da hırçınlıkları aynı benimki gibi bitti. Ben de olgunlaştım, işkadını oldum.

Seyhan Soylu kimdir?

Kısaca Sisi olarak tanınan ve 90′lı yıllar boyunca ‘Travestiler Kraliçesi’ olarak anılan Seyhan Soylu, 2000′li yıllarda Türkiye’nin gündemine organizatör olarak girdi. Çanakkale Hapishanesi’nde yatan müteahhit Bedrettin Ekdi’nin oğluna düzenlediği bir milyon dolarlık sünnet düğünü ile aylarca kendinden söz ettirdi. Elçilik görevlisi bir baba ve CHP kadın kolları üyesi öğretmen bir annenin üç çocuğundan biri olarak Samatya’da başladığı hayata, otoparkçılık, kuyumculuk dahil pek çok iş yaparak devam etti. Seyhan Soylu, hayatında ilk resmî dayağı, 14 yaşındayken, onu sıkıştırmak isteyen bir bekçiden yedi. Daha sonra polis olmak istedi. Polis Akademisi’ne birincilikle girdi ancak kendi ifadesiyle “cinsel tercihinden dolayı şutlandı”. Ancak suçunun “cinsel” değil “ruhsal tahrik” olduğuna inandı. 12 Eylül sonrası referandum günlerinde, Amerikalı eşcinsellerin sembolü turuncu “No No” tişörtü giyen Güneş Taner’i protesto için Turgut Özal’ın önünde soyundu. Bu nedenle içeriye alındı, onbeş gün öldüresiye dövüldü. Sonrasını şöyle anlattı: “Beni dövdüren emniyet müdürünü kendime âşık edip, sonra da onu bir dergiye kapak yapıp görevinden aldırdım. Böylece o onbeş günün intikamını aldım. Daha sonra rahmetli Turgut Özal’la da tanıştım. Yaptığımdan çok utandım, çocuksu bir duyguymuş o protesto.” Bakü’de radyo televizyon eğitimi alan Seyhan Soylu’nun yaşamı Karanlıklar Prensesi adlı kitaba konu oldu ancak kitap toplatıldı. Sisi daha sonra çeşitli radyolarda DJ’lik ve yöneticilik yaptı, ETV’nin genel koordinatörü oldu. Tv programlarına imza attı. Altı ay önce menajerliğe karar verdi. Şu anda sahne dünyasının en ünlü 38 sanatçısı ile kontratı var. Altı yıldır evli. Yakın zamana kadar kendini “Ben anarşistim. Ruhumdaki terör her zaman fırtınalar koparır.” diye tanımlardı. Bugün “İçimdeki fırtınalar dindi. Duruldum. Başarı grafiğimi yükseltip, yeni bir hayat kurmak istiyorum.” diyor.

TimeTürk

Dünya Kudüs Günü

// Eylül 19th, 2008 // No Comments » // Duyuru, İktibas

Kudüs Günü

Rıdvan Kaya’nın Haksöz dergisinin 95. sayısında (Şubat 1999) yayınlanan makalesi

Kudüs Günü ve İslami Sorumluluğumuz

Her yıl Ramazan’ın son Cuma’sı vesilesiyle bu konuyu daha yoğun birlikteliklerle ele almamız; bu meselemiz, bu derin yaramız etrafında daha bir hassasiyetle durmamız, duyarlılıklarımız ve sorumluluklarımızın altının daha kalın bir biçimde çizilmesi açısından önemlidir. Kudüs biz müslümanlar açısından her yönüyle büyük öneme sahiptir.

Herşeyden evvel, Rabbimiz Kitab’ında Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa için “ellezi barekna havlehu” buyurmaktadır. Kitabullah’ta “çevresini bereketli kıldığımız” şeklinde vasfedilen Mescid’i Aksa’nın müslümanlann ilk kıblesi ve İsra1 mucizesinin mekanıdır. Resulullah Efendimiz’in bir gece yolculuğuyla Mescid’ül Haram’dan Mescid’ül Aksa’ya yürütülmüş olması ve Kitabullah’ta Kudüs’e yönelik vurgular onun bizler için ilahi bir emanet olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yine Kudüs, Hicret’in daha henüz 16. yılında Hz. Ömer tarafından Bizanslıların elinden alınıp, İslam topraklarına katılmış ve bu tarihten itibaren her taşında, toprağında, havasında İslami mirasın işlenmiş olduğu bir şehrimizdir. Bu yönüyle de biz müslümanlar için tarihi bir emanettir.

Ayrıca Kudüs, gerek tüm kitabi din mensupları için taşıdığı önem, gerekse de dünya siyasetinin merkezi demek olan Ortadoğu bölgesinin kalbinde yer alması nedeniyle, yüzyıllardır işgalci ve kafir güçlerin oyunlarına, saldırılarına konu olmuş bir beldemizdir. Ve özellikle de son yüzyılda, İslam dünyasına yönelik emperyalist işgal ve sömürgeliştirme politikalarının odağında yer almıştır. Bu yönüyle de coğrafyamızın bizlere yüklediği mücadelenin, kavganın bir sembolünü oluşturmaktadır.

Kudüs’ün ve Kudüs Günü’nün Anlamı

Kudüs’ün biz müslümanlar için her açıdan önemi açık. Yine bu mukaddes beldenin bugün siyonist çizmeleriyle kirletilmekte oluşunun Ümmet’e yüklediği sorumluluk da gayet açık. Bu itibarla burada uzun uzun Kudüs’ün bir ilahi emanet olarak öneminden; Siyonist işgalin boyutlarından söz etmeye gerek yok. Burada altı çizilmesi gereken husus, daha ziyade bu günün bizler için anlamı ne olmalıdır sorusu üzerinde durmaktır ve yine Kudüs’ün kurtuluşunu İslam Ümmeti’nin kurtuluşundan bağımsız bir olgu olarak görmeyen müslümanlar olarak, hangi noktalar üzerinde yoğunlaşmalıyız sorularına cevap aramak olacaktır.

1-Siyonist İşgalin Meşrulaştırılması Çabalarına Karşı Direniş Bilincini Canlı Tutmak

Kudüs Günü vesilesiyle öne çıkartmamız gereken önemli bir husus, her zemin ve şartta Siyonist işgal olgusuna karşı bilinç ve duyarlılığımızı canlı ve sıcak tutmak olmalıdır. Özellikle 9O’lı yıllarla birlikte içine girilen ve yeni dünya düzeni adı verilen ve aslında Amerikan emperyalizminin dünyayı koşulsuz ve dizginsiz bir biçimde şekillendirme çabasından başka bir şey olmayan mevcut ortamda, bu duyarlılıkların korunması ve artırılması ihtiyacı daha bir Önem arzetmektedir. Bilindiği gibi bloklar arası rekabetin sona ermesi ile birlikte ortaya çıkan gelişmeler neticesinde, Amerikan emperyalizmi tüm dünyayı tamamıyla bir kontrol ağı altına alma yolunda hızlı adımlarla ilerlemiş ve bu cümleden olarak, Ortadoğu’da da geleceğe dönük çıkarlarına uygun olarak ‘barış’ adı altında bir projeyi dayatmıştır.

Bu dayatmanın sonucu, birtakım tavizler karşılığında gasıp İsrail’in varlığının kabullenilmesi olmuştur. Bölgedeki tüm ülke ve güçler bu dayatmaya muhataptır. Zaten birçoğu işbirlikçi bir nitelik arzeden rejimler, bu projenin gönüllü neferliğini yapmaya dünden razı oldukları için, hiç vakit kaybetmeden siyonistlerle sarmaş dolaş vaziyetlere girmişler; sözde Filistin’in kurtuluşu için mücadele eden Arafat ve şürekası ise bu dayatmayı ucuz birtakım vaadler ve tavizler karşılığında kolaylıkla kabullenmişlerdir. Yaşanan bu gelişmenin sonucu olarak, bugün emperyalistlerin güdümündeki uluslararası kuruluşlar ve medyanın da katkısıyla Siyonist çete hem dünya genelinde, hem de bölgede düne nazaran çok daha ‘meşru’ bir görüntüye kavuşturulmuştur.

Bu noktada Siyonist işgale karşı çıkmak, İslami kimliğimizin ve imanımızın bir gereği olarak öne çıkmaktadır. Tam yarım asırdır Filistin’de yaşananlar asla unutmayacağımız bir gerçeği önümüze koymaktadır: Siyonist işgal hiçbir şekilde kabullenilemez; hiçbir pazarlık veya karşılığa bağlı olarak normalleşemez. Bu bizim Kur’ani bir sorumluluğumuz olduğu gibi, tarihe, insanlığa, hakk ve adalet ilkelerine karşı da vazgeçilmez bir vazifemizdir. Bu vazifemizi her şartta yerine getirmeli ve işgal olgusuna karşı bilincimizle, yüreğimizle, sözümüzle, bileğimizle, elimizdeki her türlü imkanla sürekli bir karşı durma tavrını geliştirmeliyiz. Unutmamalıyız ki, işgal önce bilinçlerde, yüreklerde boy verir. Bir kere bilinçlere, yüreklere sızmayı başaran işgal mikrobu, zamanla her yere sinmeyi, yerleşmeyi başarır, kalıcılaşır.

Ve maalesef bugün, müslüman olduğunu söyleyen, hatta İslami bir dava peşinde olduğunu iddia eden çevrelerde bile Siyonist çetenin necis varlığını kabullenme yönünde emareler görülebilmektedir. Bu noktada, ülkemiz egemenlerinin siyonistlerle geliştirdiği kirli ilişkilerden sözetmeye gerek bile yok. Onlar varlıklarının gereğini yapıyorlar. Ama bu kirli ilişkinin sadece laik dikta düzeni ile gasıp Siyonistler arasında kalmayıp, çeşitli araçlar ve yöntemlerle topluma, halka da taşınmakta olduğu gerçeğini acı bir biçimde müşahede etmekteyiz. Burada özellikle üzerinde durmamız gereken nokta ise, çeşitli İslami etiketler taşıyan kuruluş ve çevrelerin duyarsızlığıdır. Ve özellikle bu olumsuz gidişatı teşhir etme ve tavır alma konusunda Türkiyeli İslami medyanın hassasiyetinde bir gerileme olduğu görülebilmektedir. Yine geçtiğimiz aylarda, Siyonist İsrail’in Ankara’daki elçiliğinde düzenlediği kuruluş yıldönümü kokteyline, İslami kesimi sözde temsil eden bir partinin milletvekillerinin de katılmış olması, bu konudaki duyarsızlığın nerelere vardırıldığının bir göstergesidir; ve tek kelimeyle utanç vericidir. İşte Kudüs Günü ve benzeri vesileler, bizlerin bu hassasiyetimizi koruduğumuzu, koruyacağımızı ve adaletten ve özgürlükten yana tüm insanlara mesajımızı haykırdığımız vesileler olmalıdır.

2- Birliktelik ve Dayanışma Arayışlarını Hızlandırmak

Siyonist işgal gerçeğini canlı tutma ve ona karşı tavrımızı pekiştirme yanında; Kudüs Günü vesilesiyle altı çizilmesi gerekli bir diğer husus da, bu ve benzeri vesilelerin müslümanlar arasında birliktelik bilincini geliştirme yönünde yapması gereken katkıdır. Bir ve beraber olmak, zulme ve küfre karşı birlikte mücadele etmek, bizlere Kur’an’ın bir emridir. Kaldı ki müslümanlar olarak, sadece Kudüs sorununu gerçek boyutlarıyla kavramamız; bizleri kuşatan emperyalist-Siyonist zincirin ağırlığını hissetmemiz; bu kuşatmayı adeta kalıcı bir esarete dönüştürmeye çalışan yerli işbirlikçi güçlerin sınır tanımaz zulümlerini somut bir biçimde müşahede etmemiz; birlikteliğin, omuz omuza, yürek yüreğe olmanın nasıl bir kaçınılmaz şart olduğunu anlamamız için yeter de artar bile!

Bu itibarla parçalanmış coğrafyamızı yeniden birleştirmeye, bütünleştirmeye, parçalanmış Ümmet yapımızdan başlamamız bir zorunluluktur. Bunu sağlamadan, yani Kuran’ın tasvir ettiği şekliyle “bünyanun mersus” haline gelmeden, yani kurşunla kaynatılmış bir duvar haline gelip, ‘uğradığımız saldırıya karşı topluca karşı koyma’ bilinci ve eylemini gerçekleştirmeden kurtulmamız mümkün değildir.

3- Yaşadığımız İşgali Kavramak ve Tavır Geliştirmek

Üzerinde çokça durmamız gereken diğer bir husus ise, bizzat yaşadığımız işgali, her an soluduğumuz işgali kavrama ve buna karşı somut tavırlar geliştirme üzerinde yoğunlaşmamızdır. Bu noktada ilk olarak Türkiyeli müslümanlar arasında sıkça rastlanılan ve Filistin’deki işgale karşı net bir tavır almakla beraber, bizzat yaşanılan işgali kavramakta acze düşen insanların içinde bulunduğu çelişkileri ortaya koymak gerekiyor. Her ne kadar özellikle 28 Şubat süreci ile birlikte yoğunlaşan zulümler, bu konuda pek çok insanımızın gözünü açmış, içinde bulundukları hali daha açık bir şekilde anlamalarına zemin hazırlamış ise de, hala ülkemize hakim olan zulüm ve şirk sistemini gerçek niteliğiyle kavrayamayan yığınların olduğunu görebilmekteyiz.

Ülkemizin içinde bulunduğu hal, Filistin’i kuşatan siyonist işgalden temelde farklı değildir. Topraklarımıza ve halkımıza musallat olmuş laik diktatörlük, emperyalizm ve siyonizmin yanında üstlenmiş olduğu işbirlikçilik rolüyle, Ortadoğu’ya yönelik şeytan üçgenini tamamlamaktadır. Ülkemizde cuntacı güçler, irtica adını verdikleri İslam’a ve müslümanlara karşı ‘topyekün savaş’ açtıklarını her vesileyle açıkça haykırmaktadırlar. İslami yükselişi durdurmak için her türlü zulüm uygulanmakta, İslami kimliklerini ve değerlerini savunan insanlar her fırsatta hakaretlere ve eziyetlere uğramakta, işkence ve baskılara maruz bırakılmakta, en ağır cezalara çarptırılmaktadırlar. Hatta öyle ki, ülkemize musallat olmuş zalimlerin mahkemeleri, kimi zaman neredeyse Siyonistlerin mahkemelerini bile aratır kararlar vermekte ve müslümanları yıldırmaya, sindirmeye çalışmaktadırlar.

Kuşatıldığımız işgale karşı koyabilmek için her şeyden önce net ve berrak bir mücadele bilincine sahip olmalıyız. Mücadele bilinci bize kendimizi, düşmanımızı, ne yapmamız gerektiğini öğretecektir. Bu bilince sahip olmanın biricik yolu ise Kur’an’la irtibattır; doğrudan Kur’an mektebinin öğrencisi olmaktır. Bunu sağlamanın yolu ise Allah’ın kitabı ile aramıza adeta büyük duvarlar ören tarihi, geleneksel, mezhebi önyargı ve engellerin aşılmasıdır. Sahih İslam’la, Resulullah efendimiz ve güzide ashabının örnekliğinde ortaya konulan tevhidi pratikle tanışmaktır. İşte bunu yapabildiğimizde her şey yerli yerine oturacak, Kur’ani kavramlar ve Kur’ani mesaj net olarak anlaşılacaktır. Böylelikle, mücadele gerçekliğini daha net tanıyıp, kavrama imkanı bulabileceğiz. Aynı şekilde tercih yapma aşamasına geldiğimizde direniş ve uzlaşma çizgilerini rahatlıkla tefrik edebilme yetisini kazanabileceğiz.

Tercih yapma noktasına gelindiğinde ilkeli ve tutarlı tercihler yapmak kolay değildir. Sahih bir bilinç ve sürekli bir eylemlilik gerektirir. Yorgun, yılgın ve Rabbimizin yardımından ümidi kesmiş kişilik yapısı, bu aşamada hep tercihini uzlaşmadan, teslimiyetten yana koyar. Kudüs özeline dönecek olursak; Arafat ve Arafat benzerlerini takip ettikleri ihanet çizgisinden dolayı teşhir etmek, mahkum etmek kolaydır, Ama acaba içimizdeki Arafatları teşhis etmek de bu kadar kolay mıdır?

Bu noktada toplumumuza gözlerimizi çevirdiğimizde, sözde İslami iddialar taşıyan, sözde İslami mücadele yürüten nice Arafat’ların bulunduğunu görürüz. Nedir bunları bu hale iten şey? En temelde Kur’ani bir mücadele bilinci ve eylemliliği içinde olmamalarıdır; her rüzgârda savrulmayı alışkanlık haline getirmeleridir. Sahip oldukları imkanları koruma uğruna zalimler cephesinden bir dayatmayla, baskıyla karşılaşıldığında kimliğinden, çizgisinden tavizler verebilmeye yatkın olmalarıdır.

Halbuki tarih müslümanların, imanlarına ve ilkelerine sarıldıklarında nice zalim ve şedid güçleri sarstıkları, telaşa, paniğe sevk ettiklerinin sayısız örnekleri ile doludur.

Nitekim Güney Lübnan’da Siyonistlere kan kusturan İslami Direniş bunun somut bir örneğidir. Yine işgal altındaki Filistin topraklarında İslami Direnişin ortaya koyduğu mücadele çizgisi ve kararlılık bunun bir örneğidir. Ümnıet’in ortak kazanımı sayılması gereken bu tecrübeler, bir kere daha şu gerçeği ortaya koymuştur: Müslümanlar imanlarının gereğini yaptıkları ve iddialarına sahip çıktıkları takdirde, zalimler geri adım atmaya mecbur olacaklardır.

Nitekim ülkemizde de aynı gerçek yaşanmakta değil midir? Son yıllarda düzenin artan baskıları ve dayatmaları karşısında, taşıdıkları İslamilik sıfatını haketmeyen koca koca cemaatler, çevreler, hareketler zalimler karşısında eğilmekten neredeyse kötürüm oldular, felç oldular; bir daha bellerini doğrultamayacak hale geldiler. Ama öte yandan sayıları çok fazla olmayan, büyük büyük tabelalara, binalara, unvanlara sahip bulunmayan, fakat Kur’anî ilkeleri ve bu ilkeleri koruma kararlılıkları bulunan bir avuç başörtüsü direnişçisi bacımız ise zalimlere karşı her şartta direnmeyi sürdürüyor. İşte bir müddettir Bursa’da yaşananlar bu gerçeğin bir teyididir. Bursa’da çoğu çocuk yaştaki başörtülü kardeşimiz bir kez daha, zulme karşı var olmanın, İslami kimliğimizi korumanın tek yolunun direniş olduğunu haykırmaktadırlar.

Bu direniş mesajının dalga dalga tüm İslam coğrafyasından Kudüs’e; Kudüs’ten tüm İslam coğrafyasına yayılmasını Rabbimizden niyaz edelim. Tıpkı Şehid Şikaki’nin dediği gibi:

“Filistin etrafında birliktelik sağlamak tarihin Kur’an’la buluşması ve Mescid-i Aksa’ya doğru siyasi bir coğrafyanın yeniden oluşturulmasıdır.”

Rıdvan Kaya

www.haksozhaber.net

Kardelen-Der’den Samanyolu Haber’e İlişkin Açıklama

// Haziran 16th, 2008 // No Comments » // Başörtüsü, Duyuru

Son günlerde 28 Şubat sürecinin çığırtkanlığını ve şirretliğini çağrıştıran olaylar sahnelenmeye çalışılıyor.

Bir televizyon kanalında Fatih Altaylı, Anayasa Mahkemesi’nin yasaklayıcı kararını konuşmak üzere davet ettiği Nuray Canan Bezirgan ve Kevser Çakır kardeşlerimize canlı yayında profesyonel ve ahlaki gazeteciliğe aykırı bir tutum ile sorduğu provakatif sorularla gündemi gerginleştirip, inanan insanların düşünce ve duyguları üzerinde polemik ve baskı oluşturmaya çalışmıştır.

Hiçkimse inancı, düşüncesi ne olursa olsun bir kimseyi, bir ideolojiyi, bir sistemi benimsemek ve sevmek zorunda değildir. Bu en temel insani bir haktır. Kaldı ki, bu kardeşlerimiz kendiliğinden bu konuşmaları yapmamışlar, programın konusu olmadığı halde çarpık sorulara muhatap olarak cevaplamak durumunda kalmışlardır. Verdikleri cevaplar muhatapların hoşlarına gitmeyince bu kardeşlerimize karşı geniş bir medyatik linç kampanyası başlatılmıştır.

Aklı selim ve kişiliği olan her insan gibi kendilerini ve düşüncelerini özgürce ifade edebilen kardeşlerimiz, bu sebeple iftira, karalama, soruşturma, baskı altına alınma gibi acımasız bir tecrit ile karşı karşıya kalmışlardır.

Henüz yakın geçmişimizde yaşanan 28 Şubat’ın hatıraları daha hafızalarda tazeyken, inancı uğruna her türlü bedel ödeyen, duruşlarını ve direnişlerini kaybetmeyen insanlara karşı malesef acı ve anlaşılmaz olan, İslami hassasiyete sahip olduğuna inandığımız kardeşlerimizin eleştiri sınırını aşan tavır ve yaklaşımları olmuştur.
Nuray Canan

Asıl Provakatör Kim?

Yıllardır yaşadıklarıyla Türkiye kamuoyuna mal olmuş başörtüsü zulmünü dayatanların bile daha iyi tanıdığı, İslami camiamızın, direncini, çizgisini yitirmeyen cesur ve ender insanlarımızdan biri olan Nuray Canan Bezirgan kardeşimiz ve ailesine karşı, Samanyolu televizyonunun, Nuray Canan’ı hiç tanınmıyormuş gibi, nerden geldiği belli olmayan, tam da bu gerilimli süreçte ortaya kasten gönderilen biri gibi lanse ederek asla insani-İslami kardeşlik hukukuna, ahlakına yakışmayan bir tavırla, kendileri gibi zorbalar karşısında eğilip bükülmeyen arkadaşımıza, ‘provakatör’ ve ‘Fadime Şahin’ benzetmesi ve ithamları yapması çok anlamsız ama bir o kadar da anlamlı…

Dışımızdakilere karşı hoşgörü ve diyalog da ne kadar mahirene isek, bunu aynı inanç ve topraklarda bulunduğumuz kardeşlerimize karşı yapmak da gerekli değil midir!

Samanyolu TV’nin, içimizden biri olan, geçmişine ve bugününe şahid olduğumuz Bezirgan ve ailesine karşı yaptığı bu iftira ve itham kampanyasını derhal tekzip edip özür dilemeye davet ediyoruz.

Geçmişte yaşanan kardeş kırgınlıklarının ve terk edilmişliklerin tekrar yaşanmaması ve bunlardan ders çıkarılarak, ‘İnananlar sadece kardeştir’ düsturunca, zor zamanlarda yalnızlaştırılma ve psikolojik savaşlara karşı, erdemli ve duyarlı tüm kurum ve şahsiyetlerimizi, Nuray Canan Bezirgan’ın şahsında bir destek platformu oluşturmaya ve bu çirkin saldırılara karşı dayanışmaya çağırıyoruz.

Kardelen-Der Başkanı Hüda Kaya

AKP Yürekli Olsa CHP’yi Kapattırır – [Sezai Karakoç]

// Haziran 3rd, 2008 // No Comments » // İktibas

Ünlü düşünür, şair ve Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, partisinin son haftalık toplantısını gerçekleştirdi. Haftalık olarak devam eden toplantılar bundan sonra aylık olarak gerçekleşecek. Konuşmasına, AK Parti’ye açılan kapatma davası ile başlayan YDP Genel Başkanı, kapatma davası karşısında AK Parti’yi korkak bir tavır sergilediği için eleştirdi. Karakoç, açılan davanın ne anlam taşıdığını Türk siyasi tarihine damga vurmuş, “2. Abdülhamit’ten günümüze kadar” gerçekleşen darbelerin analizini yaparak açıkladı.

KAPATMA DAVASI İLE 28 ŞUBAT BENZERLİĞİ

AK Parti’yi “legal” kabul etmemekle, “yani siz seçimle iktidar oldunuz, Meclis Başkanlığı sizde, Cumhurbaşkanını siz belirlediniz ama buraları hak etmiyorsunuz. Zihniyetiniz yasalara aykırı yani meşru değilsiniz” demek isteniyor. Ama bu ilk kez olmadı. Bundan evvel 28 Şubat’ta da aynı olay cereyan etti. Bir takım güçler baskı yaptı; “çekilin” dedi. O zamanın Başbakanı’nı istifa ettirdiler. Her ne kadar “ben her hangi bir baskı altında kalmadan istifa ettim” diyorsa da, buna 70 milyondan inanan tek kişi dahi yoktur, kendisi dahil.

İSLAMCI AYDINLARA VE JÖN TÜRKLERE SERT ELEŞTİRİ

Meşru bir yolla devletin başında yer alan Abdulhamid, Avrupa’da eğitim almış aydın takımı Jön Türkler ve örgütlendikleri oluşum İttihat Terakki tarafından “Kızılsultan” diyerek, askeriyenin içine de sızılıp” darbeyle alaşağı edildi. Sonraki yıllarda da Türk siyasi hayatına yön veren Jön Türkler bugünkü siyasi sisteminin temellerini atmış oldu. Osmanlı kötüye gidiyordu. Bu kötüye gidişe dur denilmeliydi ama bunu yapacak olanlar Jön Türkler değil yine Osmanlı’nın Müslüman, iyi niyetli, idealist aydınları olmalıydı. Ancak fırsattan istifade eden Jön Türkler ve onların uzantısı İttihatçılar oldu. Daha sonra toplumun düştüğü felaket onları da yok etti.

“27 MAYIS DARBESİ’NDEN DEMOKRAT PARTİ’DE SORUMLU”

1946’da aslında çok partili hayata geçilmedi. İktidarda olan İttihat Terakki uzantılarının, diğer uzantılara (DP) muhalefet hakkı tanıdı. Ancak daha sonra muhalefet iktidara çok sert yüklenince CHP de yaptığına pişman oldu. İktidar, asıl muhalefet hakkı olanlara bu hakkı tanımadı. Tabi onlar da henüz hazır değildi. Çok partili hayata “lafta” geçildi. Çünkü siyasi partiler kanununda hiçbir değişiklik yapılmadı. Demokrat Parti adeta görevlendirildi. O zamanki tabirle “danışıklı dövüşle kurulan parti” deniyordu DP için. Sonra CHP, muhalefete dayanamadı ve seçime gidildi. 1946’nın tersine 1950’de seçim gizli oy kullanma yöntemiyle yapıldı ve Demokrat Parti tek başına iktidar oldu. CHP’nin yerine DP geçti ancak oda eski alışkanlıklarına devam etti. DP de başka muhalif partilere fırsat vermedi. Anayasa’yı değiştirmedi. Sadece CHP’ye muhalefet hakkı verdi. CHP ne yaptı? Daha iktidarın ilk yılında muhalefeti “illegal” boyutlara götürdü. Yıkıcı muhalefete başladı, yapıcı muhalefete değil. Bütün sokaklarda mitingler yaptırdı. Yani bununla demek istedi ki “sen illegalsin.” Aslında ikisi de ittihatçıların devamı olduğu için illegaldi. Eğer gerçek bir Anayasa olsaydı ne CHP ne DP parti kuramazdı. DP içinde Menderes ve bazı arkadaşlarının ayrı tutulabiliriz. Menderes ve arkadaşları iyi niyetli olabilir, ancak onlar daha çok maddi olarak kalkınmayı amaçlayarak, manevi cepheyi ihmal ettiler. O dönemde Menderes bir takım dini içerikli konuşmalar yapması manevi olarak kalkınmayı sağladığı anlamına gelmez. Ancak o döneme kadar millet yasaklar ve baskılar yüzünden o kadar bunalmıştır ki Menderes’in “bu millet Müslümandır” demesi bile tarihe geçecek bir sözdür. O dönemde bugünkü gibi yüzlerce dernek yoktu. Milliyetçi bir grup dernek kurmuş ve şubeleri çoğalmıştı. Menderes’e geldiler, “bunların parti kurması bir dilekçeye bakar. O zaman sen zor durumda kalırsın” dediler. Bunun üzerine o derneği kapattılar’. DP başka oluşumlara da muhalefet hakkı vermemesi nedeniyle sadece CHP ile karşı karşıya kaldı. Eğer DP başka oluşumlara da muhalefet hakkı verseydi başkaları da illegal yollara başvuramazdı. 27 Mayıs darbesi için ortamı hazırlayan yine bizzat DP’nin kendisidir. Eğer Demokrat Parti Anayasa’yı değiştirse, millete muhalefet hakkı tanısaydı, CHP tek kalmayacak, gizli örgütler kurarak toplumu germeyecek ve darbe ortamını hazırlayamayacaktı. Ama DP eski alışkanlıklarına devam ederek, CHP gibi davrandı sonuçta illegal bir şekilde Abdülhamit’e yaptıkları gibi Menderes’i de devirdiler .

CHP “FAŞİST”, MSP VE MÇP “MÜSADELİ” PARTİLER

27 Mayıs darbesinin ardından Sol’a geniş bir serbestlik tanındı, bunun sebebin ise darbenin yapılmasında yardımcı olmalarıydı. Sol’un darbedeki yardımları karşılıksız kalmadı ve koministlerin parti kurmalarına izin verildi. İşçi Partisi ilk o dönemde kuruldu. Hatta CHP bile kendini sol olarak tanımladı. İnönü o dönem de kendilerinin ortanın solunu temsil ettiğini açıkladı. Halbuki, CHP solcu bir parti miydi? Hayır. Sağcı bir parti miydi? Hayır. CHP faşist bir partiydi. Ancak o dönemde Sağ’a o haklar yine verilmedi. Demokrat Parti çizgisinde olan Adalet Partisi’ne izin verildi ama çok kayıt kuyut altında… Sonra onu da illegal kabul edip, 12 Mart’ta indirdiler. Bütün bunların altında yatan sebep tabanın “legal” kabul edilmeyişidir. Birileri sınırları çiziyor, sana muhalefet hakkı veriyor ama çizgiyi aşman durumunda seni alaşağı ediyor. Aslında sana “hak” vermiyor “müsaade” ediyor. CHP dışında var olan tüm partiler “müsaade partileri”dir, hatta 12 Mart’tan sonra kurulan Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi de müsaade partileriydi. Yoksa bunların anayasada hakları vardı da grupları onun için kuruyor değildi. Mesela 12 Mart’tan öncesi, sırası ve sonrasında ki 1973 seçimlerine kadar biz bir takım düşüncelerden dolayı yargılanıyorduk ağır cezalarda. Ve-l hasıl kelam CHP hiçbir partiyi hiçbir zaman “legal” kabul etmemiştir. Çünkü kendisi “legal” değildir. Kendisi “legal” olmayan bir parti başkasını “legal” olarak kabul etmez.”

“TÜM PARTİLER İTTİHATÇI UZANTISINDAN DOĞDU”

Türkiye’de yaşanan askeri darbeler sonrasında tekrar partilerin kurulmasının sebebi dışarıya demokratik bir düzen görüntüsü çizmekti. Darbecilerin o demokratik çizgiye dönerken en çok dikkat ettikleri nokta, Abdülhamit döneminde ortaya çıkıp devleti düzeltmeye mecbur olacak olan İslamcı aydın kadronun doğmasına, parti kurmasına ve iktidar için mücadele etmesine müsaade etmemektir. Bugünde edilmemiştir. İstedikleri an istemedikleri bir partiyi kapatabilirler. Çünkü bu apaçık yazmamışlardır. Anayasa’ya yazılması lazım. İslamcı görüşe dayalı parti kurulu şeklinde bir ifade yazmamışlar. İlle de yazılması gerekmiyor. Ancak koydukları yasaklar böyle bir parti kurmaya imkan vermemektedir. Anayasa toplumun vicdanına aykırı hükümler ihtiva etmektedir. Türkiye’deki hiçbir parti milletin bağrından doğmamıştır. Milletin bağrından doğan tek parti Yüce Diriliş Partisi’dir. CHP- İttihat Terakki Partisi, DP-CHP, AP-DP, DYP- AP, DSP-CHP, ANAP dördünden doğmuştur. Milli Nizam Partisi de Adalet Partisi’nden çıkmıştır. 6 milletvekili ortaya çıkarak bir parti kurdu. Milliyetçi Çalışma Partisi’de diğerlerinden doğmuştur. MSP-MNP, RP-MSP, FP-RP, AK Parti ve SP de FP’den doğmuştur. Yani hiçbiri milletten doğmamıştır. Nereden çıktıklarına bakarsanız gider Adalet Partisi’nden çıktığını görürsünüz. Nitekim sonu da Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. Yani geldiği yere döndü. Çiller’in adamları gelirdi not tutardı yanımızda. Bir ay geçmeden, bir gün Çiller çıktı, “milletin bağrından doğduk biz” dedi. Milletin bağrından doğan aslında biziz ama büyüyemiyoruz, gelişemiyoruz. Neden? Çünkü, bu milletin bağrından doğmayıp İttihat ve Terakki’den doğan partiler ile onlardan doğanlar, bu milletin bağrından doğan partiye izin vermiyor.”

“AK PARTİ YÜREKLİ OLSA CHP’YE KAPATMA DAVASI AÇARDI”

İktidar partisine açılmış bir kapatma davası var. AK Parti ne yapmalıydı? İsyan mı? Hayır! Erdoğan, çıkıp istifa edebilirdi. Ben olsam konuşur, gerçeği söylerim. Ondan sonra ne olursa olur. Ama onlarda onu söyleme cesareti, yürekliliği yoktur. Ülkenin ihtiyacı olan milletin bağrından çıkan partilerdir. Bu biz oluruz, başkası olur ama böyle partilerin çoğalması ve direnmesi gerekir. İşte o zaman legal – illegal ortaya çıkar. Bana kimse çıkıp da illegalsin diyemez. Bunu dedikleri zaman onlara haddini bildiririm. Ama bunu yapamıyor hiçbiri. AK Parti’de bir parça kendine güven olsa, hazırlar bir dosya CHP’nin kuruluşundan bugüne hiçbir zaman legal davranmadığını ve bu sebeple Anayasa Mahkemesi’nden CHP’nin kapatılmasını istemesi lazım. Bunu istemeye kanunen hakkı da vardır. Siyasi Partiler Kanunu’na göre bir partinin yasalara aykırı hareket ettiğini ileri sürerek o partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne dava açabilirsin.

SÖZDE İSLAMCI PARTİLER ASIL İSLAMCI AYDINLARI ENGELLEDİ

Fikren, zihnen ve kültürel olarak asgari düzeyde bir altyapıya sahip olmayan milliyetçi ve sözde İslamcı bir grup sistemin “müsaadesi” ile partiler kurdular. Aslında kendileri İslamcı olmayan partilerden doğdukları halde “İslamcılık” iddiasıyla bir parti kuranlar, asıl İslamcı aydın kadronun kurması gereken İslami partinin önünü tıkıyor.

FP’NİN “TASFİYE”Sİ İÇİN AK PARTİ “TERCİH” EDİLDİ

Fazilet Partisi’nin bölündüğü dönem, öbürünü tasfiye etmek için şu anki iktidar partisi “tercih” edildi. Günü gelince de kendisine tasfiye yolu görünmüştür. Mesele “sahte ile hakiki” farkıdır. Sahte pragmatist ve opürtinisttir. Kolaylıkla anlaşır karşı tarafla. Her tavizi verir. Sonunda da gerekirse çekip gider. Çünkü gereken menfaati sağlamıştır. Artık daha ötesi olmuyorsa, bırakması da kolaydır. Fakat hakiki harekete girmek isteyenler önce bir temel hazırlamak isterler. İleriyi görüp, gelmişken memleketin hizmetinde bir yerde kesinti olmasın diye önce temeli sağlam atmak isterler. Sonrasında düşüncelerini geliştirirler, plan-program yaparlar ve taviz vermezler. Onun için onların kurulması, yerleşmesi çok zordur. Fakat öbürleri çabucak kurulurlar. Birden gelişirler saman alevi gibi sonra birden de sönüp giderler. Yüz yıldır biz bunu yaşıyoruz. Bu gidişle de daha da yaşayacağız. Ama nasıl Osmanlı İmparatorluğu’nun düzelmesi bir türlü uzamayınca parçalandı ve yok oldu; aynı şekilde bir kötü durum toplumda yaşayamaz. Yaşarsa o toplum birden bire çöker. Şimdi yüzyıldır bizim yaşadığımız bu durum giderek hayati bir noktaya gelmiştir. Daha da sürecek hali kalmamıştır.

“AK PARTİ NE YAŞIYORSA KÖKSÜZLÜĞÜNDEN YAŞIYOR”

Türkiye’de kurulan partilerin tümünün İttihatçıların uzantılarından doğdu. AK Parti’den ayrılarak kurulacak bir parti de gerçek bir İslamcı parti olamayacaktır. Çünkü halktan doğmamışlardır. Nereden doğduklarını biliyoruz. Bugün içinde bulundukları durum da “köksüz” lüklerindendir. Eğer köklü olsalar, milletin desteği arkalarında ve olabilecek en büyük çoğunluktalar, kadroları var, maddi imkanları var, Şimdiye kadar olmayan bir medya desteği var. Bir şekilde kendilerine bağlı medya kurdular. Yakında bunun da meşruluğunu tartışacaklar. Meşru kelimesi şeriattan gelir. Şeriat kelimesi ortadan kaldırıldı. Meşru kelimesi kullanılmaya devam etti. Ancak “meşru”nun muhtevası değişti. Şimdi meşru kelimesi Anayasa’ya uygunluk olarak geçiyor. Anayasa’ya uygunluk da o kadar kaypak ve genel bir kelime ki, orada adı geçen ilkelerden biri olan laiklik ilkesi 1937’de bir tek kelime olarak girmiş, şimdi ise Anayasa’nın her tarafı dolu. Anavatanı Fransa’nın Anayasası’nda, laiklik kelimesi bir defa geçiyormuş.

“MÜSLÜMANLAR İÇİN ASIL ALDATICI OLAN HAK SURETİNDE GÖRÜNENLER”

Batıl her zaman yanlıştır ve bu bir gün ortaya çıkar. Asıl aldatıcı olanın ittihatçıların uzantısı olan oluşumlardan doğan partilerin, en sonuncusunun çıkıp “ben İslamcıyım” der, hak suretinde görünürse o zaman Müslümanlar aldanır. Millet, kendi içinden bir partinin çıkması engellendiği için “Ehven-i Şer” olanı tercih etmiştir. Millete bir kabahat bulamayız. Ama aydınları şahsen sorumlu görüyorum. Onlar ortaya çıkıp “ikinizde sahtesiniz” diyebilirlerdi. Bir tiyatro sahnesi gibi siyaset sahnesi. Biri hak rolünde, biri zıddı rolde. İkisi birbirini suçlar. Sonunda perde kapanır. Sonra yeniden perde aralanır. Aynı oyun oynanır. Bizde millet olarak seyrediriz. Birilerinin çıkıp ikinizde sahtesiniz diyebilmeliydi. Muhalefet, asıl muhalefet görevini yapmıyor. İktidar da bir gün gideceğinin hissiyle görevini tam anlamıyla yerine getirmiyor. Bunun sebebi ise doğuştan “legal” olmamalıdır.

KAPALI KAPILAR ARDINDA PAZARLIK

Bir gün aydın kadroların kuracağı bir partinin iktidar olması durumunda bütün partiler lağvedilip, yeni bir anayasa düzenlenmesi gerekir. Bu gidişle bir yere varılamaz. Yüce Diriliş Partisi’nin şu an iktidar partilerince önemsenmeyip dikkate almıyorlar ama bir gün gelişip, büyüdüklerinde bizi susturmaya çalışacaklar. AK Parti kamuoyu önünde hesap verip, kendini aklaması gerek. Ama iktidar partisi kapalı kapılar ardında bir takım pazarlıklar içinde. Büyümek sayıca olmamalı. İçi dolmalı. Fikirler zenginleştirmeli. Kanun çerçevesinde, kurum ve kuruluşlarla dolmalı ki bizi suçlamaya kalkıştıkları zaman karşılarına çıkıp kendimizi müdafaa edebilmeliyiz. Asıl önemli olan kamuoyu önünde ithama cevap vermektir. Bugün AK Parti kamuoyu önünde çıkıp hesaplaştı mı? Hayır. Mahkeme devam ediyor. Kendini savunacak tabiî ki. Ama birde kamuoyu önünde hesaplaşmak gerekir. Ancak susuyorlar. Çünkü kapalı kapılar adından bir takım pazarlıklar yapılıyor. O pazarlıklar bitmediği için kamuoyu önünde de bir açıklama yapmıyorlar. Halbuki aslolan milletten oy aldın, milletin iktidarısın önce millete hesap vermen gerekir.

MHP VE MSP’YE İTTİHATÇILARLA İŞBİRLİĞİ SUÇLAMASI

Bizim yapacağımız şey aydınların yapması gereken şey “çünkü millet her şeye rağmen gerçek aydının arkasında ve sağduyuludur. Fakat ona ulaşmak bugün için mümkün olmuyor.” Önce bir araya gelmeli. Fikirleri tespit etmeli. Daha sonra kapıları zorlayıp yasal haklarını koparmaları lazım. Bugün Müslüman aydınların parti kurmaya yasal hakları yok ancak fiili bir durum var. Kurulan bazı partiler kendilerini İslamcı parti olarak millete söylüyor. Aydın kadrolar bir araya gelip haklarını aramadıkça, millete bu haklarının olduğunu anlatmadıkça bir yere varamayız. Bunun için çalışmalıyız, kendimizi anlatmalıyız. Birden bire ortaya çıkıp geçici olarak İslamcı görünenlere kuşkuyla bakmalıyız. Çünkü böyle bir hak yok. Demek ki birilerinden bu hakkı alıyorlar. Seçime girmelerine bir şey demiyorlar. Sonrasında sınırı geçtiğini ya da işine yaramayacaklarını düşünüp kapatıyorlar. Mesela Milli Selamet Partisi, CHP’ye destek oldu ve CHP iktidar oldu. Yoksa Ecevit’in hiçbir zaman iktidar olacak hali yoktu. Daha sonra Ecevit’in ikinci kez iktidara gelişi de MHP sayesinde oldu. Bunlardan hiçbiri milletten aldıkları oyla gelebilmiş değiller. Bu desteği yapmalarına Milli Selamet’in hakkı var mıydı. Yoktu. Kimseye danıştı mı? Hayır. Bütün bunlar gösteriyor ki İslam adına, Milliyetçilik adına ortaya çıkan partilerin hiç biri halkın vicdanına dayanmıyor. Çünkü halkın vicdanı İttihatçıları ve onların uzantısı olanları asla kabul etmemiştir. Kimse bugün Sultan Abdulhamit’i deviren İttihatçıları rahmetle anmıyor. Onların uzantısı olmak, onların uzantılarıyla işbirliği yapmak, aynı sorumluluğu omuzlamak demektir. Mesele Abdülhamit meselesi değildir. Mesele bu milletin sahip olduğu devleti yıkmaktır. Sen gidip nasıl ittihatçı uzantılarıyla ortaklık yaparsın. Sen bunlara nasıl arka çıkar veya bunları kabul edebilirsin.

“AK PARTİ KAPATILSA NE OLUR, KAPATILMASA NE OLUR!”

Herkes soruyor “bu parti kapanır mı?” diye. Kapansa ne olur, kapanmasa ne olur? Şu an manen kapanmıştır zaten. Bitmiştir çünkü. Ruhunun olmadığı ortaya çıkmıştır. Böyle bir parti iktidarda kalsa ne olacak kalmasa ne olacak? Efendim o olmasa CHP gelir. Hayır gelemez. CHP her geldiğinde millet onu yere vurmuştur. Böyle partileri bizim olarak görmemize imkan yoktur. Biz kendi partimizi kurmalıyız. Şerh’en kurmuş bulunuyoruz ama “kurmak” demek içini doldurmak anlamına gelir. Aydınlar gelecek, dolduracak. Millet de arkasında duracak. Yeterki biz gerçekten layık olalım. Kendi çıkarlarımız için değil, milletin geleceği için çalışalım. Bunun için örnek olalım. Bunu yapamazsak daha umutsuz günler gelecektir. Biz görevimizi yapıyoruz. Bugün Anadolu’ya gidecek arkadaşlar duyursunlar, anlatsınlar. Her memlekette bir çalışma yapmak, meşale yakmamız lazım. Bizde bu konuşmaları ayda bire indirip daha çok Anadolu’ya yönelik konuşmalar yapmalıyız. Anadolu’dan davetler alıyorum. Ama ne için? Anadolu beni bağrına basmak istiyor. Beni görmek istiyor. Her tarafa gelmemi istiyor ama gidip konuşmalar yaparak, siyasetin dışında davranmak ve ikinci, üçüncü defa gittiğimde de Anadolu’ya bu konuları açmak için benim ömrüm buna yeter mi bilmiyorum. Onun için ben, daha direkt istiyorum. Anadolu aydını görevini yapmıyor. Kim bunlar? Öğretmen, imam, mühendis vs.vs. Millet oy vereceği zaman, aydınına danışır. Ama aydınlar görevini yapmadığı için millet neye bakıyor? Sözde kuvvete. Kuvvet dedikleri üç şeydir: Para, kaba kuvvet, kalabalıklık. Halbuki bunların hepsi boştur. Sizin paranız ne kadar çok olursa olsun, sizden çok daha parası olanlar vardır. Sizin ne kadar kalabalığınız olursa olsun sizden daha çok kalabalığı olanlar vardır. Sizin kaba kuvvetiniz ne kadar güçlü olursa olsun, sizden bileği güçlü olanlar vardır. Onun için temel güç, “hakikat”tır. Hatta bunun bir hikayesi vardır, “Şeyh Şamil 20 yıl Rus kuvvetleriyle savaştı. Ruslar başa çıkamayınca kuvvetlerinin sayılarını arttırmıştı. En son da dört yüz bine çıktı sayı. Şeyh Şamil’in kuvvetlerinin sayısı ise dört yüzdü. Bir gün bir haber geliyor ki, “bazı kabileler, bir kısım insanların Ruslara gönülleri kaymış. Ruslar altın saçıyor tabi. Bunu duyan Şeyh Şamil bütün kabilelere, boyları toplantıya çağrıyor. Onların mübarek kabul ettikleri bir dağ var. Toplantıyı orada yapacağını bildiriyor. Herkes geliyor. O dağda da volkanik bir göl var. Şeyh Şamil büyük bir sandık çıkarıyor ve “işittim ki bazıları Rus altınına tamah ediyor. Altın istiyor. Bakın bu bizim hazinemiz. İçi altın dolu ama tek hazinemiz bu.” Emir veriyor adamlarına, “atın o altınları da o kuyuya.” Çıkarılması mümkün olmayan bir göl. Sonra diyor ki, “şimdi altın isteyen varsa, gitsin onu o gölün içinden çıkarsın, onun olsun” diyor. Ve dağılıyorlar. Burada anlatılmak istenen şu: zannetmeyin ki biz altın içinde yaşıyoruz. Biz Ruslarla mücadele ediyorsak, Allah’a iman ettiğimiz için, esir olmamak için diyor ve bıçak gibi kesiliyor Ruslara kaymalar. Hatta Ruslar o kadar zora giriyor ki ormanları bile kesiyor. Çünkü Çeçenler ormanları öyle kullanıyor ki, adeta ağaçların üstünde koşuyor. Ormandan geçen Rusların tepelerine pat indiriyorlar. Bununla başa çıkamadıkları için bütün ormanları yaktırmıştır bir Rus generali. Bunları da bilmemiz ibret açısından gereklidir. Şeyh Şamil’i yaşatan onun hazinesi değil, onun imanı, inancıdır. Bizlerin de maddi gücü, kalabalığımız olmayabilir. Ama eğer haklıysak, doğruysak buna inanıyorsak direnmemiz güvenmemiz lazım. Bilhassa aydınlarımızın halka anlatması lazım. 50 yıldır birde buna bakalım diyerek harekete geçmiyoruz. Ne yapmalıyız? İsyan mı? Hayır. İllegal hareketler mi? Hayır. Bize yakışmaz da zaten. Gizli örgütler felan filan, Müslümanların yapmaması gereken şeylerdir. Biz açıkça fikirlerimizi söyleriz. Kanunların müsaade ettiği kuruluşları kurarız. Giderek anlatırız. Olmayan haklarımız var. Uzun ve sabırlı bir şekilde anlatmamız lazım. Bir kerede olmuyor diye, bir takım sokak hareketlerine girmemiz, illegal yöntemlere başvurmamız fayda getirmez. Biz Şeyh Şamil gibi apaçık kendi vatanımız ve milletimiz için giderek büyüyerek ve güçlenerek, fikrende hepsinden güçlü olarak çalışmaya başlamalıyız. Sabretmeliyiz. Birimiz bir yerden bırakırsak, öbürümüz devam etmelidir.”

Time Türk / Haber Merkezi