Archive for Köşe Yazısı

Bize ‘Ah!’ ettirene ‘Oh!’ deme hakkımız var mı?

// Mayıs 12th, 2010 // No Comments » // Köşe Yazısı, İktibas

Bilge Kral Aliya’nın, savaşın en ateşli ve en insafsız döneminde bile kaybetmediği, mümin inceliğini yeni baştan hatırlama vakti. Şimdi. Hemen şimdi.

-bu bir video yazısı değildir-

Sırpların sivil Boşnak halka cinayetin en insafsızını, tecavüzün en vahşisini uyguladığı dönemler.

Boşnak askerlerin elinde ise çok sayıda Sırp esir var. Hepsi asker. İhtimal ki, serbest olsalardı onlar da aynısını yapacaklardı. Belki de yapmışlardı. Olan biteni duysalardı içten içe sevineceklerdi.

Boşnak asker soruyor başkomutana: “Şimdi biz bu esirleri ne yapalım?”

Başkomutan Aliya sakince cevap veriyor: “Onlar bizim esirlerimiz. Yani misafirlerimiz. Onlara misafir gibi davranacağız.”

Duyguları kabarmış, öç alma telaşına kapılmış genç asker içindeki itirazı saklayamaz: “İyi ama komutanım, onlar bizim bacımıza tecavüz ederken, çocuklarımızı katlederken…”

Aliya yine sakindir: “Onlar bizim esirimiz dedim asker, onlar bizim öğretmenimiz demedim ki…”

Bu anekdotu sevgili dostum Saadeddin’den duyalı beri, bir müminin taşıdığı ağır ve onurlu yükü ben de omuzlanmaya çalışıyorum.

Düşmanınızdan intikam almak adına, onun yaptığını yaparsanız, düşmanınızı kendinize “öğretmen” yaparsınız.

Muhalifinizin kullandığı yöntemlerin aynısını misilleme adına kendiniz de yaparsanız, muhalifinizi mürşidiniz eylersiniz.

Kötülüğe, bir başka kötülükle karşılık vermek, kötülüğü birken iki yapar, çoğaltır. Demek ki kötülüğe karşı yeni bir kötülük üretmekle kötülüğe iyilik ederiz. Hem kötülüğü çoğaltırız, hem de kötülüğü yapanın kötülüğü yapışını eylemimizle onaylarız. Bir nüshasını daha çıkarırız kendimize. Onun ettiğini öyle beğeniriz ki bir de kendimizi özne yaparız onun eylemine.

Kötülüğe kötülük etmek isteyen, kötülüğü kötülükle karşılık vermez, onu olduğu yerde bırakır, çoğaltmaz. Kötülüğü yapanı da yaptığına pişman etme fırsatı tanır.

“Deniz Baykal videosu”ndan şu ya da bu şekilde yararlanmayı “kötülüğe iyilik yapmak” olarak yorumluyorum.

“İyi ama…” dediğimi de duyuyorum şu anda…

“Hadi ordan…” demeye başlamış olabilirsiniz.

“Sırası mı şimdi nezaketin?”

Bence, tam sırası…

Tamam;  o da bize kötülükler yaptı. Yıllarca, hepimize, en başta gencecik kızlarımıza, onurlu delikanlılarımıza, katsayı farkıyla, başörtüsü yasağıyla vs. kötülük yapanların yanında yer aldı, destek oldu, yol gösterdi, yol oldu. O video ortaya çıkmasaydı, bugün ülkenin biricik özgürlük ümidi anayasa değişiklik paketini yüzümüze çarpmak üzere mahkemeye doğru yürüyor olacaktı. Gözlerimizin içine bakarak, gülüşün bir türlü oturmadığı o yüzünden dökülen bin parçayla kalbimizi parçalayacaktı, hiç acımadan. Ki hakkında-doğru yada uydurma-bir video çıktı diye vazgeçecek gibi de değil. Belki daha da şedit davranacak.

Acınacak adam değil benim nazarımda… Onca gencecik yüreği üniversite kapılarında sırf başını örttüğü için titretenlerin, tarlasını bahçesini satmış babaların güç bela okuttuğu evlatlarını diplomasından mahrum edenlerin başında geliyor, başını çekiyor Deniz Baykal. Bir bilse keşke, ne kadar “ah” aldığını…

Şimdi bize “Ah!”lar ettiren Deniz Baykal’a, başına gelenden/getirilenden ötürü, “Oh olsun!” mu diyeceğiz?

Onlar bir dönem Vakit gazetesinde yazan bir isim üzerinden hiç üzülmeden, hoyratça dövdüler hepimizi. Bütün Müslümanlara “çocuk tecavüzcüsü” gömleği giydirmeye kalktılar. İntikam sırası geldi diye, Kanal D’lerin, Star TV’lerin açtığı çığırda yürüyüp Aydın Doğan’ı şeyhimiz mi yapalım?

Doğru olmadığı sonradan ortaya çıktığı halde özür bile dilemeye yanaşmadıkları onlarca Anadolu evladını “taciz” haberleriyle rezil ettiler, ekmeğinden aşından, yurdundun huzurundan ettiler. Şimdi ondan öğrendiğimizi aynen uygulayıp Uğur Dündar’ı öğretmenimiz mi yapalım?

Uydurma görüntülerle, çarpıtma ifadelerle hoyratça teşhir ettikleri insanların çocuklarını bile taşlattılar, yuhalattılar… Çarşaf çarşaf fotoğraflarla namuslarını, haysiyetlerini linç ettiler. Hepimizi Danıştay saldırganının yanına koyup cani ilan ettiler, süründürdüler. Şimdi biz de “aynı”sını yapıp, Ertuğrul Özkök’ü “öğretmenimiz” mi eyleyelim?

Onlar sırf dürüst rapor yazdı diye Anayasa Mahkemesi Raportörü’nün muhterem eşine dair mahrem bilgileri açık ederek alçaldılar; biz de mi aynı yere kadar alçalalım şimdi?

Alçaklıksa bu; “onlar”ın bileceği iş…

“Bizim” bildiklerimiz arasında yok böyle bir şey…  Bize “bildirilenler” arasında, “örtmek” var, “setretmek” var, bir başkasının utanacağını bildiğimiz, utandığı için gizli kalmasını temenni ettiği hatasını “açık” etmemek var…

Sorun videonun gerçek olup olmaması değil.

Gerçek olmayanı yayınlamamakla başlamaz bir Müminin sorumluluğu. Gerçek olanı bile, sahih olmayan bir niyetle açık ettiğinde, gerçeği yamulttuğunu, doğruyu eğrilttiğini bilir mümin. Deniz Baykal’ı bilmem ama biz Hucûrat 12’den sorumluyuz. “Ey iman edenler, nasıl olur da hem de sizin içinizden hem de kardeşinin ölü etini seve seve yiyenler çıkar?” Ne Hürriyet gazetesine sorulur “ölü eti” yiyip yemediği, ne Star TV’yi yönetenlere? Ne Ertuğrul Özkök ne de Uğur Dündar bilmek zorundadır “kişiye her duyduğunu söylemenin (her seyrettiğini seyrettirmenin) yalan olarak yet”tiğini söyleyen hadis-i şerifi…

Her taze nefes aldığımızda siyasal olarak boğazımıza çökmüş Deniz Baykal için “Oh olsun!” demek keyifli geliyor bana da. Ümitlendiğimiz her defasında, ümitlerimizi yüzü gülmez yargıçların hesaplarında boğmuş Deniz Baykal için “Oh olsun!” demek işime geliyor benim de…

Ama “müminim” ben; inşaallah…  En azından üzerimdeki “mümin” etiketini yere düşürmemekle yükümlüyüm. Ondan da önce “insan”ım. Hele de mümin olduğum için daha çok insanım. İman etmek, insanlığımızı çoğaltmak içindir, herkese dağıtacak kadar çoğaltmak içindir. Böyle biliyorum…

Masum yüzlü, tatlı sözlü torunları var Baykal Dede’nin de… O çocuklara dedeleriyle utandırmamakla yükümlüyüz. “Müslüman fıtratlı” hiçbir çocuğu mahcup etmeme, üzmeme borcumuz var.

Değil mi?

Hala daha, “İyi ama…” diyor nefsim, toy Boşnak asker gibi…

İyi ama benim öğretmenim Baykal değil ki…

“Oh!”larıma “Ah!” ediyorum, ah!

Senai DEMİRCİ10 Mayıs 2010

Griplerdeki domuzluk

// Ekim 24th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı, İktibas

Kuş gribini anlamadan domuz gribi anlamak mümkün olamaz.

Birbirini izleyen bu oyunların arka planlarını bilmeden de “Türkiye’de hiç aşı yapılmazsa, nüfusun tahminen 3’te birinin hastalanacak, 5 bin kişi hayatını kaybedecek. Dolaylı kayıplar hariç salgının toplam maliyetinin 1.1 milyar TL olacak. Ama biz önlemimizi aldık. 1 milyon 800 bin kişinin hastalığa yakalanacağını ve 400 ölümünün gerçekleşeceğini öngörüyoruz” diyen Sağlık Bakanı Prof Dr Recep Akdağ’ın kehanet içeren sözlerinin nereye gittiğini görmek ve anlamak da zorlaşır.

Birkaç yıl önceki kuş gribi haberlerini, tavuk ve kuş katliamı görüntülerini hatırlayınız.

Ne olmuştu?

Binlerce tavuk katledildi…

Sonra…

Tavuklar yetmedi, birilerinin hatırı için birçok kuş türü de katliamdan nasibini almıştı.

Her ne kadar dile getirilmese de Türkiye’de, göçmen kuşların güzergâh olarak kullandıkları fakat insanların hiç kullanmadığı dağlarda bile kuş gribi virüsünü taşıyan yem ve gübreler bulunmuştu.

Kimse sorgulamadı ‘bu gübre ve yemleri buraya kim getirdi’ diye.

Birileri virüsü ülke çapında yaygınlaştırmak için dağları taşlara yem bırakmış ve özellikle göller bölgesi ve tavukçuluğun yoğun olduğu bölgelere virüsün bulaşması için elinden geleni yapmıştı.

Hatta bir tavuk üreticisi hastalık bulaşmış ve ölmekte olan tavukları bedava veya sembolik bedellerle bölge köylülerine dağıtmış ve bu tavukları yiyen üç çocuk ölmüştü.

Ölümcül bir hastalık taşıyan tavukları dağıtan bu tavuk firmasının yetkilileri hakkında ne işlem yapıldı ve nasıl bir hukuki müeyyide ile karşılaştılar? Bilinmez. Unutulup gitti.

Sahi o günler dünyayı kasıp kavuran kuş gibine ne oldu?

Neden birden aramızdan ayrıldı?

Ya da şöyle soralım: Kuş gribi gerçek miydi, gerçekse amaç neydi?

Elbette, kuş gribi diye adlandırılan bir virüs vardı. Ancak bu virüs, belirli çıkar amaçlarının laboratuarda ürettikleri özel bir virüstü. Tıpkı domuz gribi virüsü gibi…

Hedef on ikiden vurulunca virüste ortan kayboldu!

Peki, bu virüsle kim neyi hedeflemişti?

Tıpkı bugünkü domuz gribi palavrasında olduğu üzere, aynı ülkelerin liderleri ve yöneticileri ile aynı örgütlerin yöneticileri benzer şeyler söylüyorlardı.

Amaçları, virüsün yaygınlaştırılması ve panik oluşmasını sağlamaktı. Bunu başardılar!

* * *

Donald Rumsfelt’i bilirsiniz. Hani Irak’a, Afganistan’a savaş açan, eski ABD Savunma Bakanı.

Yine hatırlayınız o günlerde sanki yeterli miktar ilaç bulunamıyormuş izlenimi uyandırmak için Türkiye Sağlık Bakanlığı yetkilileriÖlümcül kuş gribinin koruyucu aşısı bulunmuyor. İlk 48 saat için Tamiflu adlı ilaç etkili olabiliyor. Pek çok gelişmiş ülkede, muhtemel salgına karşı Tamiflu stoklanıyor. Sağlık Bakanlığı da bu ilaçtan 300 bin adet istedi. İlave 500 bin adet istedi. Halkın stok yapması nedeniyle Tamiflu tükendi” gibi haberler uçuruyordu.

Kimindi Tamiflu?

Tamiflu adlı ilacını o günlerde adları birçok skandala karışan Roche firmasınca üretiliyordu?

Fakat bu ilaç Roche’ın değil, ABD’li “Gilead Bilim” firmasına aitti.

Peki, Gilead Bilim kimindi?

Sıkı durun! Yine o skandal adam, Donald Rumsfelt’in!

Belli ki Donald Rumsfelt, ilacı kendi firmasının adıyla pazarlamak istememişti ve bunun için ABD menşeli olmayan Roche firmasını seçmişti. Bu tercihin karşılığından Roche’dan hisse alacaktı ve öyle oldu?

Rumsfelt’in Gilead Bilim’ine ait olan Tamiflu, kuş gribi ilacı diye tüm dünyaya milyarlarca satıldı ve malum adamlar köşeleri yine döndüler.

Bu yeterli değildi. Bir taşla daha çok kuş vurulmalıydı.

Rumsfelt para kazanacak diye George W. Bush kendisi niye riske etsindi.

ABD yönetimince kuş gribi ilacı diye anons ettirilerek ve tüm dünyaya milyarlarca adet pazarlattırılan Tamiflu’nun yanında, Tayland’da kurulu olan dünya tavuk devlerinden Bush’un kardeşi Neil Bush’unda ortaklarından olan CP Piliç’te bu sayede köşe olmalıydı. Oda planlandığı gibi gerçekleşti. CP Piliç, gücüne güç kattı.

90′ı aşkın ülkede örgütlenmiş Tyson Food’ı gücü perçinlenmesi gerekiyordu ve oda öyle oldu. Tyson Food, kazancını yüzde 49 oranında artırarak 26 milyar dolarlık kâr elde etti.

Kopya koyun, Dolly projesinin sahibi de olan İngiliz Roslin Enstitüsü yetkililerine göre asıl amaç; “Doğal tavuk türlerini ortadan kaldırarak GDO’lu hayvan türünün yayınlaştırılması ve tekel oluşturulmasını sağlamak”tı.

Kendi projeleri olmayanlar ve başkalarının dümen suyuyla hareket edenler sayesinde hedeflenen gerçekleşti.

Endüstriyel anlamda doğal tavuk türleri tümüyle yok edildi!

Adlarına tescilli GDO’lu tavuk türleri ile piyasalara hâkim oldular!

Üstüne üstlük milyarlarca Tamiflu ilacı sattılar! Bu sayede birçok kişinin bağışıklık sistemini bozdular. Kimilerini kısırlaştırdılar.

Kuş gribinden sonra domuz gribi için de kurtarıcı ilan edilen Tamiflu’nun, şimdiler de tehlikeli olduğu açıklandı!

Meğer bir zamanların kurtarıcısı Tamiflu’nun çocuklar ve gençlerde birçok ağır yan etkisi varmış

Tabiî ki bu sonuçlar daha şimdilik açıklananlar… İlerleyen gün veya yıllarda çok ürkütücü sonuçlar duymak hiç şaşırtıcı olmamalı.

Kemal ÖZER

Posted via web from FaRuKS

Domuz gribi aşısı olmayacağız. Çünkü…

// Ekim 24th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı, İktibas

Önceki yazımızda kuş gribinin arka planı özetlemeye çalışmıştık. Hem ülkemizde hem de dünyada gripler öldürücü bir hastalık. Lakin ‘domuz gribi’ gibi laboratuar virüsleri, iddia edildiği gibi diğer virüsler kadar tehlikeli değil.

Birçok tehlikeli virüs ile gıda güvenliği konusunda hatta ülkenin ekmek sorunu için bile önlem al(a)mayan bir bakanlığın, iş bu tür bir merkezden yönetilen ve ilaç firmalarının aç kurtlar gibi saldırdığı medyatik bir virüsle ilgili gösterdiği refleks, ister istemez sağduyulu çevreleri tedirgin ediyor.

Oluşturulan bu tedirginliğin baş sorumlusu hiç kuşkusuz Sağlık Bakanı ve ekibi. Her türlü çabaya rağmen, arzular gibi gözüktükleri sonucun ortaya çıkmayacağı ortada.

Ülkeye getirildiği iddia edilen aşıların tartışmasız bir komplo olduğu, su götürmez bir gerçek. Bu nedenle neden aşı olmamamız gerektiğini ve insanlığa reva görülen bu komplodan kimin ne çıkarı olduğunu izah etmeye gayret edelim. Aşı neden gereksiz, hatta neden tehlikeli ve de neden aşı olmamalıyıza geçmeden önce, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın domuz gribi ile ilgili basına yansıyan açıklamalarından örnekler sunalım. Sonra konu ile ilgili çıkar çevrelerinin hedeflerini irdeleme gayret edelim.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ;

30 Nisan 2009 : “Domuz gribinin ortaya çıkmasından sonra gece çok geç saatlere kadar yatmıyorum”

11 Haziran 2009 : “Biz aşıyı satın alma konusunda masaya oturmuş, önde gelen ülkelerden biriyiz. Domuz gribine yönelik aşın, birkaç ay içerisinde geliştirilebilecek ve aşı üretiminin yaklaşık 3-4 ay sürebilecek.”

08 Eylül 2009 : “Hastalığın aşı ile ilgili gelişmelerinin de henüz tamamlanmamış olmasıdır”

08 Eylül 2009 : “Bu hastalık, bütün dünyada önümüzdeki aylarda çok hızlı bir şekilde yayılacak. Burada önemli olan kendi ülkemiz açısından bu yayılmayı yavaşlatmak, riskli grupları iyi korumak, onları aşılamaktır. Ne yapacağımızı bilmektir. Çok insan hastalanacaktır, buna hazırlıklı olalım”

18 Eylül 2009 : “Domuz Gribi hastalığı, bütün dünyada önümüzdeki aylarda hızla yayılacak”

08 Ekim 2009 : ”3 ayrı firmadan aşı alıyoruz. Bu firmalardan biriyle anlaşmamız bitti. 25 milyon doz aşıyla ilgili sözleşmemizi bitirdik, tamamladık. İlk dozları bu ayın sonuna kadar almış olacağız. Bunu da ilk defa açıklıyorum. Aşağı yukarı 18 milyon doz aşıyla ilgili olarak da anlaşmamızı bu ay içinde bitirebileceğimizi düşünüyoruz. Önümüzdeki 6 ay içerisinde bu aşılar Türkiye’ye gelecek. Aşağı yukarı 20 milyon doza yakın, 17-18 milyon doz aşının yıl tamamlanmadan elimizde olacağını ümit ediyoruz. Anlaşmaları bu şekilde yaptık”

10 Ekim 2009 : “Ekim ayında ilk partisi alınması planlanan aşıda ciddi yan etki tespit edildiği takdirde aşılamadan vazgeçilebiliriz. Gerekli görülürse okulların kapatırız”

10 Ekim 2009 : “Türkiye’de hiç aşı yapılmazsa, nüfusun tahminen 3’te birinin hastalanacak, 5 bin kişi hayatını kaybedecek. Dolaylı kayıplar hariç salgının toplam maliyetinin 1.1 milyar TL olacak. Ama biz önlemimizi aldık. 1 milyon 800 bin kişinin hastalığa yakalanacağını ve 400 ölümünün gerçekleşeceğini öngörüyoruz”

10 Ekim 2009 : “2,5 milyon kutu antiviral ilaç ve 400 bin adet sağlık personeli koruyucu kiti stoklandı”

10 Ekim 2009 : Aşılar üç ayrı firmadan temin edilecek. Ocak başına kadar 48 milyon aşı siparişinin yüzde 35’i teslim edilecek ve aşılar ücretsiz yapılacak. Okulların kapatılabilecek, yarıyıl tatilinin uzatılabilecek”

13 Ekim 2009 : “Domuz gribi aşısı Ekim ayının 3. haftasında Türkiye’ye ulaşacak. Siparişimiz de 20 milyon dozdan 48 milyon doza çıkarıldı…” diyor.

Son günlerin en dikkat çekici konusunun demokratik açılımlar olması gerekirken, Sağlık Bakanı’nın kehanet dolu açıklamaları siyaseten gündem değiştirmeye mâtuf değilse –ki Sağlık Bakanının yedi yılda böyle bir becerisine rastlanmadı– cevaplanması gereken onlarca soru ortaya çıkmakta.

Bizde sorularımızı bilgi edinme hakkımızı kullanarak Sağlık Bakanlığı’na yönelttik.

Bakanlığa yönelttiğimiz ve cevaplanmasını beklediğimiz sorular?

1- Yukarıdaki cümleler Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a mı aittir?

2- Bakan bey daha Nisan ayında aşının birkaç ay çerisinde geliştirileceği bilgisine nasıl ulaşmıştır?

3- Hastalığın bütün dünyada hızlı bir şekilde yayılacağı kanaatine nasıl varılmıştır?

4- Aşının üretiminin 3-4 ay alacağı bilgisine nasıl ulaşmıştır?

5- 48 milyon doz aşı alımı doğru mudur?

6- Doğru ise zikredilen üç firmanın isimleri nedir?

7- Bu üç firmanın ürettiği aşıların marka/isimleri nelerdir?

8- Bu üç firmanın aşıları lisans almış mıdır?

9- Bu aşılar insanlarda denenmiş midir?

10- Denenmiş ise kaç kişide denenmiştir?

11- Söz konusu aşıların denendiği insanlarda herhangi bir yan etkisi olmuş mudur?

12- Yan etki olmuş ise bunlar nelerdir?

13- Bu aşılar ihale kanunun hangi maddesine göre alınmıştır?

14- Aşıların birim fiyatı ve toplam fiyatı kaç TL’dir?

15- Aşılara ödenecek para hangi kaynaktan karşılanacaktır?

16- Aşıların üretim ve son kullanım tarihi arasındaki aralık ne kadardır?

17- Sağlık Bakanlığı’nın domuz gribi aşısının Türkiye’de üretilmesi için bilimsel bir çalışması olmuş mudur? Bu alanda çalışmak isteyen bilim çevreleri ile işbirliği yahut katkısı olmuş mudur?

18- Bu aşılar Türkiye’de üretilemiyor ise Türkiye’de üretilmesinin önündeki engeller nelerdir? Türk bilim çevreleri bilimsel yeterlilik yahut ekonomik yeterlilik açılarından yetersiz mi kalmaktalar?

19- Türk halkının üçte birinin domuz gribine yakalanacağı kanaatine nasıl ulaşılmıştır?

20- Aşı olmayan ve domuz gribine yakalanan 5 bin kişi hayatını kaybedeceği kanaatine nasıl varılmıştır?

21- Bakanlığınız yahut Sağlık Bakan’ı Azrail’le iletişim halinde midir?

22- Aşı yararlı ise aşı olan kimselerden neden 1 milyon 800 yüz bin kişi domuz gribine yakalanacak ve 400 kişi neden ölecektir?

23- Türkiye Sağlık Bakanı gibi ülkesinden kaç kişinin domuz gribine yakalanacağı ve öleceği konusunda rakam veren başka bakan var mı?

24- Domuz gribin ABD’li tohum ve ilaç üreticileri ile Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya Ticaret Örgütü ile organik ya da inorganik bir bağı var mı?

25- Satın aldığınız domuz gribi aşılarını üreten üreticilerin Rockefeller Grubu ile bir bağı var mı?

26- Domuz gribi mikrobu ile aşısının Rockefeller Grubu’nun dünya nüfusu azaltmak için 1952’den bu yana yürüttüğü nüfus planlaması ve kısırlaştırma programı ile bir ilişkisi var mı?

27- Türkiye’de aşı olmak istemeyen kişilere karşı ne tür bir müeyyide öngörülmekte?

28- Bu kadar kişi ölmez ise Sağlık Bakanı istifa etmeyi düşünüyor mu?

29- Bu kadar kişi ölmez ise Sağlık Bakanımızın haklı çıkmasını sağlayacak bir önleminiz var mı?

30- Satın aldığınız aşıların gençler ve gelecek nesiller üzerinde kısırlaştırıcı dâhil bir yan etkisi ortaya çıkması ihtimaline karşı bir önlem alındı mı?

Bakanlığın sorularımıza vereceği –ki verir ise- köşemizden sizlerle paylaşacağız.

Neden aşı olmamamız gerektiğinin cevabı aslında kuş gribinin her gün daha da netleşen hikâyesinde yatıyor.

Burada ana amaçlardan birinin Rockefellere Grubu’nun 1952’de kurduğu ‘Dünya Nüfus Konseyi’nin istenmeyen ırkları ortadan kaldırmak ve dünya nüfusunu azaltmak projesini bir parçası olmak ihtimali çok yüksek.

Kaldı ki 50 milyar dolar kâr öngörülen domuz gribi aşısının ilaç şirketlerini ki bu ilaç şirketlerinin önemli kısmı Rockefeller’le direkt ve endirekt yollarla ilişkiliküresel çapta plan yapması ve psikolojik harp yöntemleri dâhil, her türlü yöntemi kullanacağından hatta uzman satın almak gibi çok kullanılan yöntemleri deneyebileceğinden kuşku duymamak mümkün olabilir mi?

Elbette olamaz…

O halde bu oltaya takılmamak gerekiyor…

Griplerden nasıl korunabiliriz?

Domuz gribi ne boyutta olursa olsun, diğer grip türleri kadar öldürücü olmadığı hatta grip türlerinin en basiti olduğu ortada. Birçok sağduyulu uzmanda bu gerçeği teyit ediyor. Bakanın ifade ettiği gibi bir boyuta asla ulaşmayacak.

Çünkü bakan verdiği kehanet dolu rakamlarının DSÖ’nün birkaç ay önce virüsün dünya çapında ulaşacağını planladığı verilerini –fakat bu partnerlerinin bu kez beceriksiz çıkması nedeniyle planlanan gibi gitmedi– Türkiye nüfusuna orantılanmasından kaynaklandığı çok açık.

Bu yüzden bile aşı olmak akıllıca bir eylem olamaz. Sadece bu aşıyı değil, diğer aşıları olmakta asla gerekli değil. (Bunun en önemli nedenleri arasında Dünya Tarım, Sağlık ve Ticaret örgütlerinin gerçek yüzünü bilmekle de alakalı olduğunu göz ardı etmemeliyiz)

Konuyu bir çarpıcı örnekle açmaya çalışalım.

Yaklaşık iki yıl önce Sağlık Bakanlığı merkez teşkilatı bütün ekibine grip aşısı yaptırır. Aşıdan sonra hukuk servisinde çalışan bir kişi “Pnömoni” kaparak 1 ay yatmak zorunda kalır. İdari Mali İşler Dairesi’nde görevli bir kişi ise “Guilan-Barre sendromu” adlı bir hastalığa yakalanıp altı ay kadar yatar. Çok tehlikeli bir süreç getiren bakanlık çalışanın hastalığının halen de devam ettiği ifade ediliyor.

Bu süreçte İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü ise aşıları kendi personeline yaptırmaktan çekinir. Burada şu soru önem kazanır. Neden acaba? İletişim kurabildiğim birçok bakanlık çalışanları domuz gribi aşısını kendisine ve ailesine asla yaptırmayacağını belirtiyor.

Bu çarpıcı örnek bile aşıları neden yaptırmamız gerektiği konusunda bizlere önemli ipuçları vermekte. Bu durum sadece bizde geçerli değil. ABD sağlık çalışanları, aşı olmamak için dava bile açtılar. Hâkeza Almanya bu konuda en ciddi sorunların yaşandığı ülkelerden biri.

İster domuz gribi açısından isterse de diğer bulaşıcı hastalıklardan korunmak için yapmamız gereken aşı olmak değil, özellikle toplu taşıma araç ve gereklerini kullandıktan sonra ve mümkünse her sabah ve akşam elimizi, yüzümüzü sirke ile yıkamaktır.

Bunun yanı sıra mutlaka meyve ve sebzeleri, yemek kaplarımızı ve çamaşırlarımızı sürekli olarak sirke ile yıkamamız birçok bulaşıcı hastalıktan korunmamız için yeterli.

Günlük düzenli meyve tüketir, özellikle savunma/immun sistemimizi dirençli tutmak için az günlük miktarda polen ve bitki destek ürünlerini kullandığımız zaman, bırakınız domuz gribini birçok hastalıktan kendimizi korumuş olacağız.

Netice itibari ile devlet her aşı olmak isteyene yazılı olarak; “Bu aşılar her türlü testten geçmiştir. Kısa, orta ve uzun vadede hiçbir sağlık sorununa neden olmayacağına dair trilyon dolar tazminat taahhüt ediyorum” dese bile biz ailecek aşı olmayacağız. Elbette karar sizlerin. Herkesin kararı kendini bağlar.

Savunma sistemleri zayıflatılarak bir defa değil, her gün hasta olacak nesiller ortaya çıkarmaya yani sağlıksız bir nesil, sağlıksız bir toplum hedefinin bir parçası olmak sadece kendimize değil insanlığa yapabileceğimiz en büyük haksızlık.

Akıllı insanlar, aynı tuzağa sürekli düşmezler!

Kemal ÖZER

Posted via web from FaRuKS

O Mahyaların Altında Namaz Olur mu?

// Ekim 8th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

[08/10/09 - Taraf Gazetesi - Yıldıray Oğur]

6 Ekim İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu nedeniyle Eminönü’ndeki Yeni Cami’ye “Milli birlik esastır”, Sultanahmet’e “Ordumuza şükran borçluyuz”, Süleymaniye’ye “Ne mutlu Türküm diyene”, Üsküdar Yeni Cami’ye “Kurtuluşun kutlu olsun”, Eyüp Sultan’a “Önce vatan” mahyaları asılmış.

Ey Müslümanlar!

Yarın cuma. Camiye gideceksiniz.

Restore edilmesine rağmen Süleymaniye’nin bahçesini dolduracaksınız.

Düşünün ki namaz kıldığınız o caminin tepesinde şöyle bir mahya asılmış “Günde bir kadeh şarap kalbe iyi gelir.”

Öfkelenirdiniz değil mi? Kur’an’da açıkça haram edilmiş bir şeyin cami tepesinde ne işi olabilirdi. O yazı caminin tepesinde asılı durdukça o camide namaz kılınabilir miydi?

Peki, içkiyi haram eden Kur’an bakın milliyetçilik için ne diyor:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli ve en üstün olanınız, takva bakımından en üstün olanınızdır.” (Hucurat 49/13)

Kur’an “Türk olmuşsun, Arap olmuşsun, Kürt olmuşsun fark etmez. Bununla övünmeyi, bununla üstünlük taslamayı tıpkı içki içmeyi yasakladığım gibi sana yasaklıyorum” diyor.

Peki, şimdi söyleyin Kur’an açıkça “Ne mutlu takva sahibiyim diyebilene” derken 41 milleti adaletle yönetmesiyle meşhur Kanuni’nin yaptırdığı Süleymaniye Camii’nin minarelerine asılmış “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün Kur’an açısından “Günde bir bardak şarap kalbe iyi gelir”den ne farkı var? Kapısında kimseye ırkı, kimlik kartı pasaportu sorulmayan o mabede sizce o mahya yakışıyor mu? Suudiler Kâbe’nin minarelerine “Ne mutlu Arabım diyebilene” yazısı assaydı hoşunuza gider miydi? Peki, bu hoşnutsuzluğunuzu yarın o camide size nasihatler verecek imama da bildirmeyecek misiniz?

Ey Cuma Namazı’nı Sultanahmet Camii’nde kılacak Müslümanlar!

Siz caminizin tepesine “Ordumuza şükran borçluyuz” mahyası astıranlara sormayacak mısınız?

Cuma’ya gidiyor diye subayları atan orduya mı şükran borçlusunuz? Kutlu Doğum Haftası fazla şatafatlı kutlandı diye geceyarısı e-muhtıra veren orduya mı şükran borçlusunuz? Cuma’ya giden memurları fişleyen, oruç tutan Genelkurmay Başkanı’nı evinden sefertası taşımak zorunda bırakan orduya mı şükran borçlusunuz? Hakkâri Çukurca’da altı askeri şehit eden asker mayınları ile ilgili hâlâ açıklama yapmayan orduya mı şükran borçlusunuz? Yoksa üç karakolun arasında küçük Ceylan’ı havan topuyla vurup, sonra da “kim yaptı bilmiyoruz” diye açıklama yapmakla yetinen orduya mı şükran borçlusunuz? Belki de şükranlarınızı bildirmek için başörtülü eşinizle karargâha gittiğinizde sizi içeri bile almayacak orduya şükran borçlusunuzdur?

O caminin imamına “Biz gerçek Müslüman olsaydık bugün bu caminin minaresine “Orduya şükran borçluyuz” değil, “Küçük Ceylan’ı kimler vurdu” yazan bir mahya asılmalıydı diye çıkışmayacak mısınız?

Ya sevabı çok olsun diye İstanbul’un manevi direklerinden Eyüp Sultan’ın Camii’ne gidecek Müslümanlar!

Peygamberi evinde misafir etmiş, şimdi de İstanbullulara misafirliğe gelmiş Ebu Eyüb El Ensari’nin türbesinin başına “Önce vatan” mahyasını asmışlar.

80 yaşında “Önce vatan, önce Arabistan” demeyip, evinden kilometrelerce uzağa İstanbul’a gelmişti Eyüp El Ensari. Ve vasiyetinde de “Önce vatan” demeyip şehit düştüğü İstanbul’a gömülmek istemişti. Ve şimdi biz 1300 yıldır bize “Önce vatan değil” diyen Eyüp Sultan’ın mezarının başına, inandığı şey için Eyüp’ten Fatih’e bile gitmeyecek üç beş tane uyuşuk memura uyup “Önce vatan” yazısını astık. Bir nevi büyük sahabeye “Senin vatanın yok mu, ne işin var burada ey Arab” demiş olduk.

Açılıma kızan milliyetçi memurların İstanbul’un en kutsal mekânlarından birine siyaset sokmasına izin verdik. Yarın Eyüp’te namazını kılacak Müslümanlar Eyüp El Ensari’nin ruhunu inciten o mahyaya bir şey demeyecek misiniz?

Peki, siz namaz için Eminönü’ndeki Yeni Cami’yi seçen Müslümanlar!

Cami imamınıza siz de sorun: Kur’an’ın ve İslâm’ın neresinde var “Milli birlik esastır” ilkesi? Hangi milli birlik? Ne alakası var camiyle bunun? Hadi ona İslâm’da derme çatma bir yer bulursa şunları da sorun: Peki muhterem hocam. O halde camiye “Daha çok demokrasi”, “Sivil anayasa istiyoruz”, “Darbeciler yargılansın” mahyaları asmaya ne dersiniz? Bunlar siyasi de “Milli birlik esastır” değil mi? Hani laik devlettik? Devletin, resmî ideolojinin ne işi var camilerde? Erbakan, camileri arka bahçesi olarak kullanıyor diye kızıyordunuz, peki aynı şeyi niçin şimdi devlet yapıyor? Bu laikliğe aykırı değil mi?

Yarın binlerce kişinin namaz kılacağı bu camilerde ayağa kalkıp “Bu mahyanın caminin tepesinden ne işi var” diye hesap soracak cesur bir Müslüman aranıyor.

Bu Ülkede Ne Kürt Sorunu Vardır Ne De Başörtüsü

// Eylül 6th, 2009 // No Comments » // Köşe Yazısı

Bu ülkenin sigara sorunu bile yoktur, millet bunu bile anlamayacak kadar andavallaşmış.

Kalkmış İç İşleri Bakanı da “ Bu bizim sorunumuz biz çözeriz diyor.” Yahu ben gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum nedir bu Kürt sorunu, başörtüsü sorunu bir Allah’ın kulu kalksın da makul bir şekilde açıklasın.

Sevgili arkadaşım bir sorun varsa bir yerde orada sadece sorunlu değil aynı zamanda sorumlu da vardır. Sorumlu olmak demek yükü yüklenmek demektir. Yükü yüklenmemek, yani sorumluluğunu yerine getirmemek başlı başına sorunlu bir durumdur ki bu sorumsuzluk, var olan sorundan daha büyük bir sorun oluşturur. Sorumlu, sorunu tanımlayandır. Sorunun varlığından haberdar edendir. Sorumlu sorunun tespitini yaparak sorumluluğunu üstlenir. Şimdi Kürt sorunu ya da baş örtüsü sorunu var denildiğinde sormamız gereken soru şu. Hangi sorumlu böyle bir sorun var diyor. Şimdi hiçbir Kürt kalkıp Kürt sorunu der mi? Aklı evvel değilse demez. İşin tabiatına ters, bir insan aynı konuda hem sorunlu hem de sorumlu olamaz. Bu ülkede Kürt sorunu var diyenler Kürtleri sorunlu olarak görenlerdir. Bu ülkede başörtüsü sorunu var diyenler de yine başörtüsünü ve baş örtülüleri sorun olarak görenlerdir. Peki nasıl oluyor da Kürtler kitleler halinde Kürt sorunundan Başörtülüler de başörtüsü sorunundan bahsediyorlar. Bu ne yaman çelişkidir.

Çünkü sorunu tespit edenler, kemikten değil kıkırdaktan iskelete sahipler. Onlar tanımladıkları sorunun sorumluluğunu üstlenemeyecek kadar omurgasızlar. Onlar sorumluluklarını da sorunlunun üzerine atıp el çabukluğu marifet usulüyle yol aldıklarını ve alabileceklerini düşünüyorlar. Ama yanılıyorlar.

Bu dönemler geçiş dönemleri.

Şimdi bir çok kişi benim laf oyunu yaptığımı söyleyecek ve yazdıklarımı anlamak yerine daha önce alışmadığı için aklıyla değil, alışkanlıkları ile cevap üretecek. Bu alışkanlıklar ise eli çabuk olan sorumsuz sorumluların el çabukluğu marifeti ile edinilmiş alışkanlıklar.

Alışkanlıklarıyla hareket eden arkadaşım sana soruyorum söyler misin bana ne demek Kürt açılımı. Birileri açılıyor muş. Niye açılıyor nereye açılıyor. Ne kadar açılıyor. Bi insan evladı başka bi insan evladına ancak bu kadar ağır hakaret edebilir. Daha vahim olanı ise hakaret edilenin durumu iltifat olarak kabul etmesi. ( Amca oğlu bekle sana açılıcam, dur iki dakka ya) Argosu da bu olur herhalde.

Tekrar söylüyorum sorumlu kişi sorunu tanımlayandır ve sorumluluk yüklenip sorunu çözme çabasında olan ve çözendir. Şimdi Kürt sorunu dediğimiz şeyi bu devlet tanımlıyorsa, devlet Kürtleri sorun olarak görüyor demektir. Devlet Kürtleri sorun olarak görüyorsa ya da görmüşse bu ne zamandan beri vardır ve neden böyle bir tanım yapmıştır ve hangi sorumluluğunu yerine getirmiştir.

Yoksa devlet bu tanımı yapıp sorumluluğunu mu yerine getirmemiştir. Hayır. Bu tanım devlete ait bir tanım değildir. Aynen başörtüsü sorununda olduğu gibi. Devlet kendi gördüğü sorunu kendisi her zaman çözme kudretinde olmuştur. Zaten onun için devlettir.

Ortada ne Kürt sorunu vardır, Ne başörtüsü sorunu, Ne de sigara sorunu vardır.

Ortada şahsiyetin yok oluşu sorunu vardır. İnsanın insanı hiçe sayma sorunu vardır.

Bu sorunu tanımlayan sorumlu olarak söylüyorum; kendin olmadan, kendi özünle var olmadan ve yükü omuzlamadan bu sorun ortadan kalkmaz. Bu sorunu ortadan kaldırmak istiyorsan asil olacaksın, asil olmanın da vekil olmama durumu olduğunu asıl olmak olduğunu bileceksin. Asıl sensen senin aslın ne bunu da soracaksın. Ve özünü bulup açığa çıkartacaksın. Yok bunlar sana ağır geliyorsa ve sen üzerini örtüyorsan sen benim için en büyük sorunlardan birisin.

Senin olmadığın yerde hangi devletten bahsedebilirsin ki. Cevap vereyim; köprü devletten bahsedersin köprü. Ne kadar asil demi?

A. Suphi Geridönmez