Archive for Terceme-i hâl

Üstad; Necip Fazıl Kısakürek – [Biyografi]

// Mayıs 23rd, 2008 // 1 Comment » // Terceme-i hâl

ANA HATLARIYLA
NECİP FAZIL KISAKÜREK
BİYOGRAFİSİ

 

 

1904 – 1983

1904 – 1983

26 Mayıs 1904′te, Perşembe günü sabaha karşı, İstanbul’da büyük bir
konakta doğdu.

Kayıtlı bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan ve Osmanoğullarından daha eski bir familya olan Dülkadiroğullarına bağlı “Kısakürekler” soyuna mensuptur.

Babası, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa’da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve kısa ömrünün son senelerinde Kadıköy hakimliği görevlerinde bulunmuş, gayet enteresan ve alakaya değer bir insan olan Abdülbâki Fazıl Bey (öl. 29 Kasım 1920); annesi, Girit muhacirlerinden bir ailenin kızı, kayıtsız şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir müslüman-Türk kadını Mediha hanımdır. (öl. 10 Haziran 1977)

Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinâf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamîd Han’a Ermenilerce girişilen suikastin tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902′de “Legion d’honneur” nişaniyle ödüllendirilen vekâr ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi’dir. (öl. 19 Mayıs 1916)

Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, tek oğlunun tek oğlu olarak Mehmet Hilmi Efendi’den aldı; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrendi. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden “yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku” şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir “tütsü çanağı” olan, büyükbabasına ait Çemberlitaş’taki Konak’ta geçirdi.

Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi’den sonra, haşarılığının önüne geçmek için onu 5-6 yaşlarında bir sürü “abur cubur” romanla tanıştıran, eski Halep Valisi, Zaptiye Nazırı Salim Paşa’nın kızı, büyükannesi Zafer Hanım, ruhi yapısını başka hassasiyetler açısından etkilemekte büyük pay sahibi oldu. Bir yaş küçüğü kız kardeşi Selma ile büyük babasının ölümü ise, onu dışarıdan etkileyen çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı iki hadiseyi teşkil etti.

Bahriye Mektebi’ne gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere’de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği mahalle mektebinden başlayarak çeşitli okullara devam etti. Fransız Papaz ve Kumkapı’daki Amerikan kolejinin ardından Serasker Rıza Paşa yalısındaki Rehber-i İttihad mektebine verildi. Yatılı olan bu mektepte de fazla kalamayınca, bir süre için Büyük Reşit Paşa Numûne mektebine ve seferberlik sebebiyle gidilen Gebze’nin Aydınlı köyünde, köyün ilk mektebine yazıldı. İlk mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi’nde bitirdi.

1916′da, “Ne oldumsa bu mektepte oldum” dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu örgüleştirdiği “Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahâne”ye imtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındı. Hayatının en nazik dönemini geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle ona, kendisini gösteren bir ayna, parlak bir zemin oldu. İlk metafizik arayıcılıkları ve zabitlerin bile benimsedikleri “Şair” lakabı ile ilk aruz talimleri orada başladı.

Namzet sınıfından ayrı üç harp sınıfını bitirdikten ve mezuniyet durumuna geçtikten sonra diplomasını beklerken, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmemeye karar verdi ve mektepten ayrıldı. Bir müddet sonra da, o tarihte namzet ve sadece üç harp sınıfından ibaret Bahriye Mektebini ikmal ettiğine dair diplomasını aldı. (1920)

17 yaşında, o günkü adiyle ” İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi “ne girdi. (1921)

 

O günlerin (1928 Harf inkılabına kadar) edebiyat alemini, Ziya Gökalp’in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua, Dergâh, Anadolu Mecmuası, Milli Mecmua ve Hayat Mecmuası teşkil etmekteydi. Bu âlem içinde ilk şiirlerini Yeni Mecmua’da yayınladı. (1922)

Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra, 20 yaşında, Maarif Vekaletinin Avrupaya tahsile gönderilecek ilk talebe grubu için açtığı imtihandaki başarısiyle üniversitedeki (sömestre)lerini resmen tamamlamış sayıldı ve Paris’e gönderildi. Sorbon Üniversitesi Felsefe bölümüne girdi. (1924)

Paris hayatı, kendini arayışının müthiş his helezonları, korkunç girinti ve çıkıntıları arasında, nefs cesareti bakımından hayal yakıcı bir tablo çizdi.

1925′te ilk şiir kitabı “Örümcek Ağı”nı bastırdı.

O yıllarda bankacılık yeni ve gözde bir meslekti. “Felemenk Bahr-i Sefit Bankası”nda çalışmakta olan Salih Zeki’yi ziyarete gittiği bir gün, arkadaşının teşvik ve tavassutu ile aynı bankada işe başladı. Daha sonra gayet kısa sürelerle Osmanlı Bankasının Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalıştı.

1928 – 29 senelerinde “Bâbıâli” adlı otobiyografik eserinde tafsilatlı şekilde anlattığı, Bâbıâli palamarına bağlı “Bohem Hayatı”nı son kertesine çıkardı.

Henüz 24 yaşındayken, “Kaldırımlar” isimli ikinci şiir kitabının yayınlandığı ve ortalığı takdirle karışık hayret seslerinin bürüdüğü 1928 yılı, onun şiir diyapozonunun herkesce beğenilmek noktasından en dik irtifaları kaydettiği basamak oldu. Bütün eser mevcudu 64 yaprak ve 128 sahifeyi geçmezken, hakkında yazılıp çizilenler bunu kat kat geçmişti.

1929 yazının sonlarına doğru gittiği Ankara’da, içinde 9 yıl müddetle çalışacağı ve müfettişliğe kadar yükseleceği İş Bankasına Umum Muhasebe Şefi olarak girdi. (5 Ağustos 1929)

Taksim’deki meşhur tarihi bina Taşkışla’nın 5′inci Alayının Zâbit kıtasında 6 ay neferlik; Harbiye’de İhtiyat Zâbit Mektebinde 6 ay talebelik, peşinden de 6 ay subaylık yaptı. 18 aylık bu askerlik macerası, 1931 senesinin başlarından 1933 senesinin ilk aylarına kadar fâsılalarla devam etti.

Askerliği bittikten sonra Ankara’ya döndü. Üçüncü şiir kitabı “Ben ve Ötesi’nin çıkışından sonra artık renk renk konfeti yağmuru altında ve şöhretinin zirvesindeydi.

Fikirde, daima ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi, sır idrâkine bağlı ve İlâhî vahdeti tasdikçiydi. Yani, çocukluk günlerindeki ilk ürpertilerinden 1934 yılına kadar, dur-durak bilmez taşkın ve başıboş ruhu, muazzam çalkalanmalarına ve anaforlarına rağmen ana istikâmetini hiç kaybetmedi.

“O ve Ben” adlı otobiyografik eserinde, hayatının en “kritik” kesitlerinden biri olan “Bahriye Mektebi Yılları” itibariyle, birkaç cümleyle özetlediği, 30 yaşına, yani 1934 yılına kadarki muhasebesi şöyledir:
“O güne kadar muhasebem, her unsuriyle hassasiyetimi gıcıklayan koca bir konak, her ferdinin nereden gelip nereye gittiğini bilmediği uğultulu bir cereyan içinde, her ân iniltilerle açılıp örülen mırıltılı kapılar arasında ve bütün bir ses, renk ve şekil cümbüşü ortasında, beş hassemin sınırı tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir (melankoli) duygusundan ibaret…
Bana çocukluğumdan kalan ve ilerdeki basamaklarda gittikçe kıvamlanan bu hassasiyet, sonunda, Büyük Velî’nin eşiğine yüz süreceğim âna kadar -otuzuna yaklaşıncaya denk- mücerret, müphem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş, hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin, kulaklarıma devamlı fısıltısını akıttı.
Oniki yaşımdan yirmi küsur, hatta otuz yaşıma kadar süren, güya kendime gelme, billûrlaşma ve şahsiyetlenme çığırımda, şu veya bu bahanenin çarkına tutulmuş, döner, döner ve kendimi hep günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıya; seslerin, renklerin, şekillerin ve mesafelerin ötesindeki hakikatten çakıntılar bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın, ruhumda daima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor; ve arada bir bu nöbetçinin selâmını alıp yine beni sürükleyen çarklara takılıyor, ona:
-Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!
Diyemiyordum.
Otuz yaşıma kadar da muhasebem budur.
…Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. Birini…”

1934′de bir akşam, nihayet bir akşam, çalıştığı bankadan Boğaziçindeki evine dönmek için bindiği “Şirket-i Hayriye” vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremiyeceği Hızır tavırlı bir adam, ona, kâinat çapında bir vaadin, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin adresini verdi.

Sıcak bir ilkbahar günü, yanına Abidin Dino’yu aldı ve Eyüb sırtlarına çıktı. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kaldı ve bir daha bırakmamacasına o Büyük Zat’ın eteklerine yapıştı.

Hikayesi “O ve Ben”de yer alan, korkunç bir fikir buhranına (crise intellectuelle), büyük ruh ıstırabına çattığı 34 yılı, bu yüzüyle ise, hayatının en belalı senesi oldu.

Yaşadığı buhranlı günlerden sonra Efendisinin manevi tesiriyle açılan kitaplık çapta eser verme devrinin ilk eseri “Tohum”u yazdı. (1935)

1936′da Celal Bayar’ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkardığı ve 16 sayı sürdürdüğü “Ağaç” Mecmuası, dönemin önde gelen entellektüellerini çatısı altında topladı.

Uzun süredir üzerinde çalıştığı, büyük ruh çilesinin sahne destanı “Bir Adam Yaratmak” piyesini 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için gittiği Zonguldak’ta bitirdi. (8 Temmuz 1937).
Eser ilk defa 1937-38 kışında, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Muhsin Ertuğrul tarafından temsil edildi ve muazzam bir alaka doğurdu.

1938 senesinin başlarında Ulus Gazatesi yeni bir Milli Marş..için..müsabaka..açtı. Ayrıca kendisine özel olarak yapılan teklifi; öne sürdüğü işi umumileştirmekten..yani “müsabaka”dan vazgeçilmesi şartının hemen kabulü üzerine benimsedi ve sonunda “Büyük Doğu Marşı” olarak kalan şiiri yazdı.

Sonbaharda, artık kendini “dolap beygirinden farksız” hissetmeye başladığı Bankadan istifa etti (10.10.1938); ve vakit geçirmeden Haber gazetesine girdi. Kısa bir süre sonra da Son Telgraf gazetesinde, Bâbıâlinin önde gelen muharrirlerinin aksine, İkinci Dünya Savaşının kaçınılmaz olduğu görüşünü savundu ve haklı çıktı. Hâdiseleri önceden haber verir mahiyetteki teşhis ve tahlilleri karşısında muhalifleri ancak şöyle diyebildi:
“- Bu adam ne derse çıkıyor!..”

Zamanın Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarına Hoca olarak tayin edildi. Bu Profesörlük işinin trenlerde kondöktörlüğe döndüğünü ileri sürerek Hasan Âli’den İstanbul’da bir görev istedi. Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Mimari kısmına atandı. Ayrıca Robert Kolej’in son sınıflarında Edebiyat Hocalığı yaptı.

1939′da, ileride baş köşeye oturtacağı en sevdiği şiirini, bu tarihten 5 yıl önce yaşadığı anlatılmaz ve anlaşılmaz büyük ruh ıstırabının şiirini (Çile) verdi.

1940 yılında Türk Dil Kurumu hesabına “Namık Kemal” isimli bir eser kaleme aldı ve vaktiyle Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin Ulu Hakan Abdülhamîd hakkında söylemiş olduğu hakikatleri, bu eser zâviyesinden tetkiklerini derinleştirdikçe bizzat gördü.

1941 senesinde, yine köklü bir familyadan; “Bâbanzâde”lerden, Ahmed Naim Efendi’yle kardeş çocuğu olan Recai Bey’in kızı, Yahya Nüzhet Paşa’nın torunu Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlendi. Bu evliliğinden Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) isimli beş çocuğu oldu.

1942 kışında tekrar 45 günlüğüne Erzurum’a askere gönderildi. Askerken yazdığı siyasi bir yazı sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapis cezasını Sultanahmet cazaevinde tattı.

Aslında politikaya ve sosyal sahaya meyli 1936′da başlamış, o yıldan 1943′e kadar geçen 7 yıl içinde, İslâmi temayülü “Şahsi bir zevk ve saklı bir telkin” planında kaldığı için, ne devlet ne de basında kimseyi ürkütmemişti. Yalnız bazı münekkitler ve yazarlar hiçbir mânâ veremedikleri ondaki bu eğilimi hazmedememişler ve çeşitli klişe yakıştırmalarda bulunmuşlardı: “İslâm komünisti!” “Hayır! İslâm faşisti” “Yok, yok neo-müzülman” “Sırf züppelik olsun diye müslümanlık taslıyor!” “Sabık şair; şiirine yazık etti!” “Ahmak burjuvaları şaşırtmak merakında bir sanatkar mizacı!..”

İşte 1943, Sanatkarın fildişi kulesinden agoraya indiği; tam olarak belirdiği tarihtir: İçini öyle bir sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı kapladı ki, artık çalışamaz oldu ve mücadelesini bir ömür; hükümetiyle, partisiyle, basıniyle, hocasiyle, gençliğiyle kendi açtığı bütün cephelerde tek başına sürdüreceği Büyük Doğu Mecmuası’nın ilk sayısını çıkardı. (17 Eylül 1943)

Sonraki dönemlerine bir hazırlık kademesi olan derginin bu ilk devresi, 30′uncu sayıda “Allaha itaat etmeyene itaat edilmez!” meâlindeki bir Hadîs-i Şerif yüzünden, rejime itaatsizliği teşvik suçlamasiyle 1944 Mayısında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı.

Gün geçirilmeden Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki hocalığından kovuldu ve ikinci askerliğine ikinci defa sevkedilerek Eğridir’e sürüldü.

Bu ilk devresinden sonra, 2 Kasım 1945′ten başlayarak 5 Haziran 1978′e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli tarih ve periyotlarda tam 16 devre yayın hayatını sürdüren Büyük Doğu’yu cilt cilt eser faaliyetinin yanı sıra, 36 sene müddetle tek başına omuzladı; büyük bir fikir ve aksiyon zemini kurdu.

2 Kasım 1945′de Büyük Doğu yeniden çıkmaya başlayınca, onu, birdenbire; “eski İktisat Vekili Fuat Sirmen’e neşir yoluyle hakaret, Dini tezyif, memleket dahilinde teşekkül etmiş İktisadî, hukukî, siyasî, idarî rejimleri devirmek yolunda propaganda” gibi birçok adlî takibat ve muhakemeyle yüzyüze bıraktı.

1946 senesinin sonlarına doğru, 13 Aralık tarihli sayısında; kapak yaptığı mücerret bir kulak resminin altındaki “Başımızda kulak istiyoruz!” yazısı İnönü’nün kulaklarının duymuyor olması hakikatiyle birleşince Örfi İdarece tekrar kapatıldı.

Birkaç gün sonra Başbakan Recep Peker tarafından Ankara’ya çağırıldı. Recep Peker’in sadece “biraz ölçülü” davranması ve fazla aleyhte yazmaması karşılığı 100.000 lira teklifi, kabul etmediği takdirde ise açık açık zindana atılma tehtidiyle karşılaştı.

O günler için bir servet demek olan deste “söz” olmaktan çıkmış, üstündeki “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası” bandajiyle birlikte önündeki masaya bırakılmıştı.

Çok geçmeden; kapatılan dergide tefrika edilmeye başlamış olan “Sır” isimli piyesinden dolayı “Milleti kanlı ihtilale teşvik” suçlamasiyle mahkemeye çıkarıldı.

Artık büyük mücadele yolundaydı. 1947 baharında (18 nisan) Büyük Doğu’yu yeniden ve üçüncü defa çıkardı. Birkaç ay sonra (6 haziran) “Abdülhamîd’in Ruhaniyetinden İstimdat” başlıklı Rıza Tevfik’e ait bir şiirin neşri sebebiyle Büyük Doğu mahkeme karariyle tekrar kapatılırken kendisi de tutuklanarak hapse atıldı. “Türklüğe Hakaret”den yargılandı, 1 ay 3 gün tutuklu kaldı ve sonunda beraat etti.

1947 yılı içinde; bütün bunlar olup biterken ve arada bir sürü tutuksuz muhakeme, üzerine saçma taneleri halinde gelirken, “Sabır Taşı” piyesiyle “C.H.P. Sanat Mükâfatı”nı kazandı. Ancak jürinin verdiği karar Parti Genel İdare Kurulu tarafından iptal edildi.

Yine aynı yıl, Büyük Doğu’nun çıkmadığı kısa bir arada 3 sayılık mizah dergisini; “Borazan”ı çıkardı.

1948′de, Temyiz Mahkemesi, hakkındaki ilk ve meşhur beraat kararını, dünya adalet tarihinde görülmemiş tertiplerle bozdu. Bütün bir yıl geçimini, (ihtimal ki, üzerine Puccini’nin bir operası takılı pikapla, büyükbabası, Bâlâ rütbeli Maraşlı Hilmi Efendi’nin ceviz çerçeveli yağlı boya portresi hariç) evinde ne varsa son iskemleye kadar satarak temin etti.

1949 senesini; zevcesi, üç çocuğu ve kayınvalidesiyle beraber küçük bir otel odasında karşıladı. Ağır Ceza Mahkemesi hakkında verdiği beraat kararında ısrar ederken, Büyük Doğu da kapana-çıka; fakat her defasında kaldığı yerden yoluna devam ediyordu.

Bu yılın Ramazan ayında (28 Haziran) Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurdu.

Şubat 1950′de Cemiyetin bir numaralı şubesi “Kayseri Büyük Doğu Cemiyeti” açılır açılmaz Halk Partisinin duyduğu dehşet son haddine vardı. Açılışı yaptıktan sonra İstanbul’a dönüşünde bir yazı bahanesiyle tutuklandı, Türklüğe Hakaret Davasında verilmiş beraat kararı Temyize “tekrar ve topyekün” bozdurulur bozdurulmaz da (21 Nisan) hapse atıldı.

500 yıllık bir Türk ailesine mensup Necip Fazıl’ın hayatındaki, “Türklüğe Hakaret Davası”nı da içine alan bu dönem; tesirinin, o günlerde kendisine ne gözle ve nasıl bir dehşetle bakıldığının, ne tür bir muameleye müstehak görüldüğünün ve kapı kapı hangi korkunç berzahlardan geçtiğinin iyi bilinmesi için, üzerinde dikkatle durulması gereken bir dönemdir.

Kendi ifadesiyle;

“İnönü, zamanın Adalet Bakanını çağırıp şu emri vermiş “Ne yaparsanız yapın bu adamı bertaraf edin!..” Temyiz mahkemesince bozulan fakat yine mahkemenin üzerinde ısrar ettiği Türklüğe Hakaret Davası’ndaki beraat hükmünü, Temyize bu sefer nihai olarak bozdurmak için 1 yıldır sarfedilen gayreti birdenbire hızlandırdılar. Vaziyet emindi. Doğrudan doğruya politikadan emir almak vaziyetinde kalan o zamanki Temyiz Mahkemesi bu hükmü nasılsa bozacaktı. Fakat hemen bertaraf edilmem için bir tevkif bahanesi bulmak lazımdı. Derhal buldular. Doğrudan doğruya partiye yönelttiğim bir hücumu hükümetin manevi şahsiyetine yönelmiş saydılar ve beni tevkif ettiler. Bu davadan hakimin huzuruna çıkar çıkmaz beraat ettiğim ve salıverilmeyi beklediğim gün, o anda yetiştirdikleri Temyiz’in bozma kararı üzerine beni bir mahkemeden diğer mahkemeye aktardılar. Temyiz’in bozma ve mahkemenin uyma kararı üzerine, beraat eden adamı, bu defa zevcesiyle birlikte tekrar hapse gönderdiler. Sırf taraflar teşekkül etsin de Temyiz’e hemen uyulabilsin diye, hamile ve hasta zevcemi, vahşice bir üslupla, yatağından kaldırıp öğleden evvelki mahkemeyi öğleden sonraya kadar bekletmek;
ve -ben zevcemi yatağından kaldıramazlar, beni de mecburen salıverirler diye düşünürken- birdenbire hasta kadını mahkeme salonundan içeri itmek suretiyle, cihanda emsalsiz bir hak ve adalet hıyaneti tertiplediler. Halk Partisi idaresinin savcısına ve mahkemesine baskı derecesini gösteren bu misali, içindeki hak ve adalet hıyanetiyle birlikte, bu ve öbür dünyanın hesap günlerine havale ediyorum.”

Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasının arkasından çıkan Af Kanuniyle 15 Temmuz’da serbest kaldı. Aynı yıl, üstüste, Cemiyet’in Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya, Diyarbakır şubelerini açtı. Vaziyeti eski iktidarı ürküttüğü kadar, yeni iktidara da hoş görünmemekteydi.

Demokrat Parti’yi ilk kurulduğu andan itibaren bir muvazaa partisi, Adnan Menderes’i de Cumhuriyet devrinin seri malı Başbakanları arasında ilk ve yegâne ümit mevzuu olarak gördü. Partiyle Menderes’i ayıran bu görüşü kavrayamayanlar, onu, Demokrat Parti’nin propagandasını yapmakla suçlayacaklardı. Halbuki yeni iktidar Büyük Doğu Cemiyeti’ne duyduğu nefreti ve onu takip ve tarassut altında tuttuğunu bizzat Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu tarafından Meclis kürsüsünde dile getirmişti.

1949 yılının açtığı, gittikçe köpüren iftira ve lekeleme kampanyasının ve bu takip ve tarassutun bir neticesi halinde çok geçmeden basına “Kumarhane Baskını” diye akseden siyasi komplo tertiplendi (24.3.1951). Bu komplo üzerine Büyük Doğu’nun derhal toplatılan meşhur 54. SAYI’sını çıkardı. Bu sayıdaki bir yazısından dolayı tutuklanarak cezaevine atıldı. Çıkışında Büyük Doğu Cemiyeti’ni tasfiye etti.

1952′de, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın Malatya’da bir suikast teşebbüsü ile yaralanması (22 Kasım) ile başlayan hâdiseler, malum basının yaygarasiyle büyütüldü, genişledi ve nihayet onu da azmettirici sıfatıyla, o ünlü savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine çekti.

Bu günler, “şair – hapishâne ilişkisi”yle de başka örneklerden farklı olarak; o keskin ve gözükara fikir mizacının altındaki çok hassas ruhunu acıtan ve demir parmaklıklar arkasındaki 1 gününü 100 güne bedel kılan “dış tesirler” bakımından hayatının en ıstıraplı dönemidir.

11 Aralık 1952′de, bu hadise üzerine yayınladığı, şimdi “Müdafalarım” adlı eserinde yer alan “Maskenizi Yırtıyorum” isimli ünlü broşürle, 1943′ten beri başına gelenlerin ve bütün bu olup bitenlerin geniş bir muhasebesini yaptı.

12 Aralık 1952′de, yani Malatya hâdisesinden hemen sonra, daha önceki bir mahkûmiyetin infazı bahanesiyle atıldığı hapisten “taammüden katle teşvik ve azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek” isnadlariyle yargılandıktan sonra, 16 Aralık 1953′te Malatya Dâvasındaki suçsuzluğu (!) anlaşılmış olarak çıktı.

1951, 1952 ve 1956′da Büyük Doğu’yu günlük gazete olarak çıkardı. Büyük Doğu’nun tesiri o kadar büyük oluyordu ki, 1954 seçimlerinden önce, bir parti lideri yaptığı seçim konuşmalarında eline dergilerden çeşitli nüshalar alarak; “İşte Menderes, bu yobazlık âbidesine yardım eden adamdır. Onu ve partisini seçmeyin!..” diye propaganda yaptı.

1957′de de 8 ay 4 gün hapis yattı.

Bu arada; hiçbir zaman ve mekan şartı aramaksızın sürekli yazıyor, değişik sahalarda zirve eserler vermeye devam ediyordu. Ata olan sevgisi ve biniciliği meşhurdu. 1958′de, Türkiye Jokey Kulübü’nün ısmarlamasiyle, belki de dünyada mevzuunun ilk örneği olarak, atı bütün ruhu, estetiği, tarihi ve felsefesiyle, şairane bir üslupla ele alan ve anlatan bir eser kaleme aldı.

Büyük Doğu’ların muazzam hücum devresi 1959′da, aleyhine o kadar dâva açılmıştı ki, bu dâvaların yarısı mahkûmiyetle neticelense 101 sene hapis yatması gerekecekti.

Mahkûmiyet kararlarının hızla kesinleşmeye başladığı ve Başbakan’ın emriyle Niğde Cezaevinde kendisine tek kişilik konforlu (!) bir hücre hazırlandığı sırada 27 Mayıs 1960 İhtilali oldu. İhtilalin ilk radyo duyurularından birinde, zaten çıkmayan Büyük Doğu’nun kapatıldığı ilan edildi.

6 Haziran günü geceyarısı evinden alındı. 4.5 ay müddetle Balmumcu garnizonunda “gerekçesiz” tutulduktan ve yüzbaşılara varıncaya dek en ağır hakaretlere maruz bırakıldıktan sonra, Genel Affa rağmen, 5816 sayılı kanun sadece kendisi aleyhinde istisna tutulduğu için, “toplu tahliye” sebebiyle bayram yerine dönmüş Garnizon kapısına yanaşan; kaatilleri, ırz düşmanlarını taşımaya mahsus camsız, kırmızı renkte bir cezaevi arabasıyla Toptaşı Hapishanesine nakledildi. (15.10.1960) Ve 1.5 yıl içerde kaldı.

18 Aralık 1961′de tahliye edildikten sonra önünde iki yol açıldığını gördü; Ya her şeyden büsbütün el etek çekmek, yahut her şeye topyekün el uzatmak… Tercihi, demir hapishane kapılarından daha önce de salıverildiği günlerden farklı değildi.

“Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter!.. Bu söz benim iman tarafım belli değilken, o hengâmede, bugünkü düşman cephesinin en kodaman kalemlerinden biri tarafından hakkımda kondurulmuş teşhistir. Yarabbi; nezdinde, kendimi, en aşağı müminlik mertebesinin ancak ayak tozlarını silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek böyle bir iddiadan kemiklerim ürpererek kaydediyorum: Sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için, nefret edilmek bana ne muazzam payedir! Bu payeyi bana sen, hayatım ve bütün insanların hayatı gibi, meccânen, yoktan, tek liyakat ve istihkâkım olmadan verdin; ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisaniyle izhar ettin. Artık ben nasıl susabilirim?”

Yani, yine ikinci yolu seçti. Kendini bulur gibi olunca Yeni İstiklal, bir müddet sonra da Çetin Emeç’in sahibi bulunduğu Son Posta gazetesinde başmakalelerine ve günlük fıkralarına başladı.

1963 İlkbaharında bir davet üzerine açılan “konferans çığırı” üzerinde evvela Salihli, İzmir; bir müddet sonra Erzurum, Van; daha sonra İzmit, Bursa ve 1964 yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus’ta konferanslar verdi.

1964′te Büyük Doğu’nun 11′inci devresini açtı. Adnan Menderesin aziz hatırası için kaleme aldığı ve derginin 1′inci sayısında neşrettiği “Zeybeğin Ölümü” şiirinden dolayı takibata uğradı.

1965′te “b.d. Fikir Kulübü”nü kurdu. Mart ayından başlayarak sırasiyle Adıyaman, Maraş, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar, Ankara, Kırıkkale ve Eskişehir’de konferanslar serisini sürdürürken, günlük çerçevelerine ve bazı eserlerinin tefrikasına da bir gazetede devam etti.

“b.d. Fikir Kulübü” adına Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde verdiği bir konferans üzerine açılan dâvada, “Din esasına bağlı cemiyet kurmak” iddiasiyle yargılandı.

Büyük Doğu’ların 1965 ve 1967 devrelerinde birçok defa “Hükümetin Manevi Şahsiyetini Tahkir” suçlamasiyle takibata uğradı. Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti ve Milli Birlik Komitesi dönemlerinin ardından, Adalet Partisi devr-i iktidarında da takip mevzuu olmaktan kurtulamadı.

27.12.1967 tarihli Büyük Doğu Dergisinde dönemin Başbakanı’nın (Demirel) kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk defa olarak yayınladı.

“İdeolocya Örgüsü” isimli eseri, “Mümin/Kafir” diyalogları ve siyasi içerikli yazıları sebebiyle devamlı olarak suçlandı, sorgulandı, yargılandı.

1968′de “Vahidüddin” adlı eserini Bugün gazetesinde tefrika edip ilk baskısını yaptıktan sonra takibata uğradı ve kitap toplatıldı. Eserde suç unsuru bulunmadığına dair bilirkişi raporu doğrultusunda Mahkeme, beraat kararı verdi.

İleride, kararın Temyiz’e bozdurulması ve daha önceki kararın aksine mahkemenin bozma ilamına uymasiyle bu dâvadan da mahkûm olacak (28.11.1973) ve bir müddet sonra Af Kanunu çıkacağı için karar infaz edilemeyecekti. Ancak “Vahidüddin” eseri 2′nci baskısında hiçbir takibata uğramayıp “zaman aşımı”na gireceği halde, 1976′daki 3′üncü

baskısından sonra tekrar takibata uğrayacak ve en aşırı fikir düşmanlarının imzasını taşıyan bütün bilirkişi raporlarına rağmen hukuk anlayışı bakımından tarihte eşi az görülmüş bir mantık üzerine oturtulmuş 25 sahifelik bir kararla 1.5 yıl mahkûmiyetine sebep olacaktı.

1969 yılı içinde Erzincan, Antalya ve Alanya’da konferanslar verdi.

Çeşitli tarihlerde muhtelif gazetelerde, başmakalelerine, fıkralarına ve bazı eserlerinin tefrikasına devam etti; tam sahife Ramazan yazıları kaleme aldı.

1973 seçimlerinden sonra beliren; neredeyse, 1943′lerde “Sanatına yazık etti!” diyenlere, 30 sene sonra bambaşka bir açıdan hak verdirtecek siyasi tablo ve bu tabloyla birlikte artık iyice ortaya çıkan dini manzara karşısındaki üslûbunda, derin bir ıstırap ve inkisâr saklıdır:

“Bir devirdi. O tarihlerde (40′lı yıllar) küfür, bütün müesseseleriyle bir buzdağı gibiydi. Ortalıkta hiçbir hareket mevcut değildi. Müslümanlık zindanı camilerden bir hıçkırık sesi bile gelmiyordu. Bu gafiller, adeta, “camie girebiliyorum ya, ne devlet!” gibilerinden seviniyorlar ve hadım olmanın oltasında mesut görünüyorlardı. Şimdi şucu bucu geçinen bazı zümrelere adını vermiş isimlerden hiçbirini görmek mümkün değildi. Derken, meydan açılır gibi olduktan sonra ortaya çıktılar ve kendilerine evliyalık süsü vermekten de kaçınmadılar. Biz ise, mahut buzdağını, karda avuçlarımızı hohlarcasına, ciğerlerimizden kopan sıcak nefeslerle eritmeye çalıştık ve galiba bunda müessir olduk.

Fakat bu defa… Bu defa ortalık çamur kesildi ve şu andaki perişan manzara doğdu. Dahası ve en acısı, İslâm dava ve aksiyonunun bunlara izafe edilmesi, bunlarda göründüğü gibi zannedilmesi, İslâma aykırı cephenin bütün din hıncının bu beceriksizler üzerinde bir nevi boks talimi yastığına benzer bir avantaj kazanması ve İslâm davasını temsil gibi bir şeref ve ehliyetin, bu ehliyetsiz ellerde bilinmesidir!.. Biz, tam 30 yıl, tırnaklarımıza kan ve ciğerimize kaynar su oturmuş; bu netice için mi çalıştık, çabaladık, didindik, yırtındık, yıprandık, helak olduk?.. (1973)”

Ve o yıl Hacca gitti.

Aynı yıl, Fas’tan, Saraya çok yakın çevreden evine kadar gelen, ömrünün kalan kısmını bütün aile fertleriyle birlikte Fas’ta geçirmesi, yani bundan böyle Fas’ta yaşaması teklifini; gözlerini pencereden dışarıya, alakasız bir noktaya dikerek, küçük, çok küçük göz tikleri içinde sabırla dinledi. İlgisiz bir mevzu açarak cevap verdi.

Yine aynı yıl, oğlu Mehmed’e Büyük Doğu Yayınevi’ni kurdurdu. Sonuna vasiyetini de eklediği “Esselâm” isimli manzum eserinden başlayarak daha evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserlerinin düzenli yayınına başladı.

1974′de, daha önce “Örümcek Ağı/1925″, “Kaldırımlar / 1928″, “Ben ve Ötesi / 1932″, “Sonsuzluk Kervanı / 1955″, “Çile / 1962″ ve “Şiirlerim / 1969″ adlarıyle yayınlanan şiir kitaplarını, “mal sahibi olarak” kendisini ifadelendirmeyen küçük ve kifayetsiz davranışlar şeklinde değerlendirirken, onları “özleştirerek, süzerek, ayıklayarak, düzelterek” yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; “Çile”de (1974 / Bütün Şiirleri) topladı. Böylece bu isim altında bütünleştirdiği şiirlerini, Türk Edebiyatına, “Şairliğimin tek ve eksiksiz kadrosu” diyerek armağan ederken, kitabın takdiminde, vasiyet niteliğindeki şu ifadeye yer verdi:

“- İşte şiir kitabım bu, hepsi bukadar; ve bu kitaba gelinceyedek başka hiçbir şiir bana, adıma ve ruhuma maledilemez!”

1975 Ağustosunda, kabri Van’ın Arvas köyünde bulunan, mürşidinin mürşidi Seyyid Fehim Hazretlerini, bir yıl sonra da, onun da mürşidi Hakkari’nin Şemdinli Kazasının Nehri mevkiindeki Seyyid Tâhâ Hazretlerini ziyaret etti.

1975′de, Demokrat Parti döneminde, meydanlarda Büyük Doğu aleyhinde mitingler tertip ettirilen iki gençlik kuruluşundan biri olan Milli Türk Talebe Birliği tarafından Mücadelesinin 40. Yılı münasebetiyle bir “Jübile” tertiplendi. (23 Kasım)

1976′da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek “Rapor”ları, 1978′de de SON DEVRE Büyük Doğu dergisini çıkardı.

26 Mayıs1980′de Türk Edebiyat Vakfı tarafından “Şairler Sultanı” ve 1982 yılında yayınlanan “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” isimli eseri münasebetiyle de “Yılın Fikir ve Sanat Adamı” seçildi.

1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, “içinde 20 yıl müddetle bir protoplazma halinde yaşattığı İman ve İslâm Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için”, bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapandı.

Yeni bir Parti kurmak üzere bulunan ve ileride Devlet Başkanlığına kadar yükselecek olan Özal’ı, arzusu üzerine sık sık odasına kabul ederek fikirler not ettirdi, tavsiyelerde bulundu.

Ömrünün son günleri, Erenköyündeki evinde aynı “küçük oda”da, yine kesinleşip infaz safhasına gelmiş; ve hayli ilerlemiş yaşına ve adlî tıp raporlarına rağmen devrin Devlet Başkanınca (Evren) af yetkisi kullanılmayarak bir tür infaz emri verilmiş 1.5 yıllık mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehditi altında; kitapları, yazıları, notları ve bir takım halis ve gerçek dostlariyle mahzun sohbetler içinde geçti.

Ve bir gece… Onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece, (25 Mayıs 1983) yatağında doğrulup, elâ gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa dikti. Ne gördü ki; pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe kıpırdadı:

“Demek böyle ölünürmüş!..”

“Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. BİRİNİ…
O, kim mi?
Allahın Sevgilisi…
Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedîlik sarayının paslanmaz tâcı…
Tek dâva O’nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı.
Binbir istikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahat saadeti karşısında şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat…
Benim hayatım budur!”

Necip Fazıl Kısakürek

Batı kültürünün içinden yetişti. Saf şiir, sanat, edebiyat ve tefekkür yolundan geldi.

14. İslâm asrında; İslâmın asırlar sonra topyekûn muhasebesini yerine getirdi.

79 yıllık hayatı ve eserleriyle her dem, “hayal kanatları kan içinde” tek başına uçar gibi yaşadı.

26 Mayıs 1983′de, Perşembe günü, Eyüp sırtlarında toprağa verildi.

Kaynak

Hasan Sabbah – [Biyografi]

// Nisan 24th, 2008 // No Comments » // Terceme-i hâl

Hasan Sabah (1034-1124) Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış olan, tarihin en eski terörist örgütü Haşhaşiler’i kuran ve ölene kadar liderliğini yapan bir İranlı’dır. Tarihteki en tehlikeli insanlardan biri olarak adı geçer. Tarihin ilk suikastçisi diye de bilinir.

İsmâilî mezhebini seçerek, dine zarar verdiğini düşündüğü kişilere suikastler düzenlemiştir. Bu suikastleri işletmek için militanlarına haşhaş vererek onları uyuşturduğu bilinmektedir. Bu yüzden örgütün adını Haşhaşiler koymuştur. Merkezleri, yüksek bir kayalığın tepesinde kurulu olan Alamut Kalesi’ydi.

Alamut Kalesi Alamut Devletinin merkezi olarak sarp dağların tepesine yaptırılan bir kaledir. Hasan Sabbah’ın önderliğini yaptığı ve fedailerine sahte bir cennet vadederek kendi Haşhaşilik öğretisini yaydığı mekândır. Öğretisini yaymak için fedailerine cennetin anahtarlarını elinde bulundurduğuna inandırmış ve bu sayede suikastçiler yetiştirmiştir. Bu kale dünya üzerinde suikast kavramının ilk ortaya çıktığı yerdir.

İmparatorluklara dehşet salan kahpe cinayetlerle nam salmıştır Hasan’ın fedaileri. Fedai denilen bu suikastçilerin aralarından seçtikleri üyeleri kurbanlarını kalabalık bir grup içindeyken öldürür ve kendilerini ölüme teslim ederlerdi. İntihar etmezlerdi; ama işledikleri önemli cinayetlerden sonra sağ bırakılmayacaklarından kimsenin şüphesi yoktu.

Hasan’ın kabul odasının zemininde derin bir dar kuyu vardı. Müritlerinden biri bu kuyunun içinde yalnızca başı ve boynu görülebilecek şekilde dikilirdi. Boynunun etrafında, ortasından bir delik bulunan ve birbirine sabitlenmiş iki parçadan oluşan dairevi bir disk vardı. Bu sanki zemin üzerinde metal bir levhada kesik bir baş varmış izlenimi uyandırıyordu. Görüntüyü daha inandırıcı yapmak için, levha üzerindeki kellenin çevresine kan döktürülürdü.
Kafası levhaya geçirilmiş mürit bu olaylardan önce haşhaş kullandıktan sonra Alamut Kalesi’nin gizli bahçelerine yine haşhaş tütsüleriyle donatılmış gizli koridorlardan bu tütsüleri içine çekerek giderdi. Gizli bahçede gördüğü Hasan Sabbah’ın kendisinin seçip yetiştirdiği güzel kızları hûri zannederdi. Bu bahçeyi Hasan Sabbah cennet diye beyni haşhaştan uyuşmuş olan müritlere tanıtır ve “İşte size vaat ettiğim cennet budur!” diye beyinlerini yıkardı.
Daha sonra acemiler (örgüte yeni alınan fedailer) içeri alınırdı. Bir köşeye oturtulurdu. Ardından sadece boynu görünen mürite neler gördüğü sorulurdu. Sahte cenneti görmüş mürit heyecanla gördüklerini anlatırdı. Daha sonra gerçekten adamın başı kesilir ve herkesin görebileceği bir yere koyulurdu. Ve acemilere “sizlere anlatması için onu canlandırdık.” denirdi. Acemiler bu aşkla kendilerinden geçerek bütün emirleri harfiyen yerine getirirlerdi.

Yeryüzünün tanıklık etmiş olduğu, gelmiş geçmiş en büyük “terörist”tir Hasan Sabbah. Fedaileri cinayetlerini özellikle kalabalık yerlerde insanların gözü önünde, kurbanın ensesine zehirli hançerlerini saplamak suretiyle işlerlerdi. Genellikle tek darbeyle işi bitirirlerdi. Bu şekilde etraflarına büyük korku salmışlardır.

Gerçekliği tartışılmakla beraber bazı görüşlere göre Hasan Sabbah’ın ateist olduğu belirtilir. Gerçi yaptıklarından dolayı Müslüman olmadığı su götürmez bir gerçektir ama her şeyi en ince ayrıntısına kadar bütün gerçekliğiyle Allah’u Teala bilir. Müritlerinin ‘quaim’ adıyla hitap ettiği Sabbah’ın aslında ateist olduğu iddiası Ernst W. Heine’nin ‘Alamut’a Dönüş’ adlı eserinde yer almıştır.

Hasan Sabbah’ın gerçek stratejisi şöyledir:

İnsanların en güçlü silahı olan inançlarını kuşanıp, ölümü hiçe sayarak amaca ulaşmasını sağlayarak; hala egemen sınıfların korkulu rüyası olmayı başarabilmiştir.

Yüzyıllarca bölgeye korkular saçmış sayısız suikaste imza atmıştır. Katı bir adamdı, rivayete göre iki oğlunu dine aykırı davranışlarından dolayı kafalarını keserek öldürtmüştür. İslettiği cinayetler her ne kadar devrini çok korkutsa da bu efsane adamın yaşadığı dönemde büyük devletler dağılma surecine girmiş ve sürekli Moğol akınları ile yıpranmışlardı. Alamut’un efsane olması ve istediği gibi sultanlara, vezirlere ulaşması biraz da dönemdeki bu dağınık yapılanmadandır.

Hasan Sabbah ve Alamut efsanesi dönemine korku ve dehşet salmış. Bulunduğu yerin avantajı ile de hiçbir ordu tarafından ele geçirilememiştir. Sabbah’ın ölümünün arkasından bu katı yapılanma çözülmüş sonunda da terk edilmiştir.

Sabbah’ın gönlünde bağımsız, İslam’a ya da inanca dayalı bir Acem Devlet’i kurmak vardır. O dönem essasiyun mezhebinin katı organizasyonu ve elinin her yere uzanması insanlarda saygı ve korku uyandırmıştır. Devrinde yaşayan insanlar için ise en azından işgalin korkusunu kazıyamasa da yerel halkın yüreklerinin soğumasını sağlayan eylemleri olmuştur. Sabbah’ın örgütlenmesi direkt kaos yaratma stratejisidir. Öldürdükleri krallar, sultanlar, din adamları hep bu gözle seçilmişlerdir.

Hasan Sabbah, ayrıca sınıf arkadaşı olan ve Selçuklular’da devlet adamlığı yapmış, ‘Siyasetnâme’ isimli eseri hala okunan ve okutulan Nizamülmülk’ü öldürterek tarihin kayda geçen ilk siyâsi cinayetine azmettirici olarak imza atmıştır.

Dindar mı, ateist mi yoksa bir güç odağı mı hala bilinmez.

Şeytâni bir zekâ…
Alamut Kalesi’nde yüzyıllarca korunabilen yiyecek mahzenleri…
Ve ölümden korkmayan müritlerine işlettiği cinayetler…
İlk örgütlü, planlı terör…
Hasan Sabbah…

Derleyen: Bilal Topçuoğlu – Tasavvur 2

Şehid Metin Yüksel [1958-1979]

// Nisan 9th, 2008 // No Comments » // Terceme-i hâl, Video

“Şehadet bir çağrıdır, tüm nesillere ve çağlara…”

Metin Yüksel, 17 Temmuz 1958 yılında Bitlis’e bağlı Kolongo köyünde doğdu. Babası geniş bir coğrafyada tanınan, ömrünü Kur’an hizmetine adayan merhum Sadreddin Yüksel Hocaefendi, annesi ise, doğunun meşhur şeyhlerinden Norşinli Şeyh Masum Efendi’nin kızı Sarete Hanımefendi’dir.

1966 yılında ailesiyle İstanbul’un Fatih ilçesine yerleşen Metin Yüksel, Akşemseddin ilkokulu’nu tamlamladıktan sonra Sinanağa Mahallesi’ndeki Gelenbevi Ortaokulu’na kaydoldu. Burada bir sene okuduktan sonra İslami çalışmalarına engel oluyor diye, babasının bütün ısrarlarına rağmen okulu bıraktı. Bir yandan İstanbul merkez vaizliğine atanan babasından İslamî İlimleri okurken, bir yandan da o dönem İslâmi camiada aktif üniversite gençliğinin hareket noktası olan MTTB’nde (Milli Türk Talebe Birliği) çalışmalara başladı.

Burada kendisinden yaşça çok büyük kimseyle birlikte İslami faaliyetlere katıldı, genç yaşına rağmen, İslami hareketin içerisinde şuuru, uyanıklığı ve aktivitesiyle kısa zamanda öne çıktı. Diğer taraftan da, becerikli ve birikimli olduğu için, Milli Nizam Partisi ve daha sonra da Milli Selamet Partisi’nin çalışmalarına destek verdi.

1976 yılına gelindiğinde MTTB’deki çalışmalar Metin Yüksel’i tatmin etmedi. Yine o yıllarda yeni kurulmaya başlanan Akıncılar Teşkilatı’ndan şube açma izni aldı ve bazı arkadaşlarıyla birlikte Fatih Akıncılar Teşkilatı’nı kurdu… Metin Yüksel teşkilatın bu şubesinin başkanlığını yüklendi.

Fatih Akıncılar Teşkilatı kısa bir zamanda Türkiye’nin en aktif Akıncılar teşkilatı haline geldi. Metin ve arkadaşları bir taraftan siyasal çalışmalar yaparken, diğer taraftan da birtakım sosyal faaliyetlerle uğraşıryorlardı. Mahalledeki ve çevredeki insanları İslâm Cemiyet’ine kaydediyor, üye yapıyor, okumaları için kitap veriyordu. Haftada iki gün çevredeki yoksul ailelerin hasta çocuklarının muayene edilmeleri için Akıncılar Teşkilatı’na doktorlar getiriyorlardı. Doktorların tavsiye ettiği ilaçlar ise çevredeki eczanelerden yardım olarak tedarik eederek bölgenin fakir insanlarına ulaştırıyorlardı.

Bir yerde miting olsa bütün gün çalışıp afişlerini hazırlıyor, İstanbul’un her tarafını afişler ile donatılması işini ayarlıyordu. Afişleri kendisi çiziyor, bayrakları kendisi boyuyor ve birbirinden güzel karikatürler yapıyordu. Karikatürlerini Mehmet Şevket Eygi “büyük gazetesi”nde neşrediyordu. Yapılan miting ve izinsiz gösterilerde, Türkçe, İngilizce, Arapça ve Kürtçe olmak üzere 4 dilde “Müslümanlar Kardeştir”, sloganını attırırdı. Bu sloganlardan da açıkça belli olmaktadır ki; Metin Yüksel için herhangi bir ırk, kavim ön planda değildi. Metin Yüksel’in tek önceliği vardı: İslam.

Müslümanların olduğu her yerde ve her çalışmada ayrım gözetmeksizin bulunan, bütün samimiyetiyle destek veren Metin Yüksel, her zaman Allah rızası için koşuşturdu. Müslamanlar onu her mitingde en ön safta görüyordu. Mücadeleci ve aktif kimliği ile geniş bir kesimin sevgisini kazandı ve hayatlarında yer edindi, onlara rehberlik etti.

1977 yılında Fatih Daruşşafaka Caddesi’nde Akıncıların faaliyetlerinden rahatsız olan sol militanlarla giriştiği silahlı çatışmada üç kurşunla yaralandı.

Mücadeleci bir kişiliğe sahip olan Metin Yüksel, eğitim hayatı boyunca öğrenci olaylarında ön saflarda rol aldı.

Metin Yüksel’in içindeki bitmez tükenmez şehadet aşkını hiçbir şey yıldırmadı. Her yeri dolaşarak sürdürdü cihadını. “Şehadet şehadet sururi inkılâbest”, “şehadet bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara” dilinde slogan olmuştu…

Fatih’teki çalışmalarını ülke geneline yayarak, Anadolu’daki Akıncılarla tecrübe ve bilgilerini paylaştı. Artık seminerler, mitingler, gösteriler Metin Yüksel’in bütün hayatını kapsarmıştı. Metin ve arkadaşları o dönem İslâmî kesimin etkin yayın organları olan Gölge, Akıncılar, Akıncı Güç, Sebil gibi dergilerin halka ulaşması için büyük çaba sarf etti… Kendinden büyük Akıncılar bile yapılan çalışmalarda Metin Yüksel’e tabi olurlardı.

1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi’ni babası Sadreddin Yüksel hocaefendi ile iştişare ettikten sonra desteklemek ve tanıtmak için ellerinden gelen gayreti sergilediler.

İzmir‘deki İran Konsolosluğu’nda Mehdi Pur’un gerçekleştirdiği bir toplantıya katıldıktan sonra İstanbul’a dönen Metin Yüksel, ertesi gün 23 Şubat 1979‘da, Cuma namazı çıkışı Fatih Camii’nin avlusunda kimliği belirlenemeyen kişilerce şehit edildi.

Metin Yüksel, namazını kıldıktan sonra uzunca dua etti… Namazdan çıkınca, Fatih Camii’nin arka avlusunda gizlenen bir grup, ona adıyla seslendiler. Metin Yüksel, seslere yönelince, silahlı grup, önce Metin’in ayağına doğru bir kez ateş etti ve kurşun ayak parmağını sıyırdı. Birkaç saniye içinde geçen olayda ikinci kurşun Metin’in karnına saplanmıştı. Metin Yüksel yere düşmeden evvel Tekbir getirdi. Olduğu yere yığıldı ve yere kapaklanmış kıvranıyor, “Kelime-i Şehadet” getirmeye çalışıyordu ki, katiller başına üşüştü ve kafasına iki el ateş ettiler. Metin’in oluk gibi akan kanları, Fatih Camii’nin avlu taşlarını kıpkırmızı yapmıştı.

Görgü şahidleri, hadiseden sonra Cuma’dan çıkan cemaatı yanıltma için, katillerin “Allahu Ekber” diyerek kaçtıklarını belirtmektedirler. Ne var ki al kanlara bulanan gencin Metin olduğunu cami cemaatı anlayıncaya kadar katiller çoktan kaçmıştı.

Şehid naaşı başında kısa bir konuşma yapan babası Sadrettin Yüksel: “Allah bütün müslümanlara kendi nizamı uğrunda şehid düşmeyi nasip etsin. Dünyadaki bilimum müslümanları ilgilendiren ve Kur’an-i azimüşşanda da yer alan ilahi bir çağrıdır ki ben sadece onu tekrarlayacağım: “Ey iman edenler! Düşman bir cemaatle karşılaştığınız zaman sebat gösterin, kaçmayın. Ve Allah’ı çok anın. Belki felaha kavuşursunuz. Allah’ın gönderdiği ve Rasulullah’ın tebliğ ettiği emir ve yasaklara itaat edin. Kendi aranızda ihtilafa düşmeyin. Sonra başarısızlığa uğrar, gücünüz yok olup gidecektir. Sabredin. Çünkü Allah’ın yardımı ile, zaferi ile sabredenlerle beraberdir…” şeklinde devam eden veciz bir konuşma yaptı.

Daha öğle namazından itibaren Fatih Camii’ni dolduran yaklaşık ellibin müslümanın katılımıyla ikindi namazını müteakip Mahmud Hocaefendi’nin kıldırdığı cenaze namazından sonra 25 Şubat 1979 Pazar günü tekbir sedaları arasında Edirnekapı Necati Bey Şehidliği’nde defnolundu.

Tavizsiz dik duruşu, sabrı öğütleyen kişiliği ile inandığı değerlerden ödün vermeden yaşayan, şehadet şerbetini içmek için sürekli didinen Metin Yüksel, “Şehadet bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara.” diyerek 21 yaşında bu özlemine kavuştu.

Şiiri ve Konuşması Kendi Sesinden:

You need to a flashplayer enabled browser to view this YouTube video

Hilal TV – İz Bırakanlar – Metin Yüksel:

You need to a flashplayer enabled browser to view this YouTube video

Şeyh Ahmet Yasin – [1936-2004]

// Mart 22nd, 2008 // 1 Comment » // Terceme-i hâl

Şeyh Yasin, ümmeti uyandıran, zindancıları hayrete düşüren ve işgalcileri korkutan mucizevî bir olgu

 

Şeyh Ahmet Yasin’in şehadetiyle – onun şehadetiyle genelde Müslümanların, özelde de Filistinlilerin başına büyük bir musibet gelmesine rağmen- ne HAMAS ne de onun ihlâslı mücahitleri sarsıldı. Tekerlekli sandalyeye mahkûm durumdaki bu yaşlı adam, dünyanın her tarafına yayılmış olan düşmanına, bu düşmanın taraftarlarına, yandaşlarına ve gönüldaşlarına korku salmıştır. Hayatında olduğu gibi ölümünden sonra da onları sarsmıştır. Tekerlekli sandalyeye mahkûm ve evinden camiye gitmek için arabasını süren bu zatın direniş ve cihad için kurduğu bu cephe, tarihin en büyük kahramanlıklarını sergileyen mekteplerinden biri sayılır. Bugün, Ahmet Yasin’in taşıdığı düşünce gün geçtikçe yayılıyor, kurduğu hareket giderek güçleniyor. Kendisi, -Allah rahmet etsin- şeref, onur ve izzet yolunu aydınlatmak için kendini yakan bir mumdu. Şehid Şeyh Ahmet Yasin, aşkın bir komutan, felçli haliyle ümmeti uyandıran bir zattı. Peki, sağlam ve sıhhatli bedenler, ne zaman oturan azim ve gayretleri uyandıracaklar?

Şehidin Doğumu

Şeyh Ahmet İsmail Yasin, köklü ve tarihi ‘Cevre Askalan’ köyünde, Haziran 1936 yılında doğdu. O yıl, işgal altındaki topraklar, artan Siyonist nüfuza karşı ilk silahlı mücadeleye tanık oluyordu. Kendisi daha beş yaşını doldurmamışken babası vefat etti. Ahmet Yasin, büyük yenilgi/felaket diye bilinen 1948 yılındaki Arapların yenilgisini 12 yaşındayken yaşadı. Bundan kendine dersler çıkardı. Çıkardığı bu dersler, ilerde hayatının düşünce ve siyasi alanlarına etki edecekti. Çıkardığı önemli ders şuydu:

“Filistinli halkın silahlanarak kendi güçlerine dayanması, kendi dışındaki güçlere –bunlar ister Arap ülkeleri ister Birleşmiş Milletler olsun- dayanmasından daha önemlidir.”

Şeyh Yasin, şehid olmadan önce bu dönemle ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Siyonistlerle savaşmaya gelen Arap orduları, ordu dışında hiç kimsenin elinde silah bulunmaması gerektiği bahanesiyle elimizdeki silahları aldılar. Haliyle onlara bağlı kaldık. Onlar hezimete uğrayınca bizler de hezimete uğradık. Bunun üzerine Siyonist çeteler sivilleri korkutmak ve sindirmek için katliamlar yaptı. Şayet silahlarımız elimizde olsaydı, olayların akışı mutlaka değişirdi.”

Çileli Bir Hayat ve Yüce Çabalar

Ahmet Yasin Cevre ilkokuluna başladı. Beşinci sınıfa kadar öğrenimini burada sürdürdü. Fakat 1948 yılında Filistinlileri derinden etkileyen ve yurtlarından eden büyük felaket, bu küçük çocuğu da etkiledi. Onu da ailesiyle birlikte Gazze’ye hicret etmeye zorladı. Orada işler değişti, başka muhacir aileler gibi bu aile de hayatın dayanılmaz sıkıntılarına maruz kaldı. Burada fakirliğin, açlığın ve mahrumiyetin acısını tattılar. Ahmet Yasin, akranlarıyla birlikte ailelerini ve yakınlarını doyurmak için Mısır ordusunun karargâhına girip, yemeklerinden arta kalanları toplayıp getiriyordu. Yedi kişiden oluşan ailesine yardım etmek amacıyla Gazze’deki bir lokantada çalıştığından okula bir yıl ara verdi. Fakat daha sonra tekrar okuluna devam etti.

Ömrünün on altısında, tüm hayatını etkileyecek, bir kazaya maruz kaldı. 1952 yılında arkadaşlarıyla oynarken boyun omuriliği kırıldı. Boynu 45 gün alçıda kaldıktan sonra, maruz kaldığı felcin ömür boyu devam edeceği anlaşıldı.

Tüm vücudunu etkileyen felcin yanında şeyhin başka rahatsızlıkları da vardı. Tutuklandığı zaman Siyonist istihbaratın soruşturması esnasında, Siyonistlerin işkencesiyle sağ gözünü kaybetmişti. Sol gözü de iyi göremiyordu. Kulaklarında müzmin iltihap ve ciğerlerindeki bazı hastalıklar yanında bağırsaklarında da iltihap vardı.

Şeyh… Usta Bir Müderris ve Mahir Bir Siyasetçiydi

Şeyh Ahmet Yasin lise öğrenimini 1957/58 yıllarında bitirdi. Sağlık nedenlerinden dolayı ilk etapta itiraz edildiyse de iş bulup çalışmaya muvaffak oldu. Gelirinin çoğu verdiği eğitimden geliyordu. Bunu da ailesine harcıyordu.

Şeyh Ahmet Yasin yirmi yaşındayken, 1956 da Mısır’ı hedef alan üçlü saldırıyı kınayan Gazze’deki protestolara katıldı. O dönemlerde hitabetiyle ön plana çıkmış, örgütlenme ile ilgili düşünce ve pratiklerini göstermişti. O zaman ve o yaşlarda arkadaşlarıyla birlikte Gazze’ye uluslararası gözlemcilerin çağırılmasını şiddetle reddetmiş, bu bölgenin yeniden Mısır’ın idaresine girmesinin gerekliliğini vurgulamışlardı.

Yasin İşgalci Siyonistlerin Hapishanelerinde…

Ahmet Yasin’in hitabet kabiliyeti gittikçe kendini daha iyi gösteriyordu. Gazze’deki diğer davetçiler arasında yıldızı parlamaya başladı. Burada çalışan Mısır istihbaratının dikkatini çeken şeyh 1965 yılında, Mısır’da -Müslüman Kardeşler Cemaati’ne yönelik- yapılan yoğun tutuklamalardan nasibini aldı. Bu dönemde, daha önce 1954 yılında tutuklanıp serbest bırakılan Müslüman Kardeşler Cemaati’ne mensup herkes yeniden tutuklandı. Ahmet Yasin, bir aya yakın tek kişilik hücrede kaldıktan sonra geçirdiği soruşturma neticesinde kendisiyle Müslüman Kardeşler Cemaati arasında hiçbir organik bağın olmadığı anlaşılması üzerine serbest bırakıldı. Tutukluluk dönemi onun üzerinde büyük etkiler yaptı. Kendisi bu durumu şöyle özetlemektedir:

“Hapishane, haksızlıktan hoşlanmamayı içime yerleştirdi. Bu dönem, bir yönetimin meşruiyetinin o yönetimin adalet üzere olmasına ve insanların hayatlarında özgür yaşama hakkına inanmasına bağlı olduğunu kavratmıştır.”

Şeyh Namaz Kılanların Duygularını Coşturuyor

1967 hezimeti ve akabinde işgalci güçlerin Gazze dâhil bütün Filistin topraklarını işgal etmesinden sonra Şeyh Ahmet Yasin Abbas Mescidi’nin minberinden namaza gelen cemaatin duygularını canlandırmaya ve harekete geçirmeye başladı. Bu mescitte işgalcilere karşı direniş için konuşmalar yapıyordu. Bununla birlikte yardımlar ve bağışlar toplayarak şehid ve tutsak ailelerine yardım ediyordu. Bu çalışmaların ardından da Gazze’de İslam Akademisi’nin başkanı oldu.

Şeyh Ahmet Yasin, 1928 yılında Mısır’da İmam Şehid Hasan el-Benna’nın kurduğu Müslüman Kardeşler Cemaati’nin düşüncelerine inanmıştı. Bu cemaat, – kendi ifadeleriyle- ‘İslam’ı doğru bir şekilde anlamaya ve hayatın tüm alanlarında kapsamlı bir şekilde yaşamaya davet ediyordu.’

Siyonistlerin Sürekli Takibi

Şeyh Ahmet Yasin’in çalışmaları işgalci Siyonistleri rahatsız etmeye başladı. Bunun üzerine işgalci siyonist yönetim 1982 yılında tutuklanmasını emretti. Kendisine örgüt kurma ve silah bulundurma suçları isnat edildi ve bu suçlardan dolayı 13 yıl hapis cezası verildi. Fakat 1985 yılında işgalci güçlerle Filistin Halk Cephesi-Genel Komutanlık arasında gerçekleşen esir değişimi sonucunda serbest bırakıldı.

HAMAS Hareketinin Kurulması

Şeyh Ahmet Yasin 1987 yılında İslami sahada çalışan ve Müslüman Kardeşler Cemaati’nin düşüncelerini benimseyen birkaç liderle birlikte, Filistin’i kurtarmak ve Siyonistlerle savaşmak amacıyla Gazze’de İslami bir örgütün kurulmasına karar verdi. Kurdukları bu oluşuma HAMAS, yani ‘Hareket’ul Mukavemet’il İslamiyye/ İslami Direniş Hareketi’ ismini verdiler. O sıralarda oluşan intifadanın başlamasında bu hareketin büyük bir katkısı olmuştur. Bu intifada ‘Mescidlerin İntifadası’ diye meşhur oldu. O tarihten sonra Şeyh Ahmet Yasin bu hareketin ruhani lideri kabul edildi ve öyle kaldı.

Siyonistler Yeniden İşbaşında…

İntifadanın güçlenmesi ve yaygınlık kazanması üzerine işgal güçleri Ahmet Yasin’in çalışmalarını durdurmak için bahaneler aramaya başladılar. 1988 Ağustos ayında evini basıp arama yaptı ve onu Lübnan’a sürgün etmekle tehdit ettiler. İntifada sırasında Siyonist askerlerin öldürülmesi ve işbirlikçilerin saflarında suikasta uğrayanların artması üzerine, Siyonistler HAMAS hareketinin yüzlerce üyesiyle birlikte Şeyh Ahmet Yasin’i de 18 Mayıs 1989 yılında tutukladılar. 16 Eylül 1991 yılında askeri mahkemelerden biri onu 15 yıl hapse ek olarak müebbet hapse mahkûm etti. Kendisine yapılan ithamlar arasında, Siyonist askerleri kaçırma ve öldürmeye teşvik ve tahrik, HAMAS ile bu hareketin güvenlik ve askeri kanatlarını oluşturma da vardır.

Siyonist Bir Askerin Kaçırılması

HAMAS’ın askeri kanadı olan, İzzeddin Kassam Tugayları’ndan bir grup Şeyh Ahmet Yasin ile diğer bazı yaşlı tutukluları serbest bıraktırma girişiminde bulundu. Bunun için 13 Aralık 1992 yılında Kudüs yakınlarında bir Siyonist askeri kaçırdı. Akabinde bu askerin serbest kalması karşılığında Siyonist hapishanelerinde tutuklu olanların serbest bırakılmasını talep ettiler. Fakat Siyonistler bu teklifi reddettiler ve askerin tutuklu bulunduğu yere baskın düzenlediler. Baskın sırasında kaçırılan askerle saldırıyı yapan işgalci birliğin komutanı ölürken fedai gurubunun komutanı da şehit oldu.

Aslında daha önce de bir esir değişimi olmuştu. Ekim 1987 yılında Ürdün’le Siyonistler arasında gerçekleşmişti. Siyonistlerin, Ürdün’ün başkenti Amman’da HAMAS’ın Siyasi Birim Başkanı Halid Meşal’e düzenledikleri başarısız suikast girişiminin akabinde, Ürdünlü yetkililer suikasti düzenleyen iki Mossad ajanını yakaladılar ve siyonistlerden bu ajanların serbest bırakılması mukabilinde tutuklu bulunan Şeyh Ahmet Yasin’in serbest bırakılmasını talep ettiler. Bunun üzerine Siyonist yetkililer de ajanlarının serbest bırakılması karşılığında, Şeyh Ahmet Yasin’i serbest bıraktılar.
Şeyh Ahmet Yasin’e Zorunlu İkamet

HAMAS’ın siyasetinin Filistin Özerk Yönetimi’nden çok farklı olması nedeniyle Özerk Yönetim çoğu zaman HAMAS’a baskı kurmaya çalışıyordu. Bu bağlamda Özerk Yönetim defalarca Şeyh Ahmet Yasin’i ev hapsine zorlamıştır. Hâlbuki yönetim, Şeyhin direniş ve Filistin siyasi hayatı için ne kadar önemli olduğunu iyi biliyor ve kabul ediyordu.

Beklenen Şehadet

6 Eylül 2003 yılında Siyonist işgalciler Şeyh Ahmet Yasin’e suikast girişiminde bulundular. İşgalci Siyonist ordunun helikopterleri, Şeyh Ahmet Yasin ile şu anda başbakan olan İsmail Heniyye’nin bulunduğu binaya füze attılar. Ahmet Yasin’in bu suikast girişiminde sağ kolundan aldığı yaralar öldürücü darbeler değildi.

2003 yılında düzenlenen suikastten hafif yaralarla kurtulan, Şeyh İmam Ahmet Yasin 22 Mart 2004 tarihinde Siyonist hava kuvvetlerine bağlı uçaklar tarafından atılan füzelerle şehid oldu. Şeyh, füzelerle yapılan saldırı sırasında tekerlekli sandalyesiyle sabah namazını kıldığı mescidden çıkıyordu. Kendisinin mescidden çıkmasıyla işgal ordusunun hava kuvvetlerine bağlı aşağılık uçaklar birkaç füzeyi onun temiz ve pak bedenine doğru ateşlediler. Füzeler Şeyh’in bedenini paramparça edip, dört bir yana dağıttı. Bir o kadar temiz olan ruhu da Rabbinin katına yükseldi. O İstediği şekilde vefat etti.

Şeyh Ahmet Yasin’in şehadeti önemsenmeyecek bir konu değildir. Çünkü bu olay tarihi değiştirdi. Zira bu suikastı onlarca devlet ve binlerce kurum ve kuruluş kınamış, bu devletler, kurum ve kuruluşlar, Şeyh’in bedenini hedef alan bu eylemin bir savaş suçu ve büyük bir hak ihlali olduğunu ifade etmişlerdir. Bütün İslam ülkelerinde büyük bir infial olmuş, her tarafta şehadetini ebedileştirecek etkinlikler ve çalışmalar yapılmıştır. Her kesim ve çevre, işgal altındaki topraklarda cihad ve direniş meşalesini temsil eden bu efsane şahsiyetin şehadetini, yıl dönümlerinde yâd etmiş ve unutulmaz hale getirmişlerdir.

Şehid İmam Ahmet Yasin’in Kültürü

Gazze’deki Filistin Alimler Birliği ‘Şehid İmam Ahmet Yasin’in Kültürü’ ismiyle bir kitap yayınladı. Kitap ‘Ahlaklı ve Kültürlü Bir Toplum’a doğru’ dizisi arasında çıktı. Kitabı Dr. Nesim Şahda Yasin ile Dr. Yahya Ali ed-Decni kaleme almışlar. Kitapta önemli birkaç noktaya değinilmiş. Bazıları şunlardır:

Şeyh Ahmet Yasin kendi sahasında benzersiz bir olgudur. Zira o öyle mükemmel bir mekteptir ki bu mektepte hem engelli hem de sağlıklı insanlar birlikte eğitim görmektedir. Şeyhin bu mektebinde bedeni engelli olanlar, bedensel engelliliğin ve sağlık eksikliğinin üstesinden nasıl gelineceğini öğreniyor. Asıl acziyet; iradenin acziyeti ve akılların zaafıdır.

Keskin Zekâsı ve Hafızasının Kuvveti

Kitap ayrıca Allah Tebareke ve Teala ile olan irtibat ile bunun üzerinde sebatın, takvanın gerçekleşmesi; marifet ve kültür semeresinin devşirilmesi için gereken bir yol olduğu üzerinde duruyor. Kitapta “Şeyhin vehbi ilme ulaştığı yol işte budur. Ayrıca Allah’ın verdiği keskin zeka ve kuvvetli hafıza, onun kültürel düzeyinin yükselmesine vesile olmuştur.” deniyor. Kitaptaki ifadeler şöyle devam ediyor:

“Kültür ve marifetin en yüce derecelerine ulaşmak ancak cehd, sabır ve okumakla mümkündür. Şartları ve imtihanları bahane edip bunları kendine siper etmek, acizlerin yoludur. Şeyh Ahmet Yasin bir sayfayı bile çevirecek takatta olmamasına rağmen, vaktini değerlendirmek, ilmini ve irfani boyutunu artırmak için sayfaları diliyle çeviriyordu. Bu da iradesinin ne denli güçlü olduğunu yansıtıyor.”

Başkalarının Saygınlığını Kazanmak

Şeyh Ahmet Yasin’in hayatını konu edinen kitabın farklı paragraflarında kendisiyle ilgili şu bilgiler veriliyor:

“Şeyh Ahmet Yasin, öğrenme kaynaklarını sınırlamıyordu. Onun için birçok kaynaktan istifade ediyordu. Bu kaynaklar ister ev, ister okul, ister üniversite, ister cami, ister hapishane ve ister başkası olsun fark etmez… Bu vasıtalar klasik kaynaklar ya da internet veyahut basın yayın gibi çağdaş vasıtalar da olabilir.”

“Kültürel dairesinin genişliği; İslam kültürü, dil, tarih, ekonomi konularındaki derin vukufiyeti Şeyhi, insanların katında ve hareketinin mensupları arasında saygın bir konuma getirmiştir. Zira herkes onda görüşünü şuur, ilim ve marifet gibi sağlam temeller üzerine bina eden âlim bir insan, Allah’ı tanıyan bir kişilik gördüler. Bu durum bizi, kendisini yirminci yüzyılda Filistin’de İslami davetin müceddidi olarak saymamıza sebep olmuştur.”

“Şeyhin kültürü, şuuru ve bilinci Filistin halkını iç savaşın yangınından kurtarmıştır. Ki bu yangın, kuru ve yaş demeden her şeyi yakıp kül edecek ve sadece Siyonist işgalcilerin işine yarayacaktı.”

Şeyh Mucizevî Bir Olgu

Bu seçkin kitabın sonuç bölümünde yazarlar, bu mucizevî şahsiyetin kültürel, fıkhi davet ve pedagojik boyutu üzerinde daha fazla araştırma yapılmasının zaruretine dikkat çekmişler. Bunlar ve bunların dışında kalan alanlarda toplu veya bağımsız araştırmaların yapılmasının yerinde olacağına işaret etmişler. Yazarlar ayrıca bahsettikleri türden araştırmaların, Şeyh hakkındaki söz konusu bilgileri bize aktaracak arkadaş ve öğrencileri bu dünyadan ayrılmadan önce yapılması gerektiğini ifade etmektedirler. Yine yazarlar, davetçilerin ve sonradan gelecek nesillerin istifade etmeleri için Şeyh Ahmet Yasin’in mirasının ilmi ve belgeli bir şekilde araştırılmasını da talep etmektedirler.

Kaynak