Archive for Mülakat

Yol Ayrımındaki Müslümanlar

// Eylül 6th, 2009 // No Comments » // Mülakat

Yirminci yüzyılın sonu, modernist düşünceye yöneltilen eleştirilerin yoğunluk kazandığı bir dönem oldu. İslâmcılık, bu eleştirilerin belki de en çok etkilediği akım. Söz konusu eleştirilerin gündeme getirdiği, İslâmcı düşüncenin, entelektüel ve siyasi kökleriyle ilgili değişiklikler doğurmaya aday tartışmalar, Abdurrahman Arslan’ın yazılarının ve konuşmalarının çıkış noktası. Modern dünyanın yaşadığı kırılma ve dönüşüm, Müslümanları da bir yol ayrımına getiriyor. Müslümanlar, ya modernitenin öngördüğü süreçlere katılarak ona yeni bir ‘ruh’ verecekler ya da kendi teorik temellerine yaslanarak öncelikle bir hayat tarzı olarak kendini görünür kılmanın ve korumanın imkân ve çıkış yollarını arayacaklar. EskiYeni dergisinde Abdurrahman Arslan’la yapılan söyleşi onun teorik ufkunun ortak meselesini görmek bakımdan oldukça önemli.

EskiYeni: Hocam, öncelikle tanımdan başlayalım istiyorum. Dünyevileşmeyi nasıl tanımlıyorsunuz? Onun üzerinde bir tanımsal çerçeve geliştirelim istiyorum. Ayrıca biz “sekülerlik” diye de bir kavram kullanıyoruz. Acaba sekülerleşme ile dünyevileşme arasında bir fark var mıdır?

Abdurrahman Arslan: Şimdi doğrusunu isterseniz bu sorun ciddi şekilde problematik bir sorundur Müslümanlar açısından. Çünkü sekülerleşme kavramına karşı dünyevileşmeyi kullandığımızda bize çok yabancı gelmiyor. Fakat nihayetinde sekülerleşme dediğimiz tarihsel bir vaka vardır ve o da Batılı toplumların tecrübesine dayanan Hıristiyanlık dediğimiz bir dinin de başından geçen bir macera sayılır bu. Biz bir bakıma işte o macera ile üretilmiş ya da o maceranın neticesinde ortaya çıkmış bir kültürle bugün muhatabız. Yani dolayısıyla dediğim gibi karmaşık boyutlu bir şey bu. Bir yönüyle bize ait değildir. Ama bir yönüyle de o kültürün etkisinde olduğu-muzdan dolayı bize ait, bizim yaşadığımız bir süreçtir ya da bir durumdur; ne derseniz deyin. Bundan dolayı diyorum çok kompleks, çok karmaşık.

EskiYeni: Zaten problematik dediğimizde meselenin birbiri içine girmiş çok farklı dalları, boyutları olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz.

Abdurrahman Arslan: Yani evet şimdi eğer biz kendi tarihsel tecrübemizin neticesinde bir dünyevileşme hadisesi üzerinde konuşsaydık, ki Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla tarihteki diğer kavimlerin de başına gelmiş olduğunu biliyoruz, belki o zaman konuşmamız daha kolay olurdu. Fakat sadece kavram-sal düzeyde değil ama hayatın pratiğinde de bize ha-kim kültür ya da dünya görüşü ister istemez batılı tecrübeyi kısmen de olsa bizim tarafımızdan yaşanır kılmaktadır. Problemin esas boyutu bu; ama isterseniz önce çok kısa şekilde Batı’daki durumla ilgili bir şeye değinelim yani kavramın kendisiyle ilgili ya da Batı’daki kasdetilenle ilgili.

EskiYeni: Herhalde kökeni oraya dayandığı için bunu yapmalıyız.

Abdurrahman Arslan: En azından şu manada; de-iğim gibi bugün 19., 20. ve 21. yüzyıllardaki Batı’-nın sekülerleşme dediğimiz süreçlerinin hasıl ettiği kültür belirlemektedir bütün dünyayı. Yani bu tabi ki yeni iletişim teknolojisiyle beraber büyük oranda çok daha kolay yayılmakta ve nüfuz etmektedir. Ama en azından son 200 yıldan fazladır Batı’da seküler temele dayalı bir kültür bütün dünyayı kendine göre yeniden şekillendirmektedir. Buna belki de bir protestanik kültür de diyebiliriz. Ne derseniz deyin. Ama nihayetinde Batılı tecrübeye dönüp baktığımızda da birtakım problemleri olan açıklamaya muhtaç bir süreçle karşı karşıyayız. Bundan dolayı kavramın kökenine gitmekte fayda var diyorum. Önce bu kavramı ben kişisel olarak iki farklı anlamda kullanıyorum. Birbirleriyle ilişkili ama farklı anlamları olan. Biliyorsunuz laiklik kavramı daha çok Fransız kültürünün egemen olduğu dünyada kullanılıyor. Sekulerleşme ise Angolosakson kültürünün hakim olduğu bir dünyada daha yaygın kullanılıyor. Ben daha çok burada laikliği din ve devlet ayrımı meselesi olarak ele alıyorum. Daha siyasal düzlemde, siyasal olanın bir bakıma ifadesi, ifade edilme biçimi olarak düşünüyorum. Sekülerleşme kavramını ise bizzat hayatın pratiği ile ilgili bir mesele olarak ele alıyorum.

EskiYeni: Toplumsal, kültürel, yaşamsal hayat düzleminde.

Abdurrahman Arslan: Evet o düzlemde. Birinde yani siyasal düzlemde din ve devletin ayrıştırılması meselesini açıklamak için ya da anlatmak için kullanıyoruz. İkincisini ise, hayatın dinden yoksunlaşma-sı olarak ele almak taraftarıyım. Yani dolayısıyla da sekülerleşme burada bir din karşıtlığını değil dinden yoksullaşma meselesini ortaya koyar. Dinden yoksullaşmaya işaret eder.

EskiYeni: Yani insan hayatının dinî referanslara yaslanmadan inşa edilmesi gibi bir duruma mı işaret ediyorsunuz? Şimdi geldiğimiz noktada din yine var yani dinsizlik diye bir şey yok.

Abdurrahman Arslan: İsterseniz buraya sonra gelelim. Şimdi daha başa dönelim. Bu kavramın kullanıldığı bir süreç var. Yani önce Batılı anlamda kullanıldığı süreç var. 1860 yıllarından itibaren Batı’da açıkça literatürde kullanılıyor. Ama kavramın 13. yy.dan itibaren Batı’da kullanıldığını biliyoruz. İlk defa kilise bunu kullanıyor. Manastır dışındaki hayatı ve din adamlarını ifade etmek için kullanılıyor. Fa-kat aşağı yukarı 1800′lerden itibaren yada 1850 1er-den itibaren bizzat hayatın pratiğinde bir problemle karşılaşıyor Batılı insan; ondan dolayı da aşağı yukarı 1860′lardan itibaren kavramın siyasal yaşamın dışında da kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Bu nasıl yani hangi ihtiyaçtan dolayı meydana geliyor? Önce tabiat bilimlerinde yoğun bir gelişine söz konusu oluyor. Bundan sonra da eğitimin giderek çok fazla yaygınlaşması meselesi oluyor. Tabi bunlara bağlı olarak toplumsal hayatta ortaya çıkan derin değişimler söz konusu oluyor Batı’da. Bu süreç dini yani Hıristiyanlık dinini kendi üzerinde yeniden düşünmeye zorlayan, davet eden bir süreçtir aynı zamanda. Dolayısıyla da burada dinin kendisi üzerindeki düşünme meselesi iki şekilde cereyan ediyor. Bir tanesi, dinin kurumsal olarak kendi üzerinde düşünmesi. İkincisi; akademik cihetten kendi üzerinde düşünmesi. Kurumsal düzeyde kendi üzerinde düşünmesi demek; kilisenin kurum olarak hayattaki rolüyle ilgilidir. Akademik düzeyde kendisi üzerinde düşünmesi ise, daha çok Hıristiyan kozmolojisinin uğradığı kırılmaların neticesindeki bir hadisedir. Çünkü coğrafî keşiflerle birlikte önemli hadiselerden birisi de kilise kozmolojisinin uğradığı kırılmadır. Nitekim bu, Batılı insanı büyük oranda da inançla ilgili bir şüpheye sokmuştur. Şimdi bu hem kurumsal düzlemde hem de şey düzlemindeki tartışma kaçınılmaz olarak, yani hayatı siyasal ve sosyal boyutları üzerinde sekülerleşme dediğimiz meseleyi gündeme getiriyor. Böyle olunca da tabii ki burada karşımıza iki boyutlu mesele çıkıyor, din ve sekülerleşme meselesi dediğimizde.

EskiYeni: Hocam, din ve sekülerleşme diyoruz ya, bunun mesela Hıristiyanlığın ta başından bu yana kutsal ve din dışı ayrımıyla bağlantısı bağlamında bir şey var değil mi?

Abdurrahman Arslan: Evet tabi. Din ve sekülerleşme kavramlarını iki ayrı bağımsız kavram olarak ele almamız, aslına bakarsanız Hıristiyanlığın kutsal ve kutsal dışı dediği o ikili ayrımın getirdiği bir avantajdır ya da dezavantajdır. Ona nasıl bakarsanız o öyle anlamlanır. Elbetteki bizim din ve sekülerleşme dediğimiz mesele -ki biz tarihten bahsederken Hıristiyanlık’tan da bahsettik aynı zamanda- Hıristiyanlığın onu besleyen fikrî bir alt tabanı vardır ve o alt tabandan birisi de kutsal ve kutsal dışı ayrımıdır. Zaten 13. yy.da seküler kavramının kullanılmasına imkan veren sebeplerden birisi de yine budur aşağı yukarı. Çünkü manastır hayatıyla manastır hayatının dışındaki dinî görevi ifade etmek üzere seküler kavramı kullanılmıştır. Aslında seküler din adamı dediklerinde bu şu demekti: Manastırda hayatını sürdürmeyen, normal toplumun içinde hayatını sürdürüp onlara dinini öğreten din adamı anlamına geliyordu. O yüzden dedik ki kavramın 13. yy.a kadar uzanan bir kökeni vardır.

EskiYeni: Siz daha evvelki tarihî kökenlere iniyorsunuz. Bu sizin daha önce Bilgi ve Hikmet dergi-sinde “Sekülarizm: Akleden Kalbin Parçalanışı” makalenizde anlattığınız tarihsel boyut değil mi?

Abdurrahman Arslan: Evet, biraz öyle tabi. Belki yine Batılı anlamda onun da çok enteresan bir boyutu vardır. Yani kavramın kökenine baktığınızda, orada da çok ilginç bir şey vardır; İslam’la uyuşmayan bir boyutu vardır. Çünkü bildiğim kadarıyla kavram seicus kökünden gelmektedir. Bu da seksle aynı kökten gelmektedir. Dolayısıyla da Batı’nın eski Grek’ten beri gelen sekülerizm anlayışı aynı zamanda da seksle ilişkilendirilmiştir. Çünkü onlara göre seks dünyevî bir faaliyettir. Dünyevî bir faaliyet olduğundan dolayı da ondan kaçınmak gerekir. Fakat Batılı insan burada ciddi bir problemle karşı karşıyadır. Çünkü dünyevî faaliyette bulunmazsa neslinin kökü kesilecektir. Ondan dolayı da böyle bir çelişki içindedir. Ama neslinin devamı için o seküler faaliyete girmeyi göze alır. Bu haliyle de bir günaha da girmiş olur. Oysa mesela bizde bunun karşılığı yoktur. İşin önemli tarafı da bu.

EskiYeni: Zaman zaman böyle arzulamalar var yani sanki insanın cinsel hayatıyla ilgili Hıristiyan! bir bakış açısı var bizim dünyamızda da son 1-2 yüz-yılda Özellikle parçalanan dünya içinde değil mi?

Abdurrahman Arslan: Ben doğrusunu isterseniz istisnaların dışında çok bizimkiyle benzer görmüyorum; yani genel olarak mutasavvıfların hayatını ya da tasavvufun böyle bir şeyi ima ettiğini söylerler ben buna katılmıyorum. Çünkü bu şeyin temelinde insan nefsinin terbiye edilmesiyle insan nefsinin öldürülmesi gibi iki kategori vardır karşımızda. Batı-’da Hıristiyanlıkta asıl olan, eski Hint’te de bu böyledir, zaten büyük oranda da Hint’ten etkilendiği söylenir; Batı’da asıl olan insan nefsinin öldürülmesidir. Bizde ise asıl olan insan nefsinin terbiye edilmesidir. Fakat burada daha önemli bir mesele var insan nefsinin öldürülmesi de terbiye edilmesi de hangi imkanlarla hangi araçlarla, hangi metotlarla ve hangi bilgiyle olacağı da çok önemlidir. Dolayısıyla İslam’da insan nefsinin terbiye edilmesi aynı zamanda da terbiye edecek araçların, bilginin varlığını gerekli kılmaktadır ve Müslüman bunun yollarını da bilir. Ya da ona verilidir bunlar; nefsini nasıl terbiye edeceğini Kur’an’dan ve sünnetten öğrenir. Yani insanın kendi başına karar verdiği bir metodun neticesinde bunu gerçekleştirmez. Bu Batı’da biraz farklıdır. Çünkü manastırda kaideleri vardır nefsin nasıl öldürüleceğinin. Fakat bütün bunların hepsi insanların kendi tecrübeleriyle ortaya çıkmış bir şeydir. Yani herhangi bir ilahî kaynaktan edinilmiş bir şey değildir. İşin şey tarafı bu. Mesela nefsi terbiye eden şeylerden birisi biliyorsunuz bekârettir. İnsanlar aylarca çamurlarda yatmaktadırlar, aylarca yıkanma-maktadırlar ki nefislerini terbiye edebilsinler diye. Manastır hayatında ilk terbiye süreçleri böyle cereyan eder. İşte bunun karşılığı İslam’da yoktur diye düşünüyorum. Bizde nefis kaçıp kurtulmamız gereken bir şey değil; terbiye edilip kontrol altına alınması gereken bir şeydir. Çünkü nefis kaçıp kurtulunması gereken bir şeyse o zaman bu bizim insanlık anlayışımızla, insan anlayışımızla çatışır. Çünkü biz insanı bir nefis bağlamı içinde tanımlıyoruz. Yani fıtratı içinde. Dolayısıyla onun nefsini öldürmeye kalkmak insan kavramına da aykırı bir şeydir.

EskiYeni: Bu anlamda tartışma konusu olduğu için soruyorum; sekülerleşme kavramıyla dünyevileşme kavramı arasında çok fark görüyor musunuz?

Abdurrahman Arslan: Hayır, dediğim gibi sekülerleşme kavramının bir boyutunda Hıristiyanlık’taki tecrübesi içinde baktığımızda sekülerleşme kavramı kilisenin otoritesinin ve kutsama alanının dışında cereyan eden şeyler anlamına gelir. Yani Batı’da Rönesans sonrasındaki hayatın gelişimi çizgisinde giderek hayat, kilise otoritesi ve kutsama alanının dışında cereyan eden bir süreç haline geliyor. Nitekim işte tam da o alana, o süreçlere sivilite diyoruz biz.

Çünkü kilisenin kutsama alanının dışındadır; kendi bildiği, kendine ait kurallarla kendini düzenlemek istemektedir. Kilisenin kurallarıyla değil. Bundan dolayı da ona sivilite denmektedir. Yani işin öyle bir tarafı var ve bu bize ait değildir. Yani bizim kültürümüzde bunun karşılığı yoktur. Ama ikinci bir boyutu var ki o da bizi ilgilendirir; hayatın içinde yaptığımız birçok şeyin dinî cihetten anlam kaybına uğramış olmasıdır. İşte bizi esas ilgilendiren boyutu budur. Çünkü bu da iki türlü tezahür etmektedir bireyde. Bunun bir tanesi, bireyde kendine ait bir zihniyet inşa etmektedir. Dolayısıyla birey bu zihniyetle birlikte dünyaya bakıp dünyayı yeniden anlamlandırmaktadır. İkinci husus ise, yine bu zihniyete bağlı olarak insanın faaliyetleri, amellerini kendine göre yeniden şekillendirmektedir ve onları da dünya ile sınırlı ameller, faaliyetler haline getirmektedir. Yani insan amellerinin, faaliyetlerinin dünyadaki amacını yine dünya ile sınırlamaktadır. Oysa bir Müslüman açısından bir amelin ya da faaliyetin nihai amacı öbür dünyayı, ahireti içerir. Her şeye rağmen hem o amellerimizin karşılığını ahirette bekleriz hem de o amellerimizin karşılığı olarak sorguya çekileceğimizi düşünürüz. Dolayısıyla biz amel ve faaliyetlerimizi kurduğumuzda hep bu süreçler içinde kurarız, yani ahiret içerikli süreçlerdir bunlar. Sekülerleşme tam da bunu ahiretten yoksunlaştırıyor. Ahirete karşıtlık değildir bu, burada özellikle sekülerleşme sürecinin esas boyutu benim kişisel kanaatime göre budur. Bunun için dedim, süreç irreligion değildir din karşıtlığı değildir inreligion’dır; dinden yoksunlaşmadır bu ve bugün Müslümanların da hani dinen ve amel olarak karşı karşıya oldukları o tehdit edici durumun da bu olduğu kanaatini taşıyorum ben. Ya da dinimizin, Müslümanların yaşamış olduğu sekülerleşmeyi bu bağlamda ele alabileceğimizi düşündüm ben.

EskiYeni: Günümüz dünyasına özellikle Müslüman dünyasına, kendi dünyamıza baktığımız zaman dünyevileşmenin birtakım temel parametreleri dediğimiz neler görebiliriz? Pratiklerimizden hareketle neler söyleyebiliriz.

Abdurrahman Arslan: Bence bunun çok açık şekildeki ifadesini bugün Müslümanın eşya dünyası ile kurmuş olduğu ilişkinin mahiyetinde, niteliğinde bir dönüşüm olarak görmekteyiz. Dolayısıyla burada ciddi bir problem vardır. Ya da meseleyi belki daha açık şekilde burada görüyoruz. Müslüman artık, sahip olduklarını diyelim, ya da Müslümanın ihtiyaçlarını giderirken sahip olduğu ve olmak için mücadele ettiği her şeyde mutlak anlamda bir sahiplenme duygusu içinde hareket etmektedir. Bu bizim eşya ile kurmakta olduğumuz ilişkimizin dönüştüğüne işaret etmektedir; biz artık eşya ile emanet edilenle emanet alan arasındaki ilişkiyi değil doğrudan doğruya sahip olma ilişkisini kuruyoruz. Bu da mutlak anlamda sahip olma. Üzerinde her türlü tasarrufta bulunabileceğimiz bir ilişki olarak bakıyoruz. Bu bence Müslümanın sekülerleşmesinin önemli göstergelerinden biridir diye düşünüyorum. Tabi ki bunun kapitalizmle birlikte gelen bir boyutu vardır. Bunu göz ardı edemeyiz ama aynı zamanda Müslümanın bu zihniyetle ticarî ilişkilerde bulunurken kapitalizmi de ne kadar çok içselleştirdiğini de işaret etmektedir. Bu sıradan çalışıp bir şeyler kazanma meselesi değildir. Bu kazandıklarımızla, sahip olduklarımızla kurmuş olduğumuz ilişkinin niteliği ile ilgilidir. Din daima bizim sahip olduklarımızla bizim aramıza bir yabancılaşma ilişkisi sokar. Ahireti hatırlatarak, öbür dünyayı hatırlatarak bizim sahip olduklarımızla, bu dünyadaki varlığımızla bu dünya arasına bir yabancılaşma ilişkisi koyar. Bugün Müslümanlar bu yabancılaşma ilişkisini artık ortadan kaldırmaya başladılar. Ahiret fikri onların zihinlerinde vardır. Ama eylemlerinde, amellerinde, faaliyetlerinde böyle bir fikri esas almamaktadırlar. Çünkü bunun bir boyutu Müslümanlarla ilgili değil. Çünkü öyle bir kültür dünyasında yaşıyoruz ki bu kültür bize bunu sufle etmektedir. Ama Müslümanın görevi bunun farkında olmaktır. Biz bunu bahane olarak gösteremeyiz. Kanaatime göre Müslüman bunun farkında olmaktan çok bunu İslam adına meşrulaştırmaktadır günümüzde. Tabi eğitimle gelen bir boyutu da var bunun.

EskiYeni: Şüphesiz birçok boyutta bu fenomeni gözlemlemek mümkün.

Abdurrahman Arslan: Tabi bir tek boyuta indirgemek değil; mesela bilgiyle gelen bir boyutu vardır, iktisat olarak gelen bir boyutu vardır. Toplumsal ilişki olarak gelen bir boyutu vardır. Genel olarak hayat tarzı olarak gelen bir boyutu vardır. Esas bence önemli olan boyutu da bu zaten.

EskiYeni: Ben bir de şunu merak ediyorum. Sekülerleşme ile ilgili olarak tarihe doğru böyle bir geri okuma yaptık. 13. yy. filan ama, mesela dünyevileşme olgusunu temel bir problem olarak veya insanlığa ait bir evrensel problem olarak görüp tüm insanlık tarihine yayarak böyle bir okuma yapmamız mümkün mü? Batı’dan da bağımsız düşünerek. Yani biraz önce bahsettiğimiz insanın dünyayla, eşyayla kurduğu ilişkiye dinin vermek istediği yabancılaşma boyutunun olamadığı başka birtakım dönemler ve benzerleri hep genelde olagelmiştir. Bunları Kur’an-ı Kerim’in okuması ile görebiliyoruz mesela. Böyle bir tarih içinde geriye dönük tarih okuması veya tarih felsefesi kurmak mümkün olur mu?

Abdurrahman Arslan: Burada biz tabi sekülerleşmenin Batı’daki tecrübe içindeki modern biçimiyle yüz yüze geliyoruz. Bu demek değildir ki insanoğlunun tarihte ilk defa yüz yüze geldiği bir hadiseyle karşı karşıyayız. Hayır değil, bu öyle değildir. Tam tersine dünyevileşme dediğimiz, bizim tabirimizle ifade ettiğimizde, dünyevileşme dediğimiz hadise insanın kendisiyle, fıtratıyla, onun tarih içindeki bütün serüveniyle ilgilidir. Elbette ki dünyevileşmenin insanın fıtratında bir karşılığı vardır. Karşılık bulduğu için zaten bu meydana gelmektedir. Dolayısıyla da bunu, yani Kur’an’ın bize verdiği kıssalara dönüp baktığımızda formu, bazen niteliği farklı olsa bile kendini ifade ediş biçimi diyelim farklı olsa bile böyle bir boyut vardır. Peki modern olanı diğerinden farklı kılan nedir? Kanaatime göre modern olan ilk defa tarihte bir sistem olarak ortaya çıkıyor. Ve böyle kendini rasyonel temelde meşrulaştırıcı bir sistem olarak ortaya koyuyor. Esas işin dikkat çeken boyutu bu bence. Yoksa her sekülerleşmenin, dünyevileşmenin kendine göre bir mantığı vardır. Bunu mesela efendim Kur’an’daki kıssada zekat bölüşümü sırasındaki o mantıkta da dünyevileşmeyi görüyoruz. Belki başka kıssalarda da bunu görüyoruz. Ama o zekattaki bölüşüm sırasında bu bizimdir, bu sizindir, bu da Tanrı’nındır. Onun buna ihtiyacı yoktur demesi yine aynı şekilde böyle bir mantığı da içeriyor diye düşünüyorum.

EskiYeni: Evet hocam. Şimdi mantalite olarak bu-nu ifade ettik. Ama mesela Türkiye bağlamında dünyevileşme konusunda yaşadığımız en önemli somut konular, hani iktisadî açıdan veya başka açıdan benzer şeyleri mi söyleyeceğiz? Mantalite olarak eşyayla kurduğumuz ilişki, yani dünyayla genel olarak insan arasındaki bu ilişkinin mahiyeti; ama bu güne özel olarak şu içinde yaşadığımız hayatta dünyevileşme konusunda bugün sizin söylemek istediğiniz veya altını çizebileceğimiz en önemli somut sorun ne?

Abdurrahman Arslan: Şimdi bence buradaki esas önemli boyut, Müslümanın dünyevileşme ile birlikte elde etmiş olduğu zihniyet dünyasından kalkarak Kur’an’ı yorumlamaya başlamış olmasıdır. Bence Müslümanları tehdit eden en önemli boyut buradadır. Bu yorum genel olarak yaşanan hayatı olumla-yan bir yorum biçimi olarak önümüze geliyor. Onunla hesaplaşmayı değil, yeniden bir hayat kurucu ilkeyi ya da hayat kurucu ümidi içinde taşıyarak gelen bir yorum değil bu. Tam tersine mevcudu onaylayan, meşrulaştıran bir yorum olarak geliyor. Elbetteki hayatın bütününü reddetmek mümkün değil, ama hayat dediğimiz şeyin içerisinde bizim katılmamız mümkün olmayan, İslam’ın kurmaya çalıştığı hayat tarzı ile de uyuşmayan epey bir nokta var-dır. Mesela İslam ticareti serbest bırakıyor, övüyor da ama bunun kapitalizmle olan farklılığını tespit etmemiz lazım. Eğer tespit etmezsek ki bugün Müslümanlar bunu istemiyorlar, o zaman kapitalizmi İslam’ın övdüğü o ticaretle karıştırırsınız birbirine. Ama asla İslam ticareti överken nasıl bir insan modelinden, ahlakî yapısından hareket ederek ticareti övdüğünü anlayamazsınız. Yani İslam’ın nasıl bir öznede somutlaştırdığını anlayamazsınız. Anlayabilirseniz o zaman kapitalizmin öznesiyle İslam’ın ticaret yapan öznesini karşılaştırdığımızda hem mantalite olarak hem amel olarak hem de gelecek tasavvuru açısından farklılığını görebiliriz. Oysa biz bunu yapma niyetinde değiliz. Yani İslam ahlakı ile ahlaklanmış, her şeye rağmen ahireti içeren bir zihinle ya da bir öznenin yaptığı ticaret kapitalizmin dediği anlamda asla bu kadar çok birikime izin vermez. Zaten bundan dolayı da geçmiş Müslümanlar kazandıklarını hemen dağıtmışlardır. Çünkü kazanç bir kez büyük oranda biriktirildiğinde, artık bir daha asla siz onu dağıtamazsınız. Bu zenginliğe düşman olmak anlamına gelmez. Bu başka bir şeydir. Ama bu, kapitalizmin dediği şekildeki bir zenginlikte değildir. Niçin? Çünkü eğer siz gerçekten mutlak anlamda bir zenginlik, hakimiyet zihniyeti içerisinde sahip olduklarınızı düşünüyorsanız, o zaman sermayeyi her şeyin üstünde sahip olacağınız bir güç olarak görüyorsunuz demektir. Çünkü kapitalizmin mantığı odur. Ama bir Müslüman sermayeyi böyle göremez. Ha yakın zamanda görmeye başladı. Her şeyin üste-sinden gelebilecek bir güçtür sermaye. Niye? Çünkü günümüzün seküler dünyasında ona öyle bir rol verilmiştir. Ve tarihte ilk defa para olarak, iktisat olarak bir güç, ahlakın gücünün üstüne çıkıyor. Bu, insanoğlunun tarihinde ender rastlayacağımız hadiseler-den birisidir. Yani genel olarak insanların tarihinde ahlak her zaman yaptırımcı bir güç olmuştur. Parayı da düzenleyen bir güç olmuştur. Ama biz ilk defa kapitalizmle birlikte her şeyi düzenleyen bir güç olarak kapitalizmi görüyoruz ya da sermayeyi görüyoruz. Bence insanoğlunun tarihinde çok ciddi bir tehlikedir. Bundan sonra zaten yani sermayenin, paranın aramızda dönüp dolaşan bir devlet olmamasının başka ne sebebi olabilir ki. Siz eğer yani ahlaken onun üzerinde egemen bir güç haline gelemiyorsanız, ahlakı onun üzerinde egemen bir güç haline gevremiyorsanız, o zaman neyin iddiasında bulunabilirsiniz ki! Bence biz bugün bu süreçleri yaşıyoruz.

EskiYeni: Türkiye’de dindarlaşma eylemi ile ilgili birçok tartışma var. Bunları hep biliyorsunuz. Bir görüşe göre dindarlık gittikçe artıyor. Yapılan anket-lerde de bunlar söyleniyor. Tabi birtakım formel, dış biçimlere dayanarak bunlar söyleniyor. Kimi yapılan tartışmalarda da dindarlığın içinin boşaldığı, aslında bu görünen şeyin dindarlık olmadığı söyleniyor. Şimdi dünyevileşme bağlamında bu dindarlık meselesini kritik edersek neler söyleyebilirsiniz?

Abdurrahman Arslan: Evet, yaşadığımız, içinde yaşadığımız kültüre bağlı olarak ve de Müslümanların içinden geçmekte olduğu bu siyasî, sosyal, iktisadî süreçlerin getirdiği bir sekülerleşmeden ya da bir dünyevileşmeden bahsettik biz, edebiliyoruz. Dolayısıyla da buna bağlı olarak da içi boşalan bir dindarlıktan da bahsetmemiz gerekiyor. Çünkü bütün bunlar olurken dindarlık artıyor demek çelişkili bir şeydir.

EskiYeni: Yani ahlak bu şekilde giderken bunun üstüne tutup da…

Abdurrahman Arslan: Demek ki ordaki dindarlıkta bir sakatlık vardır. Bunun için benim kanaatime göre biz yeni bir dindarlık biçimi ile karşı karşıya-ız. Yani büyük oranda içi boşalmış, Müslümanın amelleri ve faaliyetleri üzerinde düzenleyici etkisi olmayan bir dindarlık söz konusudur burada.

EskiYeni: Şimdi biraz da şöyle bir şey yapıyoruz. İnsanlar mesela gündelik hayatta birtakım davranışlarda bulunuyorlar. Mesela şimdiki davranışı ile on dakika sonraki davranışları arasında düşünsel ve ahlakî anlamda bir tutarlılık yok.

Abdurrahman Arslan: Ama o bütünlük, artık sekülerleşme ile birlikte bozulmuştur. Yani artık akleden o kalp parçalandığı için parçalı düşünmektedir. O süreklilik yoktur. Bundan dolayı da Müslüman, hayatının, gündelik hayatının bir bölümünde dindarca davranmaktadır. Ama başka bir alana geçtiğinde ise tam o dindarca davrandıklarıyla çatışan şeyler yapmaktadır. Ama bunları yaparken de kendini rahat hissetmektedir.

EskiYeni: Tezat görmüyor bunda.

Abdurrahnıan Arslan: Evet, niye diyecekseniz? Zihnin kategorize olmasından dolayı bu ikisi arasında ilişki kurmamaktadır. Onları birbirinden ayırmak-tadır. Zaten bizim gündelik hayatımızda da sekülerleşme ile Batı’nın modern kültüm ile birlikte gelen böyle bir ayrım vardır. Yani değer alanlarının ayrımlaştırılması meselesi vardır. Dolayısıyla bu ayrıştırılmadan dolayı da Müslüman, olması gereken o sürekliliği ihmal etmektedir. Çünkü zihin ona göre kendisini yeniden düzenlemiştir. Müslüman zihin unutmayın ki sekülerleşen bu modern kültürün içerisinde yeniden şekillenmektedir. Bundan dolayı da o zihin dünyaya Müslümanca bakmamaktadır, bakamamak-tadır artık. Bence Müslümanların kabul etmesi gereken şeylerden biri de budur. Biz artık Müslüman olduğumuz halde dünyaya Müslümanca bakamıyoruz. Yeteri kadar Müslümanca bakamıyoruz. Bunu kabul etmemiz lazım artık. Biz kalben ya da zihnen dönüştük artık. Eğer deyim yerinde ise kirlendik diyelim buna. Dolayısıyla da sorun burada zihnin yeniden arındırılmasıdır, temizlenmesidir, teskin edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla da başka türlü çıkış noktamız yoktur. Teskin edilmemiş, arınmamış bir zihin, yani kirli bir zihin dünyaya Müslümanca bakama/. Yani arızalı bakar, bugün olmakta olan budur.

EskİYeni: İfadenizde, tezkiye gerektiğini söylüyorsunuz. Tezkiye için neler söyleyebiliriz? Bu nasıl bir şey içeriyor? Yani diyelim ki esası mantalite olarak tekrar o İslam’ın mantalitesini kazanmaktan başlayıp diğerlerine doğru giden bir süreç mi?

Abdurrahnıan Arslan: İsterseniz siz buna takva, züht deyin, isterseniz ben tasavvuf diyeyim. Ama tarikatla tasavvufu birbirinden ayırarak söylemiş olayım. Son iki yüzyıllık ciddi olarak kirlenmiş olan tarikat tecrübemizi bir kenara bırakalım. Ama benim naçizane fikrim Müslümanlar tasavvufun bu imkanlarından faydalanamazlarsa iki şeyi asla yapamayacaklardır. Bunlardan biri, cemaat olamayacaklar. Diğeri de asla temiz ya da tezkiye olmuş bir kalp inşa edemeyeceklerdir.

EskİYeni: Bu bağlamda tasavvufu bir imkan olarak görmemiz gerektiğini mi öneriyorsunuz? Yoksa tasavvufun içeriğinde yoğun olarak vurgulanan un-surlara mı atıfta bulunuyorsunuz?

Abdurrahman Arslan: Bence Müslümanların elinde bir tek böyle bir imkan vardır. Ben bunu İslam’dan bağımsız bir tasavvuf tanımı olarak almıyorum. Dolayısıyla sadece ve sadece bu kirlenmiş aklı veya zihni ya da bu sekülerleşmiş hayatı o kategorize olmuş, bölümlere ayrılmış alanlarını yeniden birleştirmek, eşyayı ait olduğu konuma yeniden iade etmenin tek imkanı bence tasavvuftur. Çünkü siz dünyayı ayaklarınızın altına alabilirseniz yükselebilirsiniz. Yani bu fakirliği tercih etmek anlamına gelmez. Çünkü Müslümanlar hep öyle düşünüyor. Çünkü iş-lerine gelmiyor böyle söylemek. Ama eğer gerçekten dünyanın zihninizdeki o kapsayıcı, o önemli konumunu, mercisini daha aşağılara indirmek istiyorsak, onu bence değersizleştimemiz gerekir. O da ancak bence tasavvufla olur. Ya da o usul içerisinde olabileceğini düşünüyorum.

EskİYeni: Şimdi hocam bir de tasavvufun temel söylemlerinde dünyaya karşı negatif bir tavır var. Yani genel anlamda baktığımız zaman birçok mutasavvıfın eserlerinde gördüğümüz bir şey. Mesela ilahiyat çalışmalarında öne sürülen şey; -özellikle İmanı Gazali üzerinden tartışılmaktadır- İmam Gazali’nin dünyayı kötülediği veya işte dünyaya karşı negatif tavır aldığından dolayı Müslümanların dünyayı ihmal ettiği ve Müslümanların geri kaldığı söylemi var. Şimdi biraz önce söylediklerimizle bunlar üzerinde bir kritik yaparsak bu denge nasıl ayarlanacak?

Abdurrahnıan Arslan: Şimdi bir kere biz modern alandan hareket ederek, Gazali bizi dünyadan kopardı, diyoruz.

EskİYeni: İddialar öyle.

Abdurrahman Arslan: İddialar öyle ama bu iddialar ayağını nereye basıyor? Baktığımızda modern dünyadan konuşuyorlar. Modern dünyadan hareket ederek Gazali’nin yaptıklarına bakmaya çalışıyorlar.

Benim kanaatime göre Gazali ve dönemi ya da Gazali’nin yaptıkları İslam’ın ikinci bir doğuşudur. İslam düşüncesini kendi otantik, orijinal kaynağına yeniden iade eden bir ilim ehlidir diyelim. Ve bundan dolayı da naçizane fikrim bugün yeniden Gazali’lere ihtiyacımız vardır.

EskiYeni: Dönemi görüp, ona göre din ilimlerini ihya etmiş. Bu açıdan mı olaya bakıyoruz?

Abdurrahman Arslan: Ama onunla hesaplaşılmamış, size şunu temin ederek söyleyebilirim ki bugün daha bir itiraz yapılmamıştır. İslam dünyasında gerçekten onun bu itirazı bugün bile canlılığını korumaktadır.

EskİYeni: Onun biraz daha güncellenmiş bir yüzleşmesi. Şimdi ortada bir şey var. Mesela modem bir kültür var, içinde yaşadığımız hayat var, bu hayat üzerinden eşyayla kurduğumuz bir ilişki var. Bütün bunların hepsiyle; diyelim ki Gazali’nin güncelleşmiş şekliyle yüzleşmek.

Abdurrahman Arslan: Evet benim söylemek istediğim bu. Yeni Gazali’lere ihtiyacımız vardır derken söylemek istediğim odur. Oradan, yeniden hesaplaşma. Yani eşyayı olması geren anlam dünyasına iade etmek; bu onu yok saymak değildir. Bak az önce de dedim. Bu nefsi öldürmek değildir, eşyayı yok saymak değildir, dünyadan el etek çekmek demek değildir. Ama yanlış kurulmuş bir dünyayı yerine iade etmektir. Yanlış kurulmuş bir toplumu yeniden inşa etmektir. Yanlış tanımlanmış bir insanı yeniden tanımlamaktır. Onun kendi görevleri, misyonu bağlamında ya da ahiret bağlamında diyelim buna biz. Yani bu olmazsa eğer, şey edilmezse şu anda tanımlanmış bir toplumla tasvir edilmiş bir dünyayla veri olarak onları alıp biz buradan devam edeceğiz. Zaten ediyoruz. Peki bizim ne farkımız var diğerlerinden, yani eğer bir rahmetsek her şeyi yerine, aslına irca etmemiz gerekiyor. Aslından koptu artık, bunu kabul etmemiz lazım. Bu iki şekilde koptu; hem modern dönemde koptu, hem post modern dönemde ikinci kez kopmaktadır. 21. yüzyıl yeni bir yüzyıldır, ne 19. yüzyıl ne de 20. yüzyılla asla ilişkisi olmayan ya da temelde ilişkisi olmayan ama görünüşte olan yeni bir dönemdir. Bu dönemde yeni Gazaliler gerekiyor. Bu mevcut kültürle, felsefeyle yüzleşecek onları yeniden ayıklayacak ve Müslüman zihnin yeniden inşası için gereken parametreleri yeniden kuracak imkan olarak ihtiyacımız vardır. Müslüman bugünkü zihniyle bunları yapamaz, bu asla mümkün olmayacaktır. Çok kesin konuşuyorum. Teolojiyle dünya kurulmaz. Zaten bu dünyanın ürünüdür teoloji .

EskİYeni: O zaman geçmişi de bu bakımından okursak, mesela Meşşai denilen filozofların -bizim dünyamızda Farabî gibi Kindî gibi- aslında böyle bir karşılaştırma yapmadıkları gibi tam tersine mevcut kültürün içerisinden İslam’ı yeniden okudukları so-nucunu çıkarabilir miyiz buradan? Ya da o çzigiyi nasıl yorumlamalıyız?

Abdurrahman Arslan: Hangi çizgiyi?

EskİYeni: Meşşai çizgisini, Meşşai diyoruz ya tırnak içinde.

Abdurrahman Arslan: Bütün bunlar aslında bizim düşünce dünyamızın unsurlarıdır. Yani El-Kindi’den Farabi’ye kadar hepsi bize aittir. Ama bunun içindeki orijinal olan bence Gazali’dir. Diğerine baktığınızda onların büyüklüklerini yok saydığımdan dolayı söylemiyorum. Ama Farabî’ye, İbni Sina’ya bak-tığımızda, özünde Platon’un, Eflatun’un birtakım yorumcularıdırlar. Yani elbetteki kısmen orijinallikleri vardır. Fakat nihayetinde Hayy b. Yakzan’a baktığımızda çok enteresan şeyler söylemiyor. Yani bize akılla hakikati bulacağımızı söylüyor, hayır bu Batı düşüncesinin hastalığıdır. Akılla hakikat bulunmaz. Biz bulsak bile bundan emin olmayız, o zaman böyle bir durumda bizim vahye ihtiyacımız kalmazdı. Öyle şey olur mu?

EskİYeni: Bulduğumuzu kritik edecek şeye ihtiyacımız var; o da elimizde yok.

Abdurrahman Arslan: Farzedelim ki bulduk, peki nasıl emin olacağız bundan. Biz ancak vahiy kanalı ile emin olabiliriz. Onlar tabi ki İslam kültürünün içinden konuştular bir bakıma, bu çok kolaydı. Ama mesela Grek kültüründe, yani İslam kültürünün dışından bir hakikat arayışına çıkan bulamazsınız. Zaten bulsaydı Eflatun, Aristo ya da diğerleri bulurlardı. Mücadele ettiler ama bulamadılar. O zaman bizim Peygamber’e de ihtiyacımız olmazdı, eğer o mantıkla hareket etmiş olsaydık, öyle değil mi? Dolayısıyla bunlar bizim düşünce dünyamızın zenginlikleridirler, Allah onlardan razı olsun. Ben orijinallik peşinde koşmuyorum. Ama kirlenmiş bir kalbin, zihnin yeniden İslam! bir düşünceyi üretmesi için temizlenmesi gerekiyorsa ben bunun orijinalini Gazali’de bulabileceğimizi düşünüyorum; onu söylemeye çalışıyorum. Bu aklı reddetmek demek değildir, bunu asla kabul etmiyorum. Genel olarak Gazali’ye yöneltilen eleştirilerden biri de budur; aklı yok etmek. Hayır, çünkü biz bir tane akıl üzerinden konuşmuyoruz, biz bir tek akıl üzerinden konuşamayız. Gazali’nin bahsettiği başka bir akıldır. Dolayısıyla da akıl üzerinde de anlaşmamız lazım. Gazali çok farklı olarak felsefenin akıl kavramı ile de hesaplaştı. Bence çok da iyi yaptı, hesaplaştı. Bugüne kadar söyledikleri bence doğruluğunu taşıyor, şu anda da benim için bir ufuk açıcıdır onun akıl eleştirisi. Kant’a karşı, Hegel’e karşı Müslümanların rahatlıkla faydalanabilecekleri bir akıl eleştirisi vardır orda. Nitekim Gazali’nin söylediklerini de kısmen söyleyelim; bugün post modernite haklı çıkmıştır. Ama o 1300 sene evvel söylemiştir bunu aşağı yukarı. Dolayısıyla bu aklı reddetmek değildir. Müslümanlar bunu böyle algılıyorlar bence çok yanlış bir şeydir bu. Bu, aklın belli bir biçimine işaret etmektir onu söyleyelim.

EskiYeni: Yani modern dünyada zaten din ile akıl böyle bir tezatlık konsepti içine yerleştiriliyor. İkincisi o bakış açısına göre akıl merkeze alınıyor ama bu Aydınlanma’nın burjuva aklı.

Abdurrahman Arslan: Ama biliyorsunuz, biraz evvel de bahsettik ya işte kutsal ve din dışı hep o kategoriler Batı’da da öyledir. Burada akıl vardır, hakikat vardır, gerçeklik vardır bilmem ne vardır. Yani bu son dönemlerde de bizde söyleniyor; mesela akıl ve vahyi iki ayrı kategori olarak anıyor. Burada akla bir hükmî şahsiyet verilmektedir. Hayır. İslam da böyle bir akıl yoktur. Akıl sık sık da söylediğim gibi insan bedeninde kimliği en belirsiz organdır. Dolayısıyla bu cihetten de baktığımızda ya da faaliyeti açısından baktığımızda, Kuran bize bir tek akıldan bahsetmez. Akletmek aklın belli bir faaliyet biçimine işaret eder. Bu ise onu Aristo’dan, Eflatun’dan ya da Hegel’den, Kant’tan ayırır. Bu farklı bir şeydir. Bizim için önemli olan bu akletme faaliyetini kazanmaktır. Yoksa herkes düşünüyor. Bizimki bu anlamda düşünmek değil. Dinli ya da dinsiz herkes düşünüyor. Ama İslam için muteber olan akletmek başka bir düşünce biçimine işaret eder. Bundan dolayı da önem taşır ve Gazali’nin akıl eleştirisi de bundan dolayıdır. Üstelikte Gazali’ye yöneltilen o diğer eleştirilerden biri de -aslında ben burada Gazali’nin avukatlığını yapmak istemem- işte “Gazali aklı hor gördü onun için biz geri kaldık.” Kardeşim bu Batılı anlamda bir tarih bilincini yansıtır ve yanlıştır. Demek ki tarihi ilerleten, toplumları ilerleten aklın kendisidir ve bu da tabi ki o progresif dediğimiz ilerleme fikrine sahip tarih şuuru ile söylenilmiş bir cümle. Biz bir Müslüman olarak nasıl bu şuuru kabul edebiliriz? Bir kere bu şuurun kendisinde sakatlık vardır. Böyle bir akıl anlayışının İslam’da yeri nedir? Bu mümkün değil, kabul edilemez bir şey.

EskiYeni: Kur’an’ın tarih felsefesi doğrulamıyor bir kere bunu.

Abdurrahman Arslan: Elbette bu sıfır ilerlemeci tarih, modern tarihten kalkarak İslam tarihini okumaktır. Ben de zaten bunu söylemeye çalışıyorum. Bu hastalıklı bir dönemdir. Bu süreci bence terk edelim ki daha iyi bir şey bulabiliriz diye düşünüyorum bütün insanlık için. Öbürünün, kopyanın kopyasıdır bu. Efendim aklı reddetmeseydi de daha iyi ilerleyecektik. Bizi ilerleten akıl mıdır, Batı’yı ilerleten akıl mıdır acaba? Batı’yı bütün tarihinden soyutlayacağız sadece Batılı akla indirgeyeceğiz. Böyle bir şey olur mu sizce? Çok karmaşık bir süreç bu. Ondan dolayı da bence bu yorumlar çok haklı yorumlar değil.

EskiYeni: Şimdi tasavvufla bağlantıları açısından konuşalım istiyorum. Meselâ; “Müslümanlar her şeyin en iyisine layıktır.” ifadesi yaşamsal pratikler üzerinden nasıl anlaşılmaktadır?

Abdurrahman Arslan: Ama mevcudu meşrulaştırmanın önemli dayanaklarından birisi budur. Bir başka şey daha söyleyeyim. Allah kulunun üstünde nimetlerini görmek ister, ama bu nimet nedir, hiç tartışmayız. Biz nimeti, kazandığımız paranın bize sağladığı imkanlar olarak görüyoruz. Halbuki ben diyorum ki iman bir nimettir, güzel ahlak ta nimettir. Ama Müslümanlar bunu görmek istemiyorlar, hep iktisadi olarak görmek istiyorlar.

EskiYeni: Hadisi şerif var. Müslümanların geniş bir eve sahip olması lazım, iyi bir bineğe binmesi lazım gibilerinden; herhalde bunlar da benzer şekilde algılanıyor .

Abdurrahman Arslan: Yani bunlar elbetteki sahih hadisler. Fakat buradaki yorurumuz çok dünyevî yorumlar. Yani Allah nimetlerini üzerinizde görmek istiyor, doğru. Bunun kazandığı da buna dahildir. Ama nimet bir tek kazandığınız değil ki; güzel ahlak da, Müslüman olmak da, takva sahibi olmak da bir nimettir. İsraftan kaçınmamız, merhametli olmamız bir nimettir. Adaletli olmamız bir nimettir. Niçin bunları söylemiyoruz? Niçin yoksulluğun kol gezdiği bu dünyada Müslümanlar Allah’ın adalet nimetini öne çıkartmıyorlar da kazanç nimetini öne çıkartıyorlar? Bu sekülerizmin bence en açık ve bariz örneğidir diye düşünüyorum.

EskiYeni: Şimdi haliyle içinde bulunduğumuz bir kültürden hareket ediyoruz. Fakat İslamî bir kılıf geçiriyoruz her şeye ve burada da çok önemli süreçler rol oynuyor. Özellikle İslamîleştirme birinci operasyon. İkincisi de, bunun muhtelif araçları. Söz gelişi medyadaki araçların, gazetelerin hatta tırnak içinde İslamî denilen gazete, televizyon ve benzerlerinin bu süreçteki özellikle dünyevileşmedeki rolü nedir? Biraz da bunu konuşalım istiyorum.

Abdurrahman Arslan: Yakın döneme kadar bu süreçleri ben çok normal görüyordum. Ama eğer az önceki tanımımıza uygun düşünürsek 21. yy. artık yeni bir yüzyıldır. Artık yeni bir yüzyıla başladık. Çünkü kendini kuran hakikattan kopmuş, kontrol dışı bir dünyada yaşıyoruz artık. Şunu inkar etmek mümkün değil; modemite köklerinden şu anda kopmuştur. Bu yeni bir duruma işaret ediyor. Zaten post modernlik de bunun bir tezahürü. Böyle bir zamanda bence geçmişle ilgili ciddi bir eleştiriye, tahlile gitmek gerekiyor. İslamcılık doğuş süreçlerinde böyle bir metod kullandı. Yani birçok şeyi İslamîleştirmeye çalıştı. Fakat bu özellikle 1960Mardan itibaren bence ciddi bir kopuş yaşadı. Çünkü 60′lara kadar aşağı yukarı kontrollü bir süreç izliyordu. Kendi kendisini kontrol eden bir süreç izliyordu ve Müslümanlarda seküler kültürle bu kadar yoğun şekilde yüz yüze gelmemişlerdi. Ama 60′lardan itibaren özellikle Türkiye’deki Müslümanlar hem ulema geleneğinden koptular hem de bu seküler kültürle çok fazla haşır neşir olmaya başladılar. Unutmayın bu dönemden itibaren Müslümanlar çocuklarını yoğun şekilde bir eğitime tabi tuttular. Yani İmam Hatiplerde başlayan ve sonra gelen bir süreç bu.

EskiYeni: Eğitim bu konuda önemli bir faktör.

Abdurrahman Arslan: Çok önemli, evet hem de çok önemli. Bugün Müslümanların sekülerleşmesindeki önemli faktörlerden birisi de Müslümanların alternatif diye bence kurdukları eğitim biçimiyle de alakalıdır bu. Yani burada biraz da imam hatipleri kastediyorum. Bunu da söylemem lazım. Dolayısıyla da burada temel sorun, özellikle altmışlardan itibaren Müslümanın bence yaptığı en büyük yanlışlık, kendisini vahye göre kurmaktan çok, kendisini öteki üzerinden kurmaya, inşa etmeye başlamasıdır. Yani burada şunu söylemek istiyorum. Müslüman kendi düşünce ve faaliyetlerini, amellerini ötekine göre ayarlayarak kurmaya başladı, öteki üzerinden kurmaya başladı.

EskiYeni: Aynadaki resmine göre…

Abdurrahman Arslan: Evet, Kur’an’a veya sünnete göre değil. Onun için karşıdaki sakinse biz sakin olduk, karşıdaki zalimse biz de zalim olduk. Öteki üzerinden kurma süreci bunu getirdi bize ve biz giderek vahiyden amel ve düşünce olarak kopmaya başladık. Daha doğrusu uzaklaşmaya başladık. Doğru zaman zaman Kur’an ve sünnetten bahsediyoruz. Ama onların bizim düşünce ve amellerimize ne kadar referans kaynağı oldukları ise tartışmaya açıktır. Çünkü siz bir kez kendinizi öteki üzerinden kurmaya başlamışsanız siyasî olarak, sosyal olarak, felsefi olarak amel ve faaliyet olarak kurmuşsanız, artık sizin birinci dereceden amellerinizi faaliyetlerinizi düzenleyen ötekinin kendisidir. Onun tavrıdır, tutumdur. Karşınızdakinin tutumudur. Bu ise dediğim gibi büyük oranda Müslümanları ahlaken zafiyete uğrattı. Ve öyle bir şey oldu ki kendi akidelerinden uzaklaşmış yeni Müslüman tipler olarak ortaya çıkmaya başladılar. Bu soruya nerden geldik?

EskiYeni: îslamîleştirme.

Abdurrahman Arslan: Ha evet, şimdi İslamî düşüncenin problemlerinden biri de şudur: Kendisini mağlup eden araçlara sahip olmak istemiştir. Özellikle bu, başlangıçta teknolojik bir mesele olarak algılanmıştır. Fakat süreç içerisinde ise hayat, kendi hayatları modernleştikçe bu defa modern hayatın içindeki her şeyi bir bakıma kendi vicdanlarını da rahatlatmak için onları yeşile boyayıp İslamîleştirip hayatlarının içerisine katmaya başladılar. Bu, doğru-sunu isterseniz başlangıçta masum, sonra da çok kolaycı bir süreci başlattı ve bu Müslümanları bence yaratıcı olmaktan alıkoydu, kopyacı hale getirdi. Ahlakî düzeyi ise oportünist (fırsatçı) hale getirdi. Bugün bu süreci görüyoruz bence. Müslümanlar bu-gün yaratıcı değildirler, kopyacıdırlar. Genel olarak da pragmatizmin arkasına sığınmış bir oportinizm yapıyorlar. Bu da onların amellerini artık İslam ahla-kının düzenlemediği anlamına geliyor. Yani hayatın pratiğinde sekülerleşme dediğimiz şeyler, bizim bugün şu anda bu şekilde karşılaştığımız süreçler bence. Müslüman o emin olma sıfatından, o Efendimiz’in (a.s) Muhammed’ül Emin dedikleri sıfatından her an uzaklaşmaktadır. Oysa Müslümanın yapması gereken, hayatın pratiğinde o emin sıfatıyla var olmasıdır. Ticaretiyle bilmem neyiyle ne derseniz deyin ama o emin sıfatıyla olmalıdır. Fakat Müslüman bence buna çok da sahip değil.

EskiYeni: Bununla bağlantılı çokça bahsedilen ılımlı İslam diye bir şey var. Bir yönüyle küresel çapta olan ikinci boyutuyla da Türkiye’yi ilgilendi-ren hatta Türkiye’nin bu konuda biraz daha ön ayak olduğu, diğer İslam ülkeleri için örnek bir model oluşturduğu, gibi tartışma ve söylemler de var. Şimdi özellikle ılımlı İslam… Böyle bir şey var mı önce onu sorayım?

Abdurrahman Arslan: Evet, var. Bir statükocu olarak var, önce onu söyleyeyim. Şu anda da hem kültürel olarak hem siyasal olarak bence uygulanmaktadır.

EskiYeni: Bunu şimdi dünyevileşme bağlamında nasıl açacağız? Biraz açalım ılımlı İslam projesini.

Abdurrahman Arslan: Şimdi tabi ki ılımlı İslam’ın en karakteristik özelliği bence neoliberalizmle sentez yapılan bir İslam meselesi ile karşı karşıyayız biz. Yani hem epistemolojik düzlemde hem siyasî düzlemde böyle bir sentezin olması istenmektedir.

EskiYeni: Mesela Ak Parti’nin ilk çıkışında neo-muhafazakarlık var.

Abdurrahman Arslan: Muhafazakâr kavramı.

EskiYeni: Bu farklı bir muhafazakarlık mı?

Abdurrahman Arslan: Hayır, hayır bir farkı yok. Ben katılmıyorum farklı olduğuna. Çünkü muhafazakarlık zaten sekülerlikle dinî olanı bir arada tutma çabasıdır. Sosyal bir şeyin analiz edilebilmesi için onun kategorilerini yerleştirmeniz gerekir. Yani İslam’ı bu haliyle yerleştiremiyorsunuz ama muhafazakarlık kavramı Batı’da yaşamış bir şeydir. Dolayısıyla da orda muhafazakarlığın doğuşu, tarihsel süreci, neye karşı, neden yana olduğu aşağı yukarı sosyoloji tarafından analiz edilmiştir. Şimdi bu kavramın içinde bilimsel bir nesne haline getirmek için muhafazakarlık kavramı kullanılmaktadır. Özünde bu vardır. Fakat muhafazakarlık kavramı, Batı’da liberalizm olmadan ortaya çıkan bir kavram değildir. Meselenin kendisi budur, muhafazakarlık liberalizm karşısında kendini inşa etmiş bir düşünce biçimidir. Dolayısıyla da neye karşı neden yana olduğu liberalizmle birlikte düşünülmesi gereken meseledir. Nitekim günümüzde de neoliberalizm söz konusu olduğu için muhafazakarlık kavramı da gündeme gelmiştir.

EskiYeni: Oradan öyle bir pratik bağlantı…

Abdurrahman Arslan: Yani Batı’nın şeyinde bu vardır.

EskiYeni: Şimdi görünen şöyle bir şey var. Barack Obama’nın da başkan olmasıyla birlikte Müslüman camiada şöyle bir şey oluştu; daha ılımlı bir yaklaşım. Yani bu biraz Amerika’daki öteki, zenci, beyaz olmayan; bundan dolayı da bize yakın olan gibi bir durum ve algılayışı ortaya çıkardı. Daha doğrusu biz ülke ve millet olarak olaylara daha duygusal yaklaşıyoruz. İşte Clinton bir zaman gelip de bir çocuğu öptüğü zaman Türkiye kamuoyunda olumlu izlenimler bırakıyordu. Barack Obama’nın diğer ismi de Hüseyin. Dolayısıyla Obama Müslümanlara bundan sonra daha yakın duracak falan diye düşünüldü. Bunları bu ılımlı İslam politikaları ve dünyevileşme bağlamında düşünürsek nasıl bir şey bekliyor bizi? Bunu şunun için soruyorum; açık savaşlar ve işgallerin devam etmesinden daha fazla böyle hedel’siz-lik, ülküsüzlük, içi boşaltılmış söylemlerin daha kuvvetle geleceğini mi beklemeliyiz yoksa her şey aynı devam mı edecek? Amerika’nın yeni başkanı üzerinden söylüyorum.

Abdurrahman Arslan: Bu, Amerika ile ilgili değil. Benim kanaatime göre bu küresel çapta karşılaştığımız bir olaydır. Her şeyin içi boşalıyor, doğru. Fakat her şeyin içi boşalıyor dediğimizde bir şeyi de ilave etmemiz lazım. Aynı zamanda da her şey melezleşiyor. Ilımlı İslam’dan Obama’ya kadar bir melezleşme söz konusudur. Çünkü bu kültürün temel özelliği hakikat ile zan arasındaki, adalet ile zulüm arasındaki, güzel ile çirkin arasındaki, negatif ile pozitif arasındaki bütün ayırıcı duvarları eritmesidir. Postmodern kültürün özelliği bu. Dolayısıyla da burada temel şey, aranan şey melezleşmedir. Doğrusunu isterseniz Obama da buna çok uygundur. Ilımlı İslam da buna çok uygundur.

EskiYeni: Hatta tam tersi, diyelim ki Bush veya başka biri olsaydı biraz daha gard almanız mümkündü ama, ona karşı gard almanız mümkün olamayacak yani o anlamda.

Abdurrahman Arslan: Çünkü artık hakikat yok. Onun için dedim; biz artık 19. veya 20. yüzyıllarda yaşamıyoruz. Hakikatin olmadığı, her şeyin görecelik taşıdığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu ne demektir; yani her şey melezleşme ile birlikte geliyor. Bunun hayattaki pratiği melezleşme ile birlikte geliyor.

EskiYeni: Bilinen insanlık tarihi itibari ile mesela böyle bir postmodern dönemin içerik itibariyle yaşandığı bir dönem olabilir mi?

Abdurrahman Arslan: Çok olmuştur. Bu bir müşrik kültürü temsil ediyor. Ha bu Doğu’nun pagan kültürüne de benzemiyor, belki Batı’nın bildiğimiz klasik pagan kültürüne de benzemiyor. Ama bir pagan kültürüdür.

EskiYeni: Şimdi bir de iktidar dili ve refleksinin özellikle Türkiye üzerinde düşünürsek dünyevileşme konusu üzerinde nasıl bir tetikleyici ya da geri bırak-tırıcı özelliğinden bahsedebiliriz? Gerçi mevcut iktidarın ne kadar böyle bir dil geliştirdiği tartışılabilir.

Abdurrahman Arslan: Öyle bir iktidar dili olduğunu düşünmüyorum. Yani nihayetinde yapılmaya çalışılan bence liberal bir iktidar dili; İslam bunun içinde kısmen bir garnitür olarak düşünülebilir. Ama doğrusunu isterseniz liberalizmin de çok hakkının verildiğini sanmıyorum. Ama sizin düşündüğünüz anlamda ya da görmeyi umut ettiğiniz anlamda iktidar dili yok bence. Liberal anlamda da yok, dindarlık anlamında da yok yani.

EskiYeni: Kastettiğim; ortada bir iktidar var da geliştirdiği dil ne düzeyde? Şöyle söyleyeyim; iktidar açısından böyle bir dilin olmadığını ben de kabul ediyorum da. Daha çok kafamdaki şuydu: Müslümanlar olarak düşünüyoruz ki ortada bir iktidar var, bu iktidar düşüncesine göre birtakım refleksler geliştiriyoruz.

Abdurrahman Arslan: Bence öyle düşünmemek lazım. Şimdi biz yeni bir politik kültürle karşı karşıyayız. Batı’da oluşan, kodları Batı tarafından verilen, ama iletişim teknolojisinde büyük oranda oluşmasına ve yaygınlaşmasına sebebiyet veren, özellikle de az önce de dediğimiz gibi 21. yüzyılın postmodern kültürünün, felsefesinin, daha doğrusu kaynaklık ettiği yeni bir politik kültürle karşı karşıyayız. Bu politik kültür dünün 19. ve 20. yüzyılın dünyalarını kurdu. Ulus devletten tut da vatandaşa kadar birçok yeni şeyi kurdu. Bu politik kültür dönüşüyor. Yani o klasik kültür yok artık. Bu yeni politik kültür geçmişin klasik kültürünün kurduğu birçok şeyi işlevsiz hale getiriyor; ulus devleti, işte onun vatandaşlık anlayışını, klasik liberalizmi, marksizmi, hatta dini işlevsiz hale getiriyor. Kendine göre yeniden şekillendiriyor. Reddetmiyor, kendine davet ediyor ama aynı zamanda onları melez hale getiriyor. Şimdi böyle bir melez kültürle karşı karşıyayız. Bu politik kültürün bizim ülkemizdeki tezahürleriyle daha yeni yeni tanışıyoruz bence, çok da yakinen böyle bir açıdan tahlil ettiğimiz söylenemez. Çünkü bu yeni politik kültüre daha kendimizi nasıl uyarlayacağımızı da bilmiyoruz. Bazı kuramcılar sözüm ona birtakım uygulamalar yapıyorlar. İşte muhafazakarlık kavramı, işte Müslümanlık kavramı bu yeni kültüre uyarlama çabalarıdır. Fakat bunun öyle şu anda başarılı olduğunu söylememiz mümkün değildir, başarılı olma ihtimali var mı? Bence yoktur. Niye derseniz bu politik kültürün karakteristik özelliği kalıcı bir şeye tahammül etmemektedir. Ondan dolayı da dünün kültüründe muhafazakar olmanın bir kalıcı boyutu vardı. Ama bugün öyle değil; dün muhafazakarlık kategorisindeyseniz yarın bu kategorinin içine sığmazsınız ya da sizi başka bir yere götürür, taşır.

EskiYeni: Sürekli istikrarsızlığı.

Abdurrahman Arslan: Belirsizlik özellikle, belirsizlik özelliği var bu yeni politik kültürün. Dolayısıyla böyle bir süreçte Müslüman nerde tutunabilir, ne yapabilir, neden yana kalıcı bir tavır koyması gerekir? Bence Müslümanın karar vermesi gereken bir şeydir. Artık her şey altüst oluyor, değişiyor. Eğer bazı şeylerin kalıcı olduğuna karar vereceksen, o zaman onları nasıl kalıcı hale getireceğimiz konusunda kafa yormamız gerekiyor. Ama bu kültür şey değil, öyle sabiteler istemiyor. Hiçbir şey olmasa bile görünüşte doğru, hiçbir şeyi değiştirmek istemiyor, fakat görünüşte sadece. Fakat muhteva olarak her şeyi değiştiriyor. Bunun için biz bir iç boşalmadan bahsettik, efendim dönüşümden, melezleşmeden bahsettik, ama görünüşte bakıyorsunuz, formal düzeyde bakıyorsunuz bu anlamda da yeni bir muhafazakar dünyayla karşı karşıyayız. Bundan sonra benim kanaatime göre mevcut olan kültür her şeyi muhafaza etmeye çalışacaktır. Yani görünüşteki mevcut olan formal düzeydeki her şeyi muhafazaya çalışacaktır. Ama içerik olarak muhteva olarak da onlar değişeceklerdir. Çünkü kendini güvende hissetmiyor. Ve aşırı bir muhafazakarlığın geleceğini düşünüyorum ben, gelmektedir de o başladı bence.

EskiYeni: Bunun sununla bir alakası var mı? Paradigma açısından baktığınız zaman Batı paradigmasının artık dünyaya önereceği yeni bir şey yok. Dolayısıyla düşünce belli bir noktaya geldikten sonra muhafazakârlaşma eğilimine girer. Biraz onunla da bağlantılı değil mi?

Abdurrahman Arslan: Evet, aynen öyle. Çünkü niye derseniz burada bir korku vardır. Yani Batılı bir paradigma söz konusu değil, bizim bildiğimiz bütün paradigmalar çatladı, kırıldı. Post modem paradigma daha kendisini kurabilmiş değil, kurmaya çalışıyor. Ama kurabilmiş değil, kurabileceğini de zannetmiyorum. Böyle bir durum da zaten bence bir paradigma kendine olan güvenini yitirdiğinde aşırı şekilde muhafazakarlaşır ve hırçınlaşır, dolayısıyla kendi mevcudiyetini muhafazaya başlar. Bence biz böyle bir süreç yaşıyoruz. Bu sürecin daha başlangıcındayız, ondan dolayı da bence bu kriz Batılı insanlara ciddi şekilde bir korku verdi. Çünkü muhafaza edilmesi gereken bir hayat tarzı, hayat standardı vardı. Kriz bu hayat tarzını bence tehdit etti. Buna sadece bu anlamda bir iktisadî mesele olarak bakmamız mümkün değil, yasam tarzı olarak bütünüyle bakmak lazım. Bundan dolayı da insanlara bir korku yaşatmaktadır.

EskiYeni: Osmanlı’dan itibaren bu süreçte, Türkiye seküler iddialara devamlı zorlanıyor. Birincisi, Türkiye bu iddiaları ne kadar kabul ediyor? Gelinen bu noktada ne kadar bu rolü almaya istekli? Yani şu anlamda söylüyorum. Mesela; Osmanlı’dan başlayan ve sık sık kıble değişimi olarak nitelendirilen kırılmalar yaşadık. Dışardan da ılımlı İslam projeleriyle şunlarla bunlarla Türkiye’ye biçilmek istenen örnek rol modeller var. Yani Türkiye Arap ülkelerine, diğer Müslüman ülkelere özellikle seküler karakteriyle öncülük edecek, rol oynayacak. Türkiye şu gidişatı ile bu iddiaları kabul etmekte ne derece istekli? Son beş on yıllık bir süreçte özellikle Ak Parti ile başlayan süreçte bu iddiaları reddettiğini mi yoksa kabul ettiğini mi gösteriyor? Ve gelecek perspektifimiz ne olacak bu açıdan baktığımızda?

Abdurrahnıan Arslan: Türkiye’nin laiklik vurgu-suyla bu iddialar birbirleriyle örtüşüyor, her şeyden önce bunu söylememiz lazım. Ama bizim bildiğimiz klasik şartların içinde değiliz. Mesele laiklik ya da laik olmama meselesi değil. İslam yüzyıl öncesinden beri paradigma dışı bir muhalefeti temsil ediyordu. Bugün, kendisinden emin olamayan, kendine olan güvenini yitirmiş bir paradigma. O yüzden İslam’ı tehdit olarak görmeye başlamıştır. Bu, paradigmanın kendi içinde yaşadığı kırılmadan kaynaklanmaktadır. Yoksa İslam yüzyıl önce de İslam’dı, duruyordu, ordaydı yani. Fakat burada benim kanaatime göre esas sıkıntı veren şey; hakim paradigmanın kendine olan güvenini yitirmiş olmasıdır. Böyle olunca da tabi ki küresel bir çapta İslam ya da Müslümanların temsil ettiği dünya paradigma dışı bir muhalefet olarak ortaya çıkıyor ve bu muhalefet Müslümanların görmek istemediği bir muhalefettir. Bu paradigmatik, epistemolojik bir muhalefettir. Ama Müslümanlar asla bunu görmek istemiyorlar. Problem buradan geliyor. Bu muhalefet kavga etmek değil, hayır, Müslümanlar her zaman Müslüman olmayanlarla birlikte yaşadılar. Ben inanıyorum ki Müslümanlar geleceğin dünyasında Hıristiyanlarla birlikte hareket edeceklerdir. Çünkü bu postmodern dünyaya karşı, nihilizmin hakim olduğu dünyaya karşı Müslümanlar bence Hıristiyanlarla, Katoliklerle birlikte çok rahat hareket etmek durumunda olacaklardır diye düşünüyorum. Ya da Katolikler Müslümanlarla birlikte hareket edeceklerdir. Nihilist gücün, inanan insanları bir araya getireceğini düşünüyorum, fakat meselenin böyle bir boyutu vardır aynı zamanda; epistemolojik olarak, paradigmatik olarak farklılığı olan bir süreç vardır. Çünkü post modern kültür, paradigması olan. epistemolojisi olan her şeye düşmanlık besliyor. Bu sadece Müslümanlara değil Müslümanlar dışındakilere de düşmanlık besliyor. Ben bunu ilk dönemin Hıristiyanlarına Romalı müşriklerin düşmanlık beslemelesine benzetiyorum. Onlar da durup dururken onlara düşmanlık besliyorlardı. Niye? Çünkü müminler, o günün müminleri onlarla birlikte ibadet etmiyorlardı. İlk kavga böyle başlamıştı onlarda. Şimdi böyle bir süreç vardır ortada. Dolayısıyla bu sürecin politik yansımaları nasıl olur, nasıl olmaz onu bilmiyorum. Türkiye’de bunun bir politik temsili söz konusu mudur onu da bilmiyorum? Ama şunu söyleyebiliriz: İslamcı söylem Ak Parti ile birlikte nihai hedefine varmıştır artık. Bundan sonra gidecek bir yeri yoktur, çünkü o hedefine vardı artık, iktidarı söylüyordu ve yoğun şekilde ona vurgu yaptı, iktidara geldi. Ama dönüp baktığında ne kadar çok büyük şeyler kaybettiğini de görmesi lazım artık. Ortada artık İslam’ın o emin sıfatıyla, ahlakıyla övüneceğimiz insanların sayısı az. Adalet talebi olan Müslümanlar az.

EskiYeni: Bunlar iktidardan sonrasını ifade ediyor. İktidardan sonra ne, dediğiniz zaman ortaya bunların gelmesi lazımken…

Abdurrahnıan Arslan: Neydi bunlar? Bunun yeniden muhasebesini yapmamız gerekiyor. Bizim misyonumuz neydi? İktidar sahibi olmak mı, yoksa gerçekten iyi bir mümin ve mümine olmak mıydı? Muttaki, emin, gerektiğinde dünyaya emreden bir insan modeli. Postmodern dünyada biz böyle bir Müslüman model sunamazsak iddialarımızın hepsini kaybetmiş oluruz. Kapitalizmin dediği ticaret adamı, ilim adamı vb. orada daha iyisi var. Peki Müslümanın ne iddiası var? Müslümanın da bir iddiasının olması gerekir her şeyden önce.

EskiYeni: Müslümanlar, o anlamda epistemolojik, paradigmal düzeyde şeyler söylememiz gerekir gibi bir bilince henüz ulaşmış değiller diyebilir miyiz?

Abdurrahman Arslan: Bence buradaki sorun; o ulaşma noktasını Müslümanlar anlamak istemiyorlar. Şimdi Müslümanlar diyorlar ki üniversiteye başörtülü kızlarımızı alsınlar, yani İslamî mücadele geldi bir başın örtünmesinde düğümlendi. Sizce bu trajik değil mi? Bence çok trajiktir.

EskiYeni: Büyük bir yaşam alanı orada kayboldu. Şüphesiz bu konunun önemini azaltmaz ama…

Abdurrahman Arslan: Bütün yaşam alanlarını modern olana terk ettiler, bir başörtüsünü İslam adına sahiplendiler. Ama bütün yaşam alanları ellerinden gitti. Söylemek istediğim o.

EskiYeni: Anladım. Yani kısaca iyi bir mümin ve mümine anlamında.

Abdurrahman Arslan: Bizden istenen oydu, biz öyle olduğumuzda ancak hayatı, siyaseti, kültürü değiştirebiliriz. Başka nasıl değiştirebiliriz ki? Eğer biz de diğerleri gibi dünyaya düşkünsek, dünyevileşmişsek bizim diğerlerinden ne farkımız var. O zaman nasıl bir iddiada bulunabiliriz ki biz? Bu manada söylüyorum.

EskiYeni: Hocam dünyevileşme problemini aşmak için neler önerebilirsiniz? Tasavvufu söyledik, onun dışında…

Abdurrahman Arslan: Ben burada üç noktaya dik-kat çekiyorum

1- Müslümanlar hızlı bir şekilde sünneti yeniden ihya etmelidirler.

2- Cemaat olmanın imkânlarını, yollarını aramalıdırlar. Çünkü cemaat olmadan ne İslam, ne Müslümanlık, ne de daha iyi bir dünya kurmak mümkün değildir. Bütün bunların olabildiğini bize imkan olarak sunan bence tasavvuftur. Ben burada tasavvufu sadece ahlakî düzeyde almıyorum. Ama aynı zamanda da epistemolojik bir mesele olarak alıyorum. Onu da size söyleyeyim.

EskiYeni: O anlamda bu konuştuğumuz…

Abdurrahman Arslan: Yani dünyadan el etek çekmek değil. Tasavvuf Müslümanların dediği gibi değil bence. Ben tasavvufu bildiğim için söylemiyorum, ama anladığım kadarıyla o öyle değil. El eteğini çekmek öyle değil. O bilgi son iki üç yüz yıl öncesinin. O ilk dönemin Müslümanları, takva sahibi, züht sahibi Müslümanlarına baktığımızda başka bir şeydir o. Orda İslam’ın epistemolojik kaynaklarını görüyorsunuz. Bugün akıl adına konuşan bir adam tasavvufun akıl üzerine söylediklerini konuşmazsa bence hiçbir şey konuşmuş olmaz. Bu konuda, akıl üzerinde en çok laf edenler tasavvufçulardır.

TimeTürk

Ya Türkistan Neden Ağlar!

// Ekim 17th, 2008 // No Comments » // Mülakat

Geçtiğimiz günlerde uluslararası ajanslardan gelen küçük bir haber çok az gazetede yer bulabildi: Bundan beş yıl önce Pakistan’da tutuklanarak Çin’e teslim edilen İsmail Samed (İsmail Abdusemet Haci) isimli Doğu Türkistanlı aydın, Doğu Türkistan İslam Hareketi grubunun kurucularından olduğu suçlamasıyla 8 Şubat tarihinde idam edilmişti. Doğu Türkistan şimdilerde uzak bir diyar gibi görünüyor gözümüze. Ama aslında taşıdığı ve temsil ettiği anlam itibarıyla bize çok yakın olması gerekiyor. İslam medeniyeti içinde şekillenen özgün Türk kültürünün beşiği bu topraklar. Hiç olmazsa bu haber vesilesiyle Doğu Türkistan’ı hatırlayalım dedik ve Dünya Uygur Kurultayı Başkan Yardımcısı ve Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Genel Başkanı Seyit Tümtürk ile Doğu Türkistan davasını konuştuk.

Doğu Türkistan meselesi nedir?

Doğu Türkistan Türklerin ilk İslam’la şereflendiği ata yurdu. Divânu Lugâti’t-Türk’ü kaleme alan Kaşgarlı Mahmud’u, Kutadgu Bilig müellifi Balasagun’lu Yusuf Has Hacib’i yetiştiren topraklar. Bu coğrafyada 35 milyon Müslüman Türk yaşıyor. Fakat iki yüzyıldır Çin emperyalizminin egemenliği altında. Bu süre zarfında iki defa (1933 ve 1944) bağımsız devlet kurduk. Ama her ikisi de çok kısa süre içinde Çinli işgal güçleri ve Rusya tarafından yıkıldı. Son elli yıllık komünist dönemde ise sistemli bir asimilasyon politikası yürütülüyor; bölge Çinlileştirilmeye çalışılıyor. Çinlileştirmenin yöntemi ise basit: Doğu Türkistan ahalisinin İslami kimliğini ortadan kaldırmak.

Son olarak da Doğu Türkistanlı aydın İsmail Samed idam edildi…

İsmail Samed Doğu Türkistan bağımsızlık hareketinde sivil inisiyatif almış toplum önderlerinden biri olan kardeşimiz. Çin tarafından siyasi suçlu olarak itham edildikten sonra Pakistan’a kaçıyor. Pakistan ile Çin arasındaki ‘suçluların iadesi ve terörle işbirliği anlaşması’ neticesinde 2002 yılında Pakistan makamlarınca Çin’e iade ediliyor. 5 yıl cezaevinde tutuldu ve Çin Halk Mahkemesi’nde yargılanıp kurşuna dizilerek 8 Şubat 2007′de şehit edildi. Yine 5 Ocak 2007 günü Doğu Türkistan’ın Kaşgar bölgesinde 18 Doğu Türkistanlı şehit edildi. Bunların yanı sıra gözaltına alınan onlarca kardeşimiz oldu. Akıbetlerinden endişeliyiz.

Çin’de kültür devriminin sona ermesiyle bir yumuşama olmadı mı?

Hayır, tam aksine son yirmi-otuz yıl boyunca Müslümanlara yönelik baskı ve sindirme politikalarında kademe kademe artış gerçekleşti.

Peki, 11 Eylül Doğu Türkistan’ı nasıl etkiledi?

11 Eylül olaylarından sonra bütün dünya çapında güçlenen İslam karşıtlığı Çin’de de yankı buldu. Çin’deki Müslümanlara karşı sürdürülen baskı politikaları bu bahaneyle daha da şiddetlendi. Çin yönetimi bir yandan bölge halkının İslami kimliğini yok etmek suretiyle diğer yandan doğrudan fiziksel imha anlamına gelen uygulamalarla Doğu Türkistan’ı Türklerden arındırma siyasetini sürdürürken; demografik yapıyı dönüştürmek üzere çok sayıda Çinli göçmeni de bu topraklara yerleştiriyor. Uyduruk suçlamalarla mahkeme önüne çıkartılan Müslüman Türkler en ağır cezalara çarptırılıyor; bu ceza da genellikle idam oluyor.

Türk Dünyasından neden esaslı bir ses çıkmıyor?

Hangi Türk Dünyasından bahsedeceğiz? Çünkü Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan kendilerine sığınan Uygur Türklerini Çin’e teslim ediyor. Şanghay Beşlisi içinde yer alan ve Çin’le iyi ilişkiler içinde olmak isteyen bu ülkeler zaten komünist dönemin kalıntısı yönetimlere sahipler ve Doğu Türkistan Müslümanları hakkında olumlu bir yaklaşım içinde olmaları beklenmemeli. En son mesela Kanada vatandaşı olmuş bir Doğu Türkistanlı kardeşimiz Kanada kimliğiyle Özbekistan’a akraba ziyaretine gidiyor, Özbekistan makamları tarafından Çin’e teslim ediliyor ve şu anda 15 yıl cezaya çarptırılmış durumda. Böyle bir manzara karşında Türk birliğinden ve Türk Dünyasından bahsetmek ne derece doğru?

İslam Dünyasının gündeminde Doğu Türkistan neden yok?

Dünya kamuoyunun da İslam âleminin de bu olup bitenlerden pek haberi olmuyor. Haddizatında Doğu Türkistanlılar büyük ölçüde İslam Dünyasındaki tepkisizliğin kurbanı oluyorlar. Bu tepkisizlik ise büyük ölçüde bilgisizlikten, enformasyon eksikliğinden. Çin’in Doğu Türkistanlılara karşı yürüttüğü mezalim İsrail’in Filistin’de yaptıklarından daha hafif değil. Ama coğrafi uzaklığın yanı sıra Çin’in kapalı yapısı dünya Müslümanlarının bu bölgede olup bitenlerden haberdar olmasını güçleştiriyor.

Çin’e, ABD’ye kafa tutan tavrından dolayı bir sempati bile var…

Evet. İslam Dünyasının özellikle odaklandığı nokta, İsrail Filistin meselesi. Burada da ABD, İsrail’den yana taraf biliyorsunuz. Çin de ABD-İsrail ittifakını dengeleme noktasında Filistinlilerden yana tavır almış gözüküyor. Bu İslam Dünyasının sempatisini kazanmaya ve ABD yayılmacılığını engellemeye yönelik bir politika. Filistin’e destek verdiğini söyleyen Çin aynı Müslümanları Doğu Türkistan’da katlediyor. Çin’in Müslümanlara dönük samimi bir politika yürüttüğünü düşünmek safdillik olur. İslam Dünyası ABD’yi dengeleyecek bir güç olarak Çin’i görüyor ve sempatiyle yaklaşıyor. Halbuki bu çok tehlikeli bir durum. Çin ABD’nin ruhuna fatiha okutacak seviyede kötülük yapmaya adaydır çünkü. Gelecekte kendisine rakip olarak göreceği İslam Dünyasını karşısına almaktan çekinmeyecek bir ülke. Maalesef İslam ülkelerinin yönetimlerinin “yükselen dev” sayılan Çin’le iyi ilişkiler içinde olmaya yönelik hassasiyetleri de etkili oluyor bunda. İslam Dünyası asıl kendi içinde bir birlik sağlamak ve kendi ayakları üzerinde durmak zorunda. İslam Dünyasının bir kötüden başka bir kötüyü yaslanması büyük yanlış olur. Başını Türkiye’nin çekeceği bir ciddi İslam bloğu ne ABD ne Çin diyebilmelidir.

Son yıllarda Türkiye’nin Doğu Türkistan karnesinin de pek iyi olduğunu söyleyemeyiz herhalde…

İslam âleminde yakın zamana kadar Doğu Türkistan davasına nispeten ilgi gösteren iki ülke vardı. Suudi Arabistan ve Türkiye. Türkiye ne yazık ki son yıllarda Çin’le ilişkilerini geliştirmek amacıyla artık Doğu Türkistan konusunu yok sayan bir politika izliyor. Biliyorsunuz, Mesut Yılmaz hükümetinin 36 numaralı Gökbayrak Genelgesi’yle Türkiye sınırları içinde Doğu Türkistanlıların ay yıldızlı gökbayrağının asılması yasaklandı. Kamu görevlilerinin Doğu Türkistan’la ilgili toplantı, panel yürüyüş gibi sivil organizasyonlara katılması yasaklandı.

Asıl hayal kırıklığı da MHP iktidarıyla yaşandı galiba…

MHP’nin iktidara gelmesiyle ne yalan söyleyeyim umutlanmıştık. Doğu Türkistan davasına sahip çıkılacak sanmıştık. Maalesef hüsrana uğradık. Hatta, MHP’nin hükümet ortağı olduğu dönemde Çin Devlet Başkanı Zemin’e devlet nişanı bile verildi. Daha ne olsun?

Türk Dünyasında ‘hami ve ağabey Türkiye’ imajı yıkıldı mı?

Doğu Türkistan meselesinde geri adım atan bir Türkiye Türk Dünyasına nasıl hamilik yapabilir? Çin’le iyi ilişkileri olan ekonomik güç sahibi üç beş tane rant sahibi insanların girişimlerine kurban ediliyor Doğu Türkistan meselesi. Ben bunu hazmedemiyorum. Bütün dünya Doğu Türkistan’ı Çin’e karşı güçlü bir kart olarak kullanırken Türkiye Cumhuriyeti devleti en azından insan hakları ve demokrasi bağlamında Çin’e karşı baskı oluşturabilir. Evet, Çin dünya ekonomisinin yükselen devi. Ayrıca ABD’nin oluşturmaya çalıştığı tek kutuplu dünya sistemini dengeleyebilecek bir siyasi güç. Dolayısıyla Türkiye’nin ve diğer İslam ülkelerinin Çin’le iyi ilişkiler içinde olmayı gözetmeleri normal. Ancak aradaki ilişkilerin tek yanlı tavizlerle yürütülmesi olumlu bir sonuç veremez.

Türkiye Çin’le olan ekonomik ve askeri ilişkilerine zarar gelsin istemiyor…

Eğer Türkiye Çin ile olan ilişkisinde Doğu Türkistan meselesini bu beklentilerden dolayı hasır altı ediyorsa, yanılıyor. Çin’in 15 milyar dolarlık bir ihracatı söz konusu. Türkiye’nin Çin’e ihracatı ise 1 milyar doları bile bulmuyor. İkincisi uluslar arası alanda başta Kıbrıs olmak üzere Çin’in desteğinin alınması düşüncesi varsa Türkiye’de, bu da yanlıştır. Çünkü geçtiğimiz yıllarda gördük, Çin hiçbir zaman Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanımamıştır. Politikaları da Rumların yanındadır. Türkiye bu kaygılarla Doğu Türkistan’dan uzak dururken Çin rahatlıkla Kuzey Irakla ilgili politikalar geliştirebiliyor mesela.

Siz ısrarla Türkiye’nin Çin politikasının yanlış yolda seyrettiğini söylüyorsunuz…

Evet onu söylüyorum ve şu soruları soruyorum: Çin’in Türkiye ile iyi ilişkilere ihtiyacı yok mu? İslam Dünyasında müttefikler edinmeye ihtiyaç duymuyor mu? Özellikle hızla büyüyen endüstrisi için enerji ihtiyacı karşılamak ve enerji kaynaklarına problemsiz ulaşmak için hem Türkiye ve Türk cumhuriyetleriyle, hem de Arap ülkeleriyle arasını iyi tutması gerekmiyor mu? O halde ne diye “aman Çin’i üzmeyelim” hassasiyeti gösterdiğimiz kadar, Çin’le ilişkilerimizi Türkistanlılara yönelik baskı politikalarının sona erdirilmesi taleplerine endeksleme basiretini göstermeyelim? Mesela İslam Konferansı Örgütü gibi kuruluşlar kanalıyla bu konu etkili biçimde gündemde tutulamaz mı? Ayrıca, Türkiye Doğu Türkistan davasını inkar ettikçe kendi izzetinden ödün veriyor, Çin de Türkiye’ye bu şekliyle saygı duymuyor. Uluslararası kamuoyunda da bizim devletimiz günden güne irtifa kaybediyor. Geçmişte olduğu gibi bütün mazlumların hamisi olacağız. Osmanlı ecdadının torunları bugün maalesef zalimden yana ve mazluma karşı bir tavır içinde. Bu çok üzücü. Çeçenistan meselesinde Rusya’ya, Keşmir’de Hindistan’a Doğu Türkistan’da Çin’e taviz verildi bu tavizler nereye kadar gidecek? Anadolu toprağı Anadolu’dan savunulmuyor biliyorsunuz.

Bir de Avrasyacılar var; ‘Anadolu ancak Avrasyacılıkla savunulabilir’ diyorlar. Siz ne diyorsunuz?

Bu çok tehlikeli bir girişim. Özellikle son yıllarda ulusalcıların yeni Avrasyacılık girişimlerini kaygıyla izliyorum. Bu girişimler başta Türkiye ve diğer İslam Dünyası için büyük tehlikeler taşıyor. Avrasyacılık Türkiye’nin içindeki bazı ulusalcıların, bazı siyasi istikrarsızlık içinde olan kurum ve siyasetçilerin Türkiye’yi geçmişten koparma davasından başka bir şey değil. Bunlar Türkiye’yi hasmane ve emperyalist tutumlarıyla tanıdığımız Rusya ve Çin gibi ülkelerle ittifaka sürüklemenin derdindeler. Kafkasya’daki, Orta Asya’daki kardeşlerimizin Rusya’dan neler çektiklerini çok iyi biliyoruz. Türkiye’deki ulusalcıların Türklük ve Müslümanlık gibi bir meselesi var mı, önce onu iyi anlamak lazım. Birilerinden medet ummak da ihanet değil midir? Biz her türlü emperyalizme ve her türlü işgale karşıyız. Bizi bağımsız hale getirecek olan, kendi milletimizden, kendi maneviyatımızdan alacağımız güçtür. Gerisi yalan.

Doğu Türkistanlılar Türkiye’den ne bekliyor?

Şimdi siz Doğu Türkistan’a gidip sorsanız, o kardeşlerinizin Türkiye’ye karşı hasret ve muhabbet içinde olduklarını göreceksiniz. ‘Nereye gitmek istiyorsunuz’ diye sorsanız Doğu Türkistanlılara, ‘Önce Kabe’ye gitmek istiyoruz hac farizasını yerine getirmek için, sonra da Türkiye’ye gitmek istiyoruz’ derler. Böyle bir muhabbet var. Türkiye’den Doğu Türkistanlıların beklentisi şudur: Tarihimiz bir dinimiz bir, geçmişimiz bir ve geleceğimiz bir. Doğu Türkistan’dan gelen dedelerimizin evlatları bu toprakları İslam yurdu haline getirmişler. Türkiye’nin Doğu Türkistan’a karşı bir mecburiyeti ve tarihi sorumluluğu vardır. Çünkü baktığınız zaman Doğu Türkistan’dan Türkiye’nin İstiklal Savaşı’na katılan insanlar vardır. Mesela Tarsus’ta mezarlığa gittiğiniz zaman Türkistan şehitliğini görürsünüz. Doğu Türkistan’dan hac için Suudi Arabistan’a gidecek olan kafile Türkiye toprakları geldiği vakit Franzsızların, İngilizlerin işgalini görüyor ve biz hac farizasının erteleyebiliriz, önce Türkiye’deki kardeşlerimizin mücadelesine destek vermemiz lazım diye düşünüyorlar. Üzerlerindeki bütün maddi varlıklarını o uğurda seferber ediyorlar ve canlarını da vererek şehit oluyorlar.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Bugün kardeşlik vazifesi tabii ki Türkiye’ye düşmektedir. Doğu Türkistan bir semboldür çünkü, Türk Dünyasının kalesidir. Çin’in 1,5 milyarlık sürüsü Orta Asya’ya ve Türkiye’ye kadar uzanabilecektir. Sadece Doğu Türkistanlıların mevcudiyetinin muhafazası için değil, Türk Dünyasının geleceği için de elzemdir bu. İstiyoruz ki kardeşlerimiz bizden dualarını eksik etmesinler. Filistin için ben gözyaşı döküyorum, Çeçenistan için gözyaşı döküyorum, Müslümanlar gözyaşlarına bir de Doğu Türkistan’ı eklesinler.

Bekir FUAT
bekirfuat@yahoo.com
Sayi: 333 – 09.03.2007
Ya Türkistan Neden Ağlar!

Sisi’den ilginç itiraflar…

// Eylül 20th, 2008 // No Comments » // Mülakat

Ergenekon operasyonları kapsamında dün gözaltına alınan Sisi lakaplı Seyhan Soylu, Zaman Gazetesi’nden Nuriye Akman’a verdiği röportajda ilginç itiraflarda bulunmuştu. Soylu, 28 Şubat döneminde üstlendiği görevleri de bu röportajda detaylarıyla anlatmıştı. İşte Seyhan Soylu’nun Zaman Gazetesi’ne verdiği o röportaj…

Türkiye’de üçüncü cinsin en çarpıcı temsilcisi olarak bilinen, 90′lı yıllar boyunca ‘Travestiler Kraliçesi’ olarak anılan, 2000′lerde organizatör sıfatıyla ülke gündemine ilginç olaylar taşımaya devam eden Seyhan Soylu’nun (Sisi) 28 Şubat sürecinde etkin bir rol üstlendiği ortaya çıktı.

Seyhan Soylu, JİTEM’in yayın organı olduğunu iddia ettiği Strateji Dergisi bünyesinde, 8 ay boyunca istihbarat çalışmaları yaptığını, tesettüre girerek Kalkancı tarikatını incelemeye aldığını, yaptığı hizmetler nedeniyle “alnından öpüldüğünü”, bu nedenle alnına bir yıldız dövmesi yaptırdığını söyledi. “Aşk, nefret, intikam, ihtiras ve ihanet” sarmalında dini kavram ve temalarla yoğrulmuş, Emire Kalkancı ve Fadime Şahin’in gözyaşlarıyla sulanan “irtica” haberlerinin, kâh bir melodram, kâh bir gerilim filmi gibi izlendiği yıllarda kendi kendine Türkiye’yi “yobazların elinden kurtarma” misyonu yüklediğini anlatan Soylu, “Ben 28 Şubat’ın gizli kahramanıyım.” demişti.

-Seyhan, kendini zaman zaman polis gibi düşünüyor musun? “Atılmasaydım ben de emniyet müdürüydüm” diye iç geçiriyor musun?

-Yok, onun yerine daha güzel şeyler yaptım. Mesela Jandarma İstihbarat Teşkilatı’nın yayınlarında genel koordinatörlük yaptım. Bundan altı yıl önce, sekiz ay kadar bir dönemdi.

-Neden böyle bir görevi sana verdiler?

-Çünkü ben çok çalışkandım, çok milliyetçiydim. Yani polisimizin algılayamadığını askerlerimiz algılıyor.

-Ama askerlerin katı kuralları vardır, polislere göre. Cinsel kimliğin göz önüne alınırsa, nasıl oldu da sana böyle bir görev verdiler?

-Ben askerlerin daha ılımlı, daha sevecen olduklarını, insanların kişiliklerine önem verdiklerini düşünüyorum. Emniyet teşkilatındaysa, atamalar dahil, insanların kendi menfaatlerini düşünerek hareket etmesinden dolayı, “Acaba?” denecek duygular var. Ama askeriyede böyle değil.

-Tam anlayamadım. Şimdi, tam olarak ne yaptın jandarma için?

-Ali Kalkancı tarikatı için tesettüre girdim. Adı Strateji, JİTEM kaynaklı bir dergi bu. O yüzden de istihbaratçılarla, emniyetçiler vardı içinde. Askeriyeden emekli olan insanlar vardı. Böyle bir çalışma içine girdik ki o tarihte Refah Partisi’nin oyu yüzde 38′di. Ali Kalkancı ve Emire Kalkancı olayını yakaladık. Aczimendi liderinin yakalanmasını, Fadime Şahin ile Emire Kalkancı’nın ekrana çıkarılmasını sağladık. Tarikat içerisinde yaşanan çarpık ilişkileri deşifre etmek, dini insanları sömürme aracı olarak kullananların maskelerini düşürmek için böyle bir şey hazırladık.

-Askerler mi istedi senden bunu?

-Kimse benden istemedi, ben buldum. Dosyayı ben hazırladım, ben sundum. Onun harici bir sürü dosyalar var. İşte MİT’in sahte dolar bastığını, Afganistan Başbakanı’nın buradaki mevcut bir başbakanımızla buluştuğunu vs. Yani dosyalardan biriydi bu da.

-Tesettüre girdiğinde ne hissettin?

-Tesettüre girmem maksatlıydı. Olayın maksadı boyutunu aştı. Tesettür insanın vicdanındadır. Zaten imanı çok yüksek bir insanım.

-Tesettürlü insanların içinde kendini ne olarak tanıttın?

-Ben onları kandırmak için böyle yapmadım. Böyle bir hayatı da bir müddet denemiş oldum.

-Kendini gizlemeyi kandırma sınıfına sokmuyor musun?

-Hayır yani açık açık böyle bir şeyin yapıldığını düşünür isek, öyle bir şeye kucak açılmazdı. Ben radikal kesimde cinsel kimliğe, kadına bakışı incelemek için girdim aralarına. Çünkü toplumda çok fazla bir oy patlamasına sebep olmuşlardı. Gerçekten takiyye var mı, yoksa doğru mu diye bir araştırmaya girdim? Herhangi bir insan yönlendirmedi. Dergide bu tarz birçok haber peşindeydik. Salt olarak böyle bir şeyin araştırması değil.

-Dergiye ne oldu sonra?

-Daha sonra finansman kaynağı bulamadık, devam edemedik. Benimle başladı benimle bitti.

-Bu çok özel görevin bitince ayrıldın yani.

-Görev değildi. Beni derin devletle özdeşleştiriyorsun. Ben MİT elemanıyım demedim ki.

-Ama yaptığını söylediğin şeyler gazetecilik değil, istihbarat çalışması.

-Ama ben gazeteci olarak da istihbarat yapabilirim.

-Emire ve Fadime sonradan açıldılar. Onlar da yoksa senin gibi bir görev uğruna mı örtünmüşlerdi?

-Hayır, hayır. Öyle bir şey olabilir mi? Ne münasebet!”

-JİTEM’le işbirliği yapmanın getirisi ne oldu?

-Bir şey söyleyeyim mi, ben o çalışma günlerimde hayatımın ekonomik olarak en kötü günlerini yaşadım. Çok da memnunum ama bu kadar artık yeter dedim ve kendime yön çizmek zorunda kaldım. Bana ekonomik olarak getirileri hesapladım ve halkla ilişkiler alanına geçtim.

-”Devlet töreniyle defnedilmek hayatımın en büyük ödülü olurdu” demişsin bir röportajında?

-Ne kadar güzel bir duygu değil mi? Benim savaşımı, mücadelelerimi, siz de yaşamış olsaydınız siz de arzu ederdiniz bunu.

-Seyhan, yaşarken yüzde yüz onaylanmadın ama hiç değilse ölürken en üst düzeyde onaylanmak mı istiyorsun? Çok büyük bir sevilme ihtiyacı mı bu?

-Bravo Nuriye Hanım. Zaman zaman geçmeye başladınız.

-Sizin zekanızı geçemem ben Seyhan Hanım.

-Estağfirullah, ne münasebet.

-Peki ama, devlet töreniyle gömülmek pek az faniye nasip olur. Bunun için ne bedel ödeyeceğini düşünüyorsun?

-Şu anda dingin bir hayat sürüyorum. Kendimi yetiştiriyorum. İyi bir iş kadını olma yolundayım. İki yıl sonra elliyle yüz arası televizyon programım dönecek. Yanımda herhalde iki yüz kişi çalışacak. Türkiye’de yüz elli-iki yüz sanatçının patronu olacağım.

-Bunlar mı seni devlet töreniyle gömdürecek?

-Hayır. Daha sonra siyasilerimizin düşünceleri biraz daha modernleşince benim istediğim bir parti içerisinde kendime bir yer bulurum. Meclis’te var olmam gerektiğini düşünüyorum. Hizmetlerim devam ederken ölürsem milletvekili olarak da gömülürüm.

-Sana Asena diyorlar doğru mu?

-Dostlarım tarafından öyle bir sembolik ismim var, ama…

-Bir dönem MHP’ye üye miydin?

-Hayır. Bana bir sürü MHP ilçe teşkilatından teklif geldi ama ben partiye zarar vermemek için kabul etmedim. Çünkü benim cinsel kimliğimi hemen kabul edebilecek potansiyeli yok. Milliyetçilik adına her MHP sempatizanı gibi ben de bir şeyler yapmaya çalıştım. Abdullah Öcalan yakalanmadan önce ben bangır bangır televizyonlardan Apo’nun kellesini getirebilecek kadar zekaya sahibim diyordum.. Eğer bana böyle bir görev verilmiş olsaydı bunu yapabilirdim.

-Herhalde şöyle düşündüler: Kalkancı olayıyla ispatladın kendini. Yeter bu kadar kahramanlık!

-Hayır, benim eğer bir projem varsa kendimi o ortamın içine adapte edebilirim. Cemalettin Kaplan, Atatürk büstünü yerlerde sürüklerken Almanya’da, ben de onun fotoğrafını Taksim Meydanı’nda süründürdüm.

-Emire ve Fadime neredeler?

-Emire’nin Kadıköy civarında bir pastanesi var. Fadime, Akdeniz Bölgesi’nde bir yerde yaşıyor. Ali Kalkancı ise cezaevinden çıktıktan sonra yine aranmaya başlandı.

-Emire ile Fadime neden açıldılar sonra?

-Kapanmalarının sebebi imandan değildi ki. O an kapılmışlardı, sel gibi gidiyorlardı.

-Onlar da senin gibi belki bir çeşit istihbarat yapıyorlardı…

-Hayır ne münasebet. Emire Kalkancı Ali Kalkancı’yla birlikte olmuş. Ali Kalkancı aslında pazarda limon satan bir adamdı. Kur’an okumayı dahi bilmiyordu. Kur’an okumayı bilmeyen bir insan beş yılda on milyon dolarlık bir servete sahip oldu.

-Onlarla birlikte yattın, kalktın, yedin içtin. Seni ne olarak tanıyorlar? Ev kadını kimliğiyle mi?

-Evet, adımı da kanuni olarak değiştirdim, Kezban yaptım.

-İçinde mikrofon falan mı taşıyordun, nasıl yapıyordun?

-Teyple yapıyordum hanımefendi. Daha sonra gizli kamerayla yapmaya başladım. Devlet bana ilerde görev versin, beni ciddi anlamda maaşa bağlasın, yine devlete hizmet eder, bütün işlerimi bırakırım. Seviyorum ben ülkemi, yemin ediyorum. Bunların hiçbirini ne menfaat için, ne de bravo desinler diye yaptım.

-Koskoca Türkiye’de bir tek sen bunu fark ediyorsun…

-Ne münasebet, birçok insan fark ediyordu, ne yapacağını bilmiyordu. Ben yalnızca fitili ateşledim, uyanışa geçirdim. Yani bu kadınlar devlet tarafından kullanılmadı ama bu kadınlar radikal dincilerin oyuncağı olup kullanıldılar.

-Dost musun onlarla şimdi?

-Hayır görüşmüyorum. Çünkü ben özür dilerim ama ben prensesim. Onlara cadı tarafından elma yedirilmişti. Prenses olarak onları ben öptüm, uyandırdım.

-Âlemsin! Yok böyle bir şey! Ama sen onlara ihanet ettin.

-Ben onlara ihanet etmedim ne münasebet ya. Gerçek Müslümanlara ihanet etmedim. İmanlarını kullanan insanları, ortaya çıkardım. 28 Şubat sürecini başlattım. Çok ciddi söylüyorum, Kur’an çarpsın ya. Ben ihanetçi değilim, milliyetçiyim. Daha sonra Refahlı milletvekillerinin de takdirini kazandım. Necmettin Erbakan’ı da uyandırdım, kendine getirdim.

-O kadınların düşmanlıkları var mı peki sana?

-Bana kimse bir şey yapamaz, alnımın ortasına bir tane yıldız yaptırdım.

Kim bana bir şey yapmak istiyorsa oradan bana ateş etmesi lazım, eğer sektirirse hesabını sorarım.

-Yani “Beni arkamdan vurmayın, mertçe buradan vurun” mu diyorsun?

-Bravo, algılamışsın. Kafayı sıyırmış bir deli değilim. Sinirlerime hakim olabilirim. Karşımdaki insanın psikolojisiyle istediğim zaman oynayabilirim. Kafama koyduğum her şeyi yaparım. Mesela Bayan Mitterrand’la bir ortamda bir araya gelirsem onu yerden yere tekmeleyeceğim. Zamanında Kürtleri Türklere karşı kışkırtan odur. Ben iki kardeş ırkı ayırmak isteyen herkesi paramparça ederim.

-Şekerim her şeyin abartılı senin. Milliyetçiliğinin altını çiziş biçimin de. Seyhan, acaba bunun altında korunma içgüdün mü var? “Cinsel kimliğimden dolayı yeterince ceza çektim. Artık yeter” deyip bu milliyetçi söylemi mi yakaladın acaba?

-Yok benim umurumda bile değil onlar ya! Meclis’tekilerinin hepsinden çok daha milliyetçiyim. Saldırılan bir kimliğim var. Benim kimseyi ciddiye almadığımdan kaynaklanıyor bu.

-Ne zaman evlendin?

-1997.

-Bu Strateji Dergisi işi bittikten sonra mı yani?

-Tabii tabii. Yani ben derin devletin bir insanı olup da formaliteden evlendirilen biri değilim. Herkesin yapması gereken şeyler bunlar, milliyetçiler olarak. Birçok insandan şerefliyim ben. Bu ülkede Leyla Zana’ları Meclis’e aldılar. Ben 28 Şubat’ın gizli kahramanıyım. 28 Şubat süreci benim yaptığım olaylarla başladı.. Bir travestinin de bu ülke için savaştığını gösterdim ben insanlara. Uyanışa geçirdim ben herkesi, Milli Güvenlik Teşkilatı’nı uyandırdım. Devletin üst kademesindeki bürokratları, milliyetçileri uyandırdım. Bu görevi üstlendiğim için de çok mutluyum. Bir sürü üst düzey bürokrattan, emniyet teşkilatından, askeriyeden, hiçbirinden bana toplum içinde bravo almadım ama hepsi alnımı öptüler. Onun için de alnıma bir tane yıldız yaptırdım. Alnımdaki yıldızın sebebi de bu.

-Sana hizmetlerin için bir madalya vermediler mi?

-Hayır bana herhangi bir madalya verecek kadar yürekli herhangi bir insan yok. Ama herkesin gönlünde olduğumu biliyorum. Hiç olmazsa Küba’ya gidip ülkücü selamı vermiyorum. Kafamda da Che şapkası yok.

-Seni “gayrimeşru âlemde” de çok seviyorlar. Alaaddin’inden, Nuriş’inden, Sedat Peker’ine kadar herkes senin dostun…

-Doğru ama artık değişime uğradık toplum olarak. Onların aklı başına geldi, devletin ne kadar büyük olduğunu insanlar gördü. Devlet bunu karşı taraftaki insanların bilincine enjekte edemezdi. Zaman içerisinde insanlarımız olgunlaşmaya başladılar. Bakın gayrimeşru âlemdeki herkes işadamı olmaya bakıyor farkında mısınız? Demek ki değişim sürecindeydi, onların da hırçınlıkları aynı benimki gibi bitti. Ben de olgunlaştım, işkadını oldum.

Seyhan Soylu kimdir?

Kısaca Sisi olarak tanınan ve 90′lı yıllar boyunca ‘Travestiler Kraliçesi’ olarak anılan Seyhan Soylu, 2000′li yıllarda Türkiye’nin gündemine organizatör olarak girdi. Çanakkale Hapishanesi’nde yatan müteahhit Bedrettin Ekdi’nin oğluna düzenlediği bir milyon dolarlık sünnet düğünü ile aylarca kendinden söz ettirdi. Elçilik görevlisi bir baba ve CHP kadın kolları üyesi öğretmen bir annenin üç çocuğundan biri olarak Samatya’da başladığı hayata, otoparkçılık, kuyumculuk dahil pek çok iş yaparak devam etti. Seyhan Soylu, hayatında ilk resmî dayağı, 14 yaşındayken, onu sıkıştırmak isteyen bir bekçiden yedi. Daha sonra polis olmak istedi. Polis Akademisi’ne birincilikle girdi ancak kendi ifadesiyle “cinsel tercihinden dolayı şutlandı”. Ancak suçunun “cinsel” değil “ruhsal tahrik” olduğuna inandı. 12 Eylül sonrası referandum günlerinde, Amerikalı eşcinsellerin sembolü turuncu “No No” tişörtü giyen Güneş Taner’i protesto için Turgut Özal’ın önünde soyundu. Bu nedenle içeriye alındı, onbeş gün öldüresiye dövüldü. Sonrasını şöyle anlattı: “Beni dövdüren emniyet müdürünü kendime âşık edip, sonra da onu bir dergiye kapak yapıp görevinden aldırdım. Böylece o onbeş günün intikamını aldım. Daha sonra rahmetli Turgut Özal’la da tanıştım. Yaptığımdan çok utandım, çocuksu bir duyguymuş o protesto.” Bakü’de radyo televizyon eğitimi alan Seyhan Soylu’nun yaşamı Karanlıklar Prensesi adlı kitaba konu oldu ancak kitap toplatıldı. Sisi daha sonra çeşitli radyolarda DJ’lik ve yöneticilik yaptı, ETV’nin genel koordinatörü oldu. Tv programlarına imza attı. Altı ay önce menajerliğe karar verdi. Şu anda sahne dünyasının en ünlü 38 sanatçısı ile kontratı var. Altı yıldır evli. Yakın zamana kadar kendini “Ben anarşistim. Ruhumdaki terör her zaman fırtınalar koparır.” diye tanımlardı. Bugün “İçimdeki fırtınalar dindi. Duruldum. Başarı grafiğimi yükseltip, yeni bir hayat kurmak istiyorum.” diyor.

TimeTürk

Oruçla Gelen Hidayet

// Ağustos 30th, 2008 // No Comments » // Mülakat

İki sene önce Müslüman olan Ermeni Genci Cabir, Fas’da Müslümanların arasında geçirdiği Ramazan’ın ardından İslam’la tanıştı. Cabir’in hem İslam’a giriş hikayesi, hem de Ramazan gözlemleri son derece ilginç.

Müslüman olmadan önce dindar bir Hıristiyan mıydınız? İslam’a girmeden önceki yaşamınızdan bahseder misiniz?

Anne ve babam gibi ben de Hıristiyan’dım. Haftada bir gün annem – babam ve kardeşlerimle birlikte kiliseye gidip ayinlere katılıyorduk. 13 yaşımda kendi isteğimle Paris’teki bir kilisenin okuluna kayıt oldum ve 2 sene boyunca bu okulda eğitim gördüm.

Daha çocuk yaşta olmanıza rağmen özellikle kiliseye bağlı bir okulda eğitim görmek istemenizin sebebi neydi?

Spora karşı, özellikle de futbola karşı büyük bir ilgim vardı. Paris’te ki kilise okullarında genel olarak spor yapma imkanı çok iyidir. Bu nedenle babamdan beni bir kilise okuluna kaydettirmesini istedim.

2 sene sonunda bu okuldan niçin ayrıldınız?

Belli bir zaman sonra okul bana sıkıcı gelmeye başladı. Daha fazla özgür olmak istiyordum. 15 yaşımda kilise okulundan ayrılıp, elektronik eğitimi veren başka bir okula kaydoldum. Bu okuldaki arkadaş çevrem hiç de iyi değildi, arkadaşlarımın bir çoğu eroin kullanıyorlardı, ben de kısa bir zaman sonra eroin kullanmaya başladım. Hayatım artık cehenneme dönüşmüştü, niçin yaşadığımı bilmiyordum ve bir an önce ölmek istiyordum. Hatta birkaç kez intihar teşebbüsünde bulundum; fakat başarılı olamadım. 21 yaşıma kadar çok kötü bir hayat yaşadım. Eroinden kurtulmak istiyordum, bunun için de arkadaş çevremi değiştirmem gerekiyordu. Fransa’dan ayrılıp İngiltere’ye yerleştim. Önce bir pizzacıda iş buldum, daha sonra da düzenli olarak tekrar kiliseye gitmeye ve ayinlere katılmaya başladım. Kilise sayesinde kısa zamanda kötü alışkanlıklarımdan kurtuldum, daha düzenli bir hayat yaşamaya başladım.

Müslüman olmadan önce İslam hakkında neler biliyordunuz? Ayrıca tanıdığınız Müslümanlar var mıydı?

İslam’la ilgili pek fazla bilgim yoktu, fakat Faslı ve Cezayirli iki Müslüman arkadaşım vardı. Cezayirli arkadaşım dindar biri değildi; fakat Faslı arkadaşım dindar bir Müslüman’dı.

“ORUÇ TUTAN BİR HIRİSTİYAN”

Nasıl Müslüman oldunuz? İslam’a giriş serüveninizi dinleyebilir miyiz?

O dönem İspanyol bir kız arkadaşım vardı. Gezmek için birlikte İspanya’ya gittik ve 3 hafta kadar İspanya’da kaldık. Bu arada Faslı Muhammed beni telefonla aradı ve Fas’a davet etti. Kız arkadaşım İspanya’da ailesinin yanında kaldı, ben de Fas’a gittim. İngiltere’den arkadaşım olan Muhammed, Fas’da bir köyde yaşıyordu. Köydeki herkes Müslüman’dı, bu nedenle köy bana bir hayli ilginç gelmişti. Fas’a ulaştığımda Ramazan Ayı’nın başlamasına birkaç gün kalmıştı. Ramazan girince köylülerin hepsi oruç tutmaya başladı. Köyde gündüzleri kimse bir şey yemiyordu, ben de bu insanların inançlarına saygı göstermek için oruç tutmaya başladım.

Nasıl olur? Müslüman olmadığınız halde oruç tutmaya mı başladınız?

Evet. Bu insanları çok sevmiştim ve onların ibadetlerine saygı duymam gerektiğini düşündüm. Ramazan girince köylüler oruç tutmaya başlamışlar ve köyün havası birden bire değişmişti. Köylüler çok mutluydular; oruç tutmak, iftar yapmak arkadaşım Muhammed’e ve köylülerine huzur veriyordu. Bu huzuru ben de onlarla birlikte yaşamak istiyordum. Ramazan başladıktan bir hafta sonra ben de tıpkı köylüler gibi oruç tutmaya başladım. Muhammed’le birlikte camiye gidiyorduk, Muhammed namaz kılıyor ben ise caminin içinde düşüncelere dalıyordum. Camiden tıpkı kilise gibi huzur alıyordum. İslam’a inanmasam da oruç tutmanın beni değiştirdiğini hissediyordum ve oruç tutmak bana büyük bir zevk veriyordu. Oruç, gün geçtikçe beni İslam’a daha da ısındırdı ve İslam’ı daha yakından öğrenmek için Muhammed’in bana verdiği kitapları okumaya başladım.

“İLK RAMAZAN’I HİÇ UNUTAMADIM”

Ramazan siz de nasıl bir etki bıraktı? Ramazan’la ilgili gözlemlerinizi anlatır mısınız?

Ramazan’ın girmesiyle birlikte köydeki havanın değişmesi, insanların yaptıkları ibadetten bu kadar yoğun bir şekilde zevk almaları bana oldukça ilginç gelmişti. Özellikle iftar vakitleri köy şenlik yerine dönüyordu. Evlerde tolu halde yapılan iftarlar çok eğlenceli geçiyor, ev sahipleri misafirlerini en iyi şekilde ağırlamak için büyük çaba gösteriyorlardı. Bu köyde yaşadığım Ramazan bana son derece zevkli gelmişti ve Müslümanlara karşı büyük bir sevgi duymaya başlamıştım. Ramazan bittikten sonra tekrar çalışmak için İngiltere’ye döndüm. Köylülerle geçirdiğim Ramazan hiç aklımdan çıkmadı. Bu arada İslam’la ilgili araştırmalarımı daha da yoğunlaştırdım, fakat kiliseye gitmeye de devam ediyordum. İnternetten “İslam nedir” başlıklı uzun bir makale okumuştum, bu makalede İslam’ın İsa Mesih’in getirdiği gerçek Hıristiyanlığın devamı olduğu belirtiliyor ve Müslümanların İslam’dan önce gelen bütün dinleri hak olarak gördükleri ifade ediliyordu. Bu durum beni çok etkiledi. İslam’ın manevi olarak Hıristiyanlıktan çok daha güçlü bir din olduğunu artık anlamıştım. Daha sonra Kur-an okumaya başladım, daha önce İncil de okumuştum fakat Kur-an İncil’den daha etkili ve daha gerçekçi bir kitaptı. Ayrıca Kur’an insanı çok iyi tanıyor ve insanın zaaflarını çok iyi biliyordu. İncil’de bir çok kıssa var; fakat İncil insanın hayatına kurallar koymuyor. Kur’an ise insanın hayatını düzenleyen kurallar sunuyor. İslam’ın Allah katındaki gerçek din olduğunu kabul etmeye başlamıştım; fakat din değiştirmek bana çok zor geliyordu. Sürekli olarak gittiğim kilisenin papazı bir vaazında konuyu İslam’dan ve Müslümanlardan açtı. Papaz İslam ve Müslümanlar hakkında çok kötü şeyler söylüyor ve Batı’da İslam’ın gün geçtikçe yayılmasına bir anlam veremediğini belirtiyordu. Papazın Müslümanlar hakkında sarf ettiği sözler beni iyice üzmeye başladı, sonunda vaaz esnasında ayağa kalkıp Müslümanları çok iyi tanıdığımı, Müslümanların papazın anlattığı gibi insanlar olmadığını söyledim. Papazla bir süre Müslümanlar hakkında tartıştık, ben daha sonra kiliseyi terk ettim. Bu olaydan iki gün sonra Muhammed beni aradı ve 5 gün önce Ramazan’ın girdiğini ve Müslümanların 5 gündür oruç tuttuklarını söyledi. Ben de Müslümanlar gibi oruç tutmak istiyordum ve artık İslam’a girmeye karar vermiştim.

Ne zaman Müslüman oldunuz?

2006 yılındaki Ramazan Ayı’nın 6. günü Müslüman oldum. Muhammed’le birlikte camiye gittik ve Kelime-i Şehadet getirerek İslam’a girdim.

“ORUÇ BENİ ALLAH’A YAKLAŞTIRIYOR”

Başta Oruç olmak üzere İslam’ın yapılmasını emrettiği ibadetler sizin için hangi anlamlara geliyor?

Müslüman olduğunuzda günde 5 vakit namaz kılıyorsunuz, bu sizin sürekli Allah’la birlikte olmanızı sağlıyor. Oruç ve namaz insana büyük bir manevi güç veriyor. Namaz kılarken Allah’ın karşısında eğiliyorum ve ona inandığım duygusunu daha fazla hissediyorum. Oruç sayesinde de Allah’a yakın olduğumu hissediyorum ve sürekli ibadet halinde olmak bana büyük bir huzur veriyor.

Müslüman olmanız çevrenizde nasıl karşılandı?

İlk zamanlar Müslüman olduğumu insanlarla paylaşmadım. İslam’a girdikten 1 ay sonra kardeşime, daha sonra da babama Müslüman olduğumu haber verdim. Önce şaşırdılar, daha sonra İslam’ı araştırmaya, Müslüman olduktan sonra bende meydana gelen değişiklikleri gözlemlemeye başladılar. Allah’a şükürler olsun benden 4 yaş küçük olan kardeşim beş buçuk ay önce Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu. Babam da iki hafta önce telefonla yaptığımız görüşmede artık Müslüman olmayı düşündüğünü söyledi. İnşallah önümüzdeki günlerde o da Müslüman olur.

Geçmişte Hıristiyan bir toplumun içinde yaşadınız. Şu an ise Müslümanların arasında yaşıyorsunuz. Hıristiyan ve Müslüman toplumların aralarında ne gibi farklar var. Gözlemlerinizi anlatır mısınız?

Müslümanlar ikram sahibiler ve insani değerlere Hıristiyanlardan çok daha fazla değer veriyorlar. Batı Kültürü insanlara bencil olmayı, hep kendi menfaatlerini düşünmelerini öğretiyor. Biz şu an senin evinde misafiriz, sen bize ikramda bulunuyorsun ve bize ilgi ve alaka gösteriyorsun. Fakat Batı da İnsanlar birbirlerine ancak belli menfaatler karşılığında ilgi gösterip iyilik yapıyorlar.

Müslümanların halini genel olarak nasıl görüyorsunuz?

Müslüman bir ailede doğanlar, İslam’ı iyi biliyorlar, fakat yaşamıyorlar. Sonradan İslam’a girenler ise İslam’ı pek fazla bilmiyorlar, fakat İslam’ı yaşamak için büyük çaba sarf ediyorlar. Müslümanlar olarak bu iki özelliği, İlim ve takvayı bir araya getirebilirsek sanırım halimiz şu anki durumumuzdan çok daha iyi olacak.

Fransa’da İslam’a ilgi hangi boyutlarda?

Fransızların bir çoğu İslam’dan korkuyorlar. Bunun sebebi ise Fransız medyası, çünkü Fransız Medyası sürekli olarak İslam’ın aleyhine yayınlar yapıyor. Medyanın bu tavrına rağmen İslam, Fransa’da şu an en çok ilgi gören din.

Adem Özköse / Gerçek Hayat

İşkence, İşkenceciler, Müslüman Kadın ve Maskeli Zaman Gazetesi

// Haziran 16th, 2008 // No Comments » // Mülakat

Haksöz Dergisi – Temmuz 1994 – Hak İhlalleri – Sevgi Engin

1993 yılı Ocak ayının son günleri idi. Sivil giyimli, silahlı bazı şahıslar evime geldiler. Eşimi sordular. Evi didik didik aradılar. Seyit Kutup, Ali Şeriatı ve diğer bazı müslüman yazarlara ait kitaplar, dergiler, telefon rehberim, bana ve eşime ait Kur’an araştırmalarını içeren el yazıları ile gazeteci tipi küçük teybi aldılar. Eşimi de kendisine ait işyerinden alıp, İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürdüler. İki gün orada alıkonuldu. Daha sonra İstanbul’a götürüldü. Birkaç gün sonra medyada “İslami Hareket Örgütü Operasyonu” olarak yer alan ve kamuoyunu yanıltıcı açıklamalar, yayımlar yapılmaya başlandı.

Sadece “Müslüman” oldukları ve Allah’ın dinini yaşamak istedikleri için gözaltına alınan, günlerce işkencelere maruz bırakılan bu müslümanlara dayatılan ifadeler üzerine, çağdaş istiklal mahkemesi olan DGM tarafından tutuklandılar. Ancak işkence ile dayatılan ifadeler ve İslam düşmanı medyanın taraflı yayını dışında tutuklamayı gerektirecek bir gerekçe olmadığından birçok müslümanla birlikte eşim de ilk celsede tahliye oldu…

Bundan sonra her an bu işkencecilerin karşımıza çıkabileceklerini bekliyordum. Müslüman kişiliğime, onuruma verdiğim önemin farkında olan İslam düşmanı rejimin atanmış işkence memurları ve onların sözcüsü olan medya benim için yeni bir oyun tezgahladı. Bu tezgahı oluşturan çarkın en büyük dişleri ise işkenceciler arasında yer alan Zaman Gazetesi çevresi ve Zaman Gazetesi’dir.

2 Haziran günü, 6 yaşındaki çocuğumla birlikte misafir olarak kaldığım İzmir’de; silahlı, sivil -daha sonra Terörle Mücadele Müdürlüğü’ne bağlı polisler olduklarını öğrendiğim- şahıslar tarafından gözaltına alındım. Eşimle birlikte ziyaret amacı ile burada bulunduğumu söyledim. Benden ne İstediklerini, niçin alındığımı sordum. Alayvari cümlelerle “niçin alındığını biliyorsun” dediler.., Gözlerimi bağladılar. Çocuğumu yanımdan aldılar. Soru üzerine soru yağmaya başladı. Tekme-tokatla başlayan işkence faslı, küfürlerle devam etti, Ağza alınamayacak sözler sarf ediyorlardı… Sürekli örgüt… isim… evler… soruluyordu… Bilmediğimi söyleyince onlar daha da vahşileşiyorlardı.

İzmir’in İslam’la Mücadele Masası, Ankara ve İstanbul’dan da yardım istemişti. İslamla Mücadele Servislerinin koordineli işkenceleri gün geçtikçe artıyordu. Öncelikle başörtümü çıkardılar. Daha sonra elbiselerimi çıkarıp, işkenceye başladılar. Vücuduma elektrik verdiler.

-Tecavüz tehdidi…

-Aynı işkenceleri, ellerinde esir olan çocuğumun gözü önünde sürdürme tehdidi…

-Ellerinde esir olan müslümanların çırılçıplak soyulmuş bir halde askıda, falakada avazlarının çıkabildiği en yüksek sesle işkencehaneleri inleten tekbir sesleri arasında bağırmalarını bana gösterdiler. Bunlara karşı bana yapılanın az olduğunu söylüyorlardı.

Hicabıma uzanan kirli eller, vücudumdaki ağrı ve sızılar, açlık ve susuzluk, esir alınan çocuğum ve de yanı başımda sadece müslüman oldukları için en ağır işkencelere maruz kalan insanlar… Evet, bir taraftan bunları düşünürken diğer taraftan Suriye, Mısır, Irak… gibi tağuti diktatörlüklerin zindanlarındaki müslüman kadınların feryadları gözlerimin önünde canlanıyordu… Mekkeli müşriklerin Sümeyye’ye reva gördükleri işkenceli ölümün sebebi neydi? Ya Aişe anamıza reva görülen zina iftirası?…

Türkiye’de müslümanlar, artık Allah’ın dini ile resmi din veya atalar dinini birbirinden ayırd edebilecek bir seviyeyi aşmışlardır. Artık tağutun sadece heykeller, binalar olmadığını çok iyi biliyorlar. Tağutun resmi ve sivil kolları vardır. Rejim, varlığını daha çok bu sivil kurum ve kuruluşlara borçludur.

Birçok müslümanı İstiklal Mahkemesi adı altında kurulan infaz çetesinin kararı ile idam sehpasına çıkaran, camileri ahıra dönüştüren, Kur’an’ı önce hüküm ve cismani olarak yasaklayan, daha sonra cismani olarak serbest bırakıp, hükmen yasaklayan mevcut rejimin bana yaptıklarını çok iyi anlıyorum. Ancak İslam maskesi ile kamuoyu önüne çıkan fakat rejimin kendisine verdiği görevi hassasiyetle yerine getiren bir çevreyi müslümanlara deşifre etmeyi görev biliyorum…

Zaman Gazetesi

Gözaltına alınmamdan sonra işkencecilerin yayın organı niteliğindeki basın, hemen görev başı yaptı… Ama bunların içinde Zaman gazetesinin farklı bir misyon yüklendiği hemen göze çarpıyordu…

9 Haziran 1994 günlü Zaman Gazetesi “Kulis” köşesinde Taha Kıvanç ismini kullanan ve İslam düşmanlarının müslümanları temsilen sık sık televizyon ekranlarından sundukları başyazarları ile dinamitin fitili çekildi. Bu yazıda “Türbanlı bir kadın” diye kaleme aldı beni…

“… İslami Hareket adıyla takdim edilen örgüt, …bizim burada olduğumuzu ve gelişmeleri sıcağı sıcağına izlediğimizi bilmiyormuş gibi davranmaktan vazgeçmeli…” diyerek olayları takip eden biri olduğunu söylerken, gazetenin icra ettiği fonksiyonun bilincinde olduğunu anlıyoruz…

10 Haziran 1994 günlü Zaman gazetesi İzmir bürosunun haberinde İzmir Emniyet Müdürü ve Terörle Mücadele Şubesinden BİR ÜST DÜZEY YETKİLİ (?)’ye dayanılarak evlerde porno kaset, prezervatif, klips, vizyon gibi dergilerin bulunduğu, Suriye’ye ait dokümanlar çıktığından, PKK bağlantılı olabileceğimizden, davranış ve yaşantı olarak MÜSLÜMANLIK (l)’la bağdaşmayan bir hayat yaşadığımıza dikkat çekilmiş.

(Öncelikle gazetenin kaynak olarak gösterdiği üst düzey işkencecinin ZAMAN çevresinin hangi medresesine abone olduğunu merak ediyorum doğrusu,)

Yine aynı yazının sonunda “… hala gaspçılık, fidyecilik, banka ve otomobil hırsızlığı, tarihi eser kaçakçılığı gibi organize suçları işleyenlerin ‘İslami’ kimlikle dolaşmaları kendi lerine daha kolay imkanlar veriyor olmalı galiba…” denmekte… Bir kere müsnet suçları, bu müslümanların işleyip işlemediğini ortaya çıkarmak için rejim bile yargılama ihtiyacı duymakta ve yargılamalar sürmektedir… Rejimin yargısız infaz bürosu olan gazete, peşinen mahkumiyet kararını vermiş ve kamuoyuna açıklamakla infazı da gerçekleştirmiş bulunuyor… Müslüman kimliğine gelince; Allah’ın dinini bir hayat tarzı olarak benimsemiş ve tağutlara rağmen yaşantısını bu dine göre sürdüren müslümanın sahip olduğu kimliktir. Yoksa otoriter, İslam düşmanı, dikta rejimlerini Mevlana mantığı ile memnun etmek gayreti içinde bulunan uzlaşmacı-işbirlikçilerin İslami kimlikle bir alakaları olamaz.

11 Haziran 1994 günlü Zaman gazetesi “Satır Arkası” köşesinde Tamer Korkmaz adlı (sözüm ona) müslüman (!) yazar “Kara Mizah” başlıklı köşe yazısı ile bir kara mizah örneği gerçekleştirmiştir. KOMÜN hayatı benimsediğimizi, porno kaset izlediğimizi, kanunsuz her türlü işin içine girdiğimizi, nedense evlerimizde dini yayın da bulunmadığını yazdıktan sonra “…Hayret! Bir de birkaçının fotoğraflarını basın mensuplarının çekmesine izin verilmemiş…” demektedir…

“Namuslu kadınları zina ile suçlayıp da sonra (bu suçlamaları ispat için) dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir…” (24/4)

İslamla Mücadele Masasının yayın organı, komün hayatı yaşadığımızı ispat etmelidir. Yoksa Allah’ın ve müminlerin lanetinden onları Terörle Mücadele Yasası bile kurtaramayacaktır…

Sizin, rejimin kanunlarının belirlediği dininizden olmadığımızı da belirteyim ki içiniz rahat etsin… Ben, Allah’ın kitabını esas alan bir dinin mensubuyum. Bu kitap da hayatın tümünde İslam’ın hükümranlığını zorunlu görmektedir. Kur’an, Allah’tan başkasının koyduğu kanunları kabul etmez. Kur’an’ı mülga sayan kanunlar çerçevesindeki dininiz, sizin olsun. Varsın benim dinim ve yaşantım sizce kanunsuz olsun.

Fotoğrafların basına gösterilmemesine gelince… Günlerce yapılan işkenceler neticesinde, ayakta duramayacak müslümanları sedye ile basın önüne çıkarmak, işkencecilerin insan haklarına ve meri kanunlarına bağlılıklarını (!) gözler önüne sereceği için basına çıkarılmamışlardır…

12 Haziran 1994 günlü Zaman gazetesi İzmir bürosundan Abdullah Yıldız, haberinde;

“… Yakalanan kişilerde, İslami Çağrıştıran özellikler bulunmadığı gibi, evlerinde porno kaset, prezervatif gibi şeyler de ele geçirildi…” dedikten sonra belli sorular soruyor…

“-Villalarda örgüt mensubu erkeklerle kadının bir arada yaşadığı tespit ediliyor. Müslüman bir kadın, nikahsız olarak kendisine haram bir erkekle nasıl olur da aynı mekanı paylaşıyor?” diye sormakta… Söyleyeyim:

Bir kere ben, böyle bir villayı ne biliyorum, ne de burada kaldım. Beni, silahlı bazı siviller yoldan aldı… Ben, diğer basının adresini de verdiği bir evde çocuğum ve eşimle birlikte yaşıyordum. Eşimin bulunmadığı bir zamanda alındım.

“-İslam adına eylem yaptığı, bu yolda hayatını feda ettiği söylenen insanlar, nasıl olur da porno kasetler seyreder?”

Bu kasetler; işkencecilerin, operasyonda bu evlere bıraktıklarından olamaz mı?

“-Sait Engin kimdir?”

Sait Engin’in kim olduğunu, kişiliğini, okul arkadaşlarından, hemşehrilerine kadar herkes çok iyi bilir… Yazımın başında belirttiğim gibi bu maceralı operasyonlardan nasibini almış müslümanlardan biridir. Benim esimdir. İslam’ı kendisine hayat tarzı seçmiş bir müslümandır… “Kimdir” sorusu ile birilerini ihbar etmene gerek yok. Efendilerin onu, senden daha iyi tanırlar…

“-Neden ısrarla yüzlerini kapatıyorlar?”

Sizin çarpık ve gerçek dışı yayınlarınızdan dolayı beyefendi…

“-Evde bulunan ilk 3 sayfası yazılmış ajandada ‘cihad nedir’, ‘İslam’ı anlamak” türü yazılar görüldü. Bu ajanda İslami Hareket iddiasını ispatlamak için sonradan mı yazılmıştır?

Bu soru ile maskelerinizi kendi kaleminizle düşürmüşsünüz. Şu “senaryo”yu, “sözde”cilik ne kadar da ruhunuza işlenmiş… Göreviniz gereği şartlanmışsınız. İslami yazılar içeren defter, eve sonradan konulabilir de, porno kasetler vs… konulamaz mı?

“Sizden olduklarına Allah’a yemin ediyorlar. Oysa onlar sizden değiller, fakat onlar korkak bir topluluktur.” (9/56)

“O namuslu, bir şeyden habersiz, inanmış kadınlara zina iftira edenler, dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azap vardır.” (24/23)

Allah, kafirlerin hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır. İzzet Allah’ın, Resulü’nün ve müminlerindir. Müslümanlar, fasıkların haberlerine itibar etmezler. Çünkü biliyorlar ki, malını ve canını Allah’a adamış mü’min ve mü’minelerin kaybedecek bir şeyleri yoktur ve sadece Allah’tan korkarlar.

Ben, bir müslüman olarak ve sadece sahip olduğum İslami kimliğimden dolayı feryad etmiyorum. Ancak yukarıda anlattıklarımı Bosna-Hersek’te değil, Türkiye’de yaşadım. Hicabıma uzanan kirli eller de, Sırpların değil Türkiye güvenlik güçlerinin elleriydi… Hatta bunların arasında namaz kılıp, müslüman olduğunu iddia edenler de vardı…

Yeryüzünün değişik coğrafyalarında yönetimi ellerinde tutan tağuti güçlerin, müslümanlara karşı (İslami yaşantıdan) caydırıcı çabaları sonuç vermeyecektir. Korkutmak-sindirmek amacını güden bu çirkinlikleri, kamuoyu nezdinde meşrulaştırma çabası içine giren Zaman gazetesi gibi özel görevli medya da hedefine ulaşamayacaktır. Zira müslümanlar, Kur’ani ölçüleri esas almaktadırlar. Kur’an ise, haberi tahkik esasını getirmektedir. Haberi tahkik edecek her müslüman da bu çirkin çarpıtmaları görecektir.

Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. Elbette bir gün hicabımıza ve iffetimize uzanan kirli eller ve kalemler kırılacaktır. Müslümanların uyanık olmaları ve İslam düşmanlarını iyi tanımaları gerekir.

“İnkar edenler, bir zamanlar seni bir yere kapamak veya öldürmek, yahut da sürmek için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarken, Allah da tuzaklarını bozuyordu, Allah, tuzak kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.” (8/30)