Archive for İktibas

Gandi Kemal – Ali TALİP / Gerçek Hayat

// Mayıs 21st, 2010 // No Comments » // İktibas

Gandi Kemal

Yiğit Namıyla Anılır

Sadece Türkler değil, bütün doğu toplumları sevdikleri insanlara lakap ya da unvanlarla hitap etmeye bayılırlar. Bizde biraz da soyadı kanununa rağmen devam eden bir gelenektir lakap. Ne demişler, yiğit namıyla anılır. Daha gençliğinin baharında tahtından edilerek Yedikule’de boğulan II. Osman’a “Genç Osman”, isyankâr Erzurum Valisine “Abaza Mehmet Paşa”, iskankârları canlı canlı kuyulara doldurup üzerlerini örten vezirimize “Kuyucu Murat”, Mustafa Kemal’e “Gazi Paşa”, İsmet İnönü’ye “Milli Şef”, Demirel’e “Çoban Sülü”, Ecevit’e “Karaoğlan” denmesinin arkasında hep bu namla – lakapla anma geleneği vardır. Lakap, lakap takılan kişiyi sadece tanımamızı, tefrik etmemizi kolaylaştırmaz, onu biraz da eğip bükmemize yarar. Karikatürize eden bir yanı vardır kimi lakapların ve unvanların.

Bu günlerde siyaset kültürümüze yeni bir lakap daha eklendi: Gandi Kemal. Kemal Kılıçdaroğlu’na takılan bu lakap Mahatma Gandi’nin ruhunu sevindirir mi yoksa ızdırap mı çektirir bilemeyiz ama, daha şimdiden lakabı ilk aklına getireni kutluyoruz. Kutluyoruz, çünkü uzun yıllar “hesap uzmanlığı” yapmış, ‘aman, hesaplarda bir yanlışlık çıkarsa başım yanar’ korkusuyla gençlik yapraklarını dolduran bir taşra memuruna “Gandi” lakabı takmak, ancak bizim latife yapmaktan hoşlanan matbuatımızda mümkün olabilirdi. İşi sadece latifeyle sınırlandırmanın vizyonsuzluk olacağının farkındayız tabiî ki. Tabiî ki Kemal Beyimize “Gandi” lakabını takanlar, onun düşük omuzlarını ve ürkek bakışlarını sağlam bir Hint kumaşıyla kamufle edip, siyasette başa oynatma derdindeler. Yazık edecekler sayın Kılıçdaroğlu’na diyeceğimiz geliyor; lakin mevzu derin. İşin içinde bir hesap uzmanı olan Kılıçdaroğlu’nun da hesap edemeyeceği, etse de elinden bir şey gelmeyecek bambaşka hesaplar var çünkü!

Bu “Gandi Kemal” de nereden çıktı?

Şimdi şu iki soruya cevap vermemiz gerekiyor: Bir, bu “Gandi Kemal” de nereden çıktı? İki, Kemal Kılıçdaroğlu, ne kadar Gandi olabilir? İroni sanmayın, her iki soru da düşünülerek sorulmuştur ve siyasi bulmacamızın başıboş hanelerini doldurmak için cevaplanması zaruridir. İlk sorudan başlayalım isterseniz. “Gandi Kemal” nam lakaplı yiğit, Türk Siyaset Meydanında sol cenahın kumandanı iken, başı ince oyunlarla düşürülmüş bulunan Antalyalı Çerkez Deniz Beyin yerine geçirilmeye çalışılan eski bir Bağ-Kur yöneticisidir. Liderlerine kusursuz bir bağla bağlananları çok seven talih, onun da yüzüne güldü; zaman içinde Deniz Beyin partisinden milletvekili, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adaylığı ve Parti Grup Başkan Vekilliğine kadar yükseltti. Ona “Gandi” lakabı, muhtemelen, İstanbul’a Belediye Başkanı olmaya çalıştığı günlerde, tavşanın derisinden aslan postu çıkarmakta mahir Türk Medyası tarafından layık görüldü. Öyle layık görüldü, çünkü hep bir hesap hatası yapacağım korkusuyla bakan bu naif adamda, zerre miktar liderlik vasfı göze çarpmıyordu. İstanbul’da partisinin oyunu bir parça yükseltti Kemal Kılıçdaroğlu. Bu küçük kıpırdanma, sadece Bay Kılıçdaroğlu’na değil, lakabına da irtifa kazandırdı ister istemez. CHP içerisinde yeni bir lider arayışında olanlar, vakti geldiğinde kullanılmak üzere Kemal Beyi de lakabını da gündemde tutmaya gayret sarfettiler. Nitekim o gün geldi ve Kılıçdaroğlu Kemal Bey, Antalyalı Deniz Beyin düşürülmüş başının yanında durup, koltukta gözü olduğunu ikrar etti. Tam böyle değil aslında. Ona “Gandi” lakabını layık gören de, Deniz Beyin boşalan yerini hemen ve bizzat doldurmasını isteyen de, koca bir ülkeyi karanlıktan kurtarmasını bekleyen de halktı. Bir cadı kazanını andıran ve obalar halinde hareket etme alışkanlığı bulunan tarihi Cumhuriyet Halk Fırkasına reis seçilmek için sadece halkın arzusunun yetmeyeceğini, bir yerlerden işaret fişeği de atılması gerektiğini bilenler, bu halk sözcüğüne pek de itibar etmediler doğal olarak. “Gandi Kemal”in Hindistan’dan mülhem olmayan yanının kim ya da kimler tarafından koltuğa çıkarılmaya çalışıldığı halen daha bir muamma!

Mahatma GandiVe Gandi ve Kemal

Ve gelelim ikinci soruya: Kılıçdaroğlu Kemal Bey, Gandi namıyla meşhur, kendi urbasını kendi çıkrığında eğirmiş, yarı Hint bilgesi ve pasif bir direnişçi olan Mahatma Gandi’ye ne kadar benziyor? Aslında bu sorunun cevabı, Kılıçdaroğlu Kemal Beye “Gandi” lakabını layık görenler vermeli diyeceğiz ama, onlar meselenin sadece suret benzerliği kısmıyla ve lakabın tutup tutmayacağıyla alakadar oldukları için, işin esasıyla vakit kaybetmek istemeyeceklerdir. Efendim, İndus ve Ganj nehirlerinin bereketlendirdiği Ulu Hint diyarında, Porbandar Başvezirinin oğlu olarak dünyaya gelen Gandi’nin, daha meşhur “Tuz Yürüyüşü”ne çıkmadan çok evvel, başından envai çeşit işler geçmiş idi. Bırakın peşinden gittiği liderin boşaltılmış koltuğundan istifade etmeyi, kendi iktidarı da dahil, bütün iktidarlardan uzak durdu. Onu Hindistan’ın efsane lideri yapan, İngiliz sömürgeciliğine karşı giriştiği akıl almaz pasif direnişti. Gençliğini Bhagavadgita okuyarak geçirmiş bu soylu adam, Hinduizim, Hirstiyanlık, Budizm ve İslam hakkında da sağlam bilgilere sahipti. Üzerinde, kendi ördüğü giysiden başka bir giysi bulunmazdı, ömrünün büyük bölümü perhizle geçti. Sadece pasif direnişiyle dize getirdiği İngilizler değil, bütün dünya bu nefsini köreltmiş fakirin etkisi karşısında şaşkındı. Ve ona “yüce ruh” anlamına gelen “Mahatma” lakabını da, ünlü Hint şairi Tağore vermişti. Kendisi, sonraları direneceği Britanya Silahlı Kuvvetlerinde bir vakitler başçavuşluk bile yapmış idi!

Türk Gandisi Kemal Bey ise, Tunceli’nin şirin Nizamiye ilçesinde dünyaya geldi. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde okudu. Hesap uzmanlığı yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına adaylığını koyuncaya kadar Kemal Kılıçdaroğlu olarak tanınıyordu. Ancak bu kentin belediye başkanlık seçimleri için sokakları ve arka mahalleleri ziyaret ederken, birden bir kısım akıllı “medya mensubu” onun aslında “Gandi” olduğunu söylemeye başladı. Böylece Gandi, Hintli bir adamın adı olmaktan çıkarak, “Gandilik” diye tabir edilen bir unvana dönüştü. Artık İstanbul’un sokaklarını arşınlayan Kemal Kılıçdaroğlu değil, Gandi Kemal’di. Ortada pasif direnişiyle memleketten kovacağı bir İngiliz yoktu belki ama, yaptığı yürüyüşler, hatta yürüme biçimi tıpkı Gandi’nin uzun “Tuz Yürüyüşü”ne benziyordu. Tunceli ilimizin Nizamiye ilçesinden hayata atılmış bulunan Gandi Kemal’in bir eksiği vardı ama; bugüne kadar henüz giderilemeyen bir eksik. Ünlü Hint şairi Tağor, Gandi’ye Mahatma (yüce ruh) ön adını layık görmüştü. Nazım Hikmet yıllar önce öldüğüne göre, Kılıçdaroğlu Kemal Beye, geleneğimize uygun ve aynı zamanda (yüce ruh) anlamına da gelecek unvanı hangi şair verecekti. Ve bütün bunlardan önemlisi, Gandi Kemal, ne kendi çıkrığında kendi urbasını örüp giymeye başlayacaktı. Sorular, sorular, sorular. Allah’ım ne bunaltıcı bir karşılaştırma. Yazık değil mi bizim Kemal Beyciğimize? Ona bu lakabı takanların hiç mi acıması yok…

Sadede gelelim: Türk Gandisi Kemal Kılıçdaroğlu, yaklaşan kurultay öncesinde mahrem görüntüleri piyasaya sürülerek CHP’nin liderliğinden istifaya mecbur bırakılan Deniz Baykal’ın boş koltuğuna talip olduğunu açıkladı ve bu minval üzere partisinin Grup Başkan Vekilliğinden istifa etti. Siyasette bir “Gandi Kemal” tufanı yaşanır mı bilemeyiz ama, bu Gandilik işi acayip hoşumuza gitti. Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler…


Ali TALİP – Gerçek Hayat (500. Sayı)

Bize ‘Ah!’ ettirene ‘Oh!’ deme hakkımız var mı?

// Mayıs 12th, 2010 // No Comments » // Köşe Yazısı, İktibas

Bilge Kral Aliya’nın, savaşın en ateşli ve en insafsız döneminde bile kaybetmediği, mümin inceliğini yeni baştan hatırlama vakti. Şimdi. Hemen şimdi.

-bu bir video yazısı değildir-

Sırpların sivil Boşnak halka cinayetin en insafsızını, tecavüzün en vahşisini uyguladığı dönemler.

Boşnak askerlerin elinde ise çok sayıda Sırp esir var. Hepsi asker. İhtimal ki, serbest olsalardı onlar da aynısını yapacaklardı. Belki de yapmışlardı. Olan biteni duysalardı içten içe sevineceklerdi.

Boşnak asker soruyor başkomutana: “Şimdi biz bu esirleri ne yapalım?”

Başkomutan Aliya sakince cevap veriyor: “Onlar bizim esirlerimiz. Yani misafirlerimiz. Onlara misafir gibi davranacağız.”

Duyguları kabarmış, öç alma telaşına kapılmış genç asker içindeki itirazı saklayamaz: “İyi ama komutanım, onlar bizim bacımıza tecavüz ederken, çocuklarımızı katlederken…”

Aliya yine sakindir: “Onlar bizim esirimiz dedim asker, onlar bizim öğretmenimiz demedim ki…”

Bu anekdotu sevgili dostum Saadeddin’den duyalı beri, bir müminin taşıdığı ağır ve onurlu yükü ben de omuzlanmaya çalışıyorum.

Düşmanınızdan intikam almak adına, onun yaptığını yaparsanız, düşmanınızı kendinize “öğretmen” yaparsınız.

Muhalifinizin kullandığı yöntemlerin aynısını misilleme adına kendiniz de yaparsanız, muhalifinizi mürşidiniz eylersiniz.

Kötülüğe, bir başka kötülükle karşılık vermek, kötülüğü birken iki yapar, çoğaltır. Demek ki kötülüğe karşı yeni bir kötülük üretmekle kötülüğe iyilik ederiz. Hem kötülüğü çoğaltırız, hem de kötülüğü yapanın kötülüğü yapışını eylemimizle onaylarız. Bir nüshasını daha çıkarırız kendimize. Onun ettiğini öyle beğeniriz ki bir de kendimizi özne yaparız onun eylemine.

Kötülüğe kötülük etmek isteyen, kötülüğü kötülükle karşılık vermez, onu olduğu yerde bırakır, çoğaltmaz. Kötülüğü yapanı da yaptığına pişman etme fırsatı tanır.

“Deniz Baykal videosu”ndan şu ya da bu şekilde yararlanmayı “kötülüğe iyilik yapmak” olarak yorumluyorum.

“İyi ama…” dediğimi de duyuyorum şu anda…

“Hadi ordan…” demeye başlamış olabilirsiniz.

“Sırası mı şimdi nezaketin?”

Bence, tam sırası…

Tamam;  o da bize kötülükler yaptı. Yıllarca, hepimize, en başta gencecik kızlarımıza, onurlu delikanlılarımıza, katsayı farkıyla, başörtüsü yasağıyla vs. kötülük yapanların yanında yer aldı, destek oldu, yol gösterdi, yol oldu. O video ortaya çıkmasaydı, bugün ülkenin biricik özgürlük ümidi anayasa değişiklik paketini yüzümüze çarpmak üzere mahkemeye doğru yürüyor olacaktı. Gözlerimizin içine bakarak, gülüşün bir türlü oturmadığı o yüzünden dökülen bin parçayla kalbimizi parçalayacaktı, hiç acımadan. Ki hakkında-doğru yada uydurma-bir video çıktı diye vazgeçecek gibi de değil. Belki daha da şedit davranacak.

Acınacak adam değil benim nazarımda… Onca gencecik yüreği üniversite kapılarında sırf başını örttüğü için titretenlerin, tarlasını bahçesini satmış babaların güç bela okuttuğu evlatlarını diplomasından mahrum edenlerin başında geliyor, başını çekiyor Deniz Baykal. Bir bilse keşke, ne kadar “ah” aldığını…

Şimdi bize “Ah!”lar ettiren Deniz Baykal’a, başına gelenden/getirilenden ötürü, “Oh olsun!” mu diyeceğiz?

Onlar bir dönem Vakit gazetesinde yazan bir isim üzerinden hiç üzülmeden, hoyratça dövdüler hepimizi. Bütün Müslümanlara “çocuk tecavüzcüsü” gömleği giydirmeye kalktılar. İntikam sırası geldi diye, Kanal D’lerin, Star TV’lerin açtığı çığırda yürüyüp Aydın Doğan’ı şeyhimiz mi yapalım?

Doğru olmadığı sonradan ortaya çıktığı halde özür bile dilemeye yanaşmadıkları onlarca Anadolu evladını “taciz” haberleriyle rezil ettiler, ekmeğinden aşından, yurdundun huzurundan ettiler. Şimdi ondan öğrendiğimizi aynen uygulayıp Uğur Dündar’ı öğretmenimiz mi yapalım?

Uydurma görüntülerle, çarpıtma ifadelerle hoyratça teşhir ettikleri insanların çocuklarını bile taşlattılar, yuhalattılar… Çarşaf çarşaf fotoğraflarla namuslarını, haysiyetlerini linç ettiler. Hepimizi Danıştay saldırganının yanına koyup cani ilan ettiler, süründürdüler. Şimdi biz de “aynı”sını yapıp, Ertuğrul Özkök’ü “öğretmenimiz” mi eyleyelim?

Onlar sırf dürüst rapor yazdı diye Anayasa Mahkemesi Raportörü’nün muhterem eşine dair mahrem bilgileri açık ederek alçaldılar; biz de mi aynı yere kadar alçalalım şimdi?

Alçaklıksa bu; “onlar”ın bileceği iş…

“Bizim” bildiklerimiz arasında yok böyle bir şey…  Bize “bildirilenler” arasında, “örtmek” var, “setretmek” var, bir başkasının utanacağını bildiğimiz, utandığı için gizli kalmasını temenni ettiği hatasını “açık” etmemek var…

Sorun videonun gerçek olup olmaması değil.

Gerçek olmayanı yayınlamamakla başlamaz bir Müminin sorumluluğu. Gerçek olanı bile, sahih olmayan bir niyetle açık ettiğinde, gerçeği yamulttuğunu, doğruyu eğrilttiğini bilir mümin. Deniz Baykal’ı bilmem ama biz Hucûrat 12’den sorumluyuz. “Ey iman edenler, nasıl olur da hem de sizin içinizden hem de kardeşinin ölü etini seve seve yiyenler çıkar?” Ne Hürriyet gazetesine sorulur “ölü eti” yiyip yemediği, ne Star TV’yi yönetenlere? Ne Ertuğrul Özkök ne de Uğur Dündar bilmek zorundadır “kişiye her duyduğunu söylemenin (her seyrettiğini seyrettirmenin) yalan olarak yet”tiğini söyleyen hadis-i şerifi…

Her taze nefes aldığımızda siyasal olarak boğazımıza çökmüş Deniz Baykal için “Oh olsun!” demek keyifli geliyor bana da. Ümitlendiğimiz her defasında, ümitlerimizi yüzü gülmez yargıçların hesaplarında boğmuş Deniz Baykal için “Oh olsun!” demek işime geliyor benim de…

Ama “müminim” ben; inşaallah…  En azından üzerimdeki “mümin” etiketini yere düşürmemekle yükümlüyüm. Ondan da önce “insan”ım. Hele de mümin olduğum için daha çok insanım. İman etmek, insanlığımızı çoğaltmak içindir, herkese dağıtacak kadar çoğaltmak içindir. Böyle biliyorum…

Masum yüzlü, tatlı sözlü torunları var Baykal Dede’nin de… O çocuklara dedeleriyle utandırmamakla yükümlüyüz. “Müslüman fıtratlı” hiçbir çocuğu mahcup etmeme, üzmeme borcumuz var.

Değil mi?

Hala daha, “İyi ama…” diyor nefsim, toy Boşnak asker gibi…

İyi ama benim öğretmenim Baykal değil ki…

“Oh!”larıma “Ah!” ediyorum, ah!

Senai DEMİRCİ10 Mayıs 2010

Kardelenler Açmayacak…

// Ocak 24th, 2010 // No Comments » // Başörtüsü, İktibas

Tanrısı çok olan bir kentte, Tanrıyı birlemiş , beyazlara tapılan bir ülkede siyah olmuş, ibadet etmek yasakken o mabede girmiştir artık. Roma’ya karsı spartaküs, tabulara karşı bir jan dark’tır artık.

Varmadan sekizine, ergen oldu Ünzile,
Yağmuru kim döküyor, Ünzile kaç koyun ediyor..

İşte böyle devam eden şarkının mısralarını terennüm edip duruyor iç sesim. Günlerdir televizyon ekranlarında ÇYDD’ nin dönüp duran reklam filmine takılıyor gözlerim. Baba beni okula gönder diye yola çıktıklarından beri tutarsızlıklarının ne boyuta gelebileceğini merak ederek takip ettiğim furyanın diğer bir sloganıyla tanışıyorum. Ünzile’ ler için çağdaş bir gelecek..

Sekiz yaşarlında küçük bir köy kızı koyunlarını güderken eleştiriyor solist, erkenden kadın oldu diyor köy kızı Ünzile için, şehirdeki yaşıtları olan küçük kadınların gayrı meşru hayatlarını unutarak. Ünzile’ nin hayatını eleştirme hakkı görüyor kendinde. Kahramanımız Ünzile’ nin yaşadığı dramatik tablodan, ancak ÇYDD’ nin uzattığı laik ve çağdaş el sayesinde kurtulabileceği vurgulanıyor filmde. Seyreden kişide zavallı kızcağız bu yaşında nelerle uğraşmak zorunda bırakılmış fikri uyandırılarak bağış isteniyor halktan daha aydınlık bir gelecek için(!).

Reklamın devamını hayal ediyorum ister istemez. Ünzile hayal kurmaya başlıyor, babasını okumaya ikna ediyor köydekilerin ümidi olup vatana millete hayırlı bir kız olmak üzere yola çıkıyor. Çağdaş yaşamı destekleme derneğinin bursunu almak için kapılarını çaldığını varsayıyorum. Elleri soğuktan çatlamış, yüzü hala utangaç bakışlar atıyor karşısındakilere… Ancak onlar bu detaylardan çok başındaki örtüye takılıp kalıyorlar. Ellerinde olmadan başörtüsünü görünce dudaklarını ısırıyorlar, ellerini yumruk yapıyorlar ve kaşlarını çatıyorlar. O kahrolası ölçüp biçme anı geliyor. Eğitim aşkına nereye kadar ilerleyebiliriz diye düşünüyor ÇYDD’ nin teyzeleri. Kızımız dedikleri Ünzile, hiç te istemedikleri bir kılıktadır şimdi. Üstelik namazında niyazındadır ve en kötüsü de koyunları gütmekten vazgeçip kente gelmiştir. Baba beni okula gönder demiştir babasına. Babası da bu zararsız ve çağdaş çağrıya icabet etmiş kızını okumaya göndermiştir. Kızı Ünzile’ yi ama çağdaş mı çağdaş, laik mı laik ablalar, sevgiden yoksun bakışlarını Ünzile’nin başörtüsünden alamamışlardır. Koskoca kadınlar Ünzile’nin devleşen başörtüsünün karşısında ürpererek ona yardım edemeyeceklerini söylemişlerdir. Çünkü o artık kerpiç duvarın dibindeki zavallı kızcağız olmaktan çok, şehirde tüm putlarına savaş açmış bir militandır gözlerinde.

Öyle bir militandır ki Ünzile bir bakısıyla koca bir üniversiteyi bir sözüyle kocaman bir toplumu ve başörtüsüyle kocaman bir devleti yerle bir edebilecek güçtedir artık.

Ünzile okuma askıyla yanıp tutuşurken neyi karşısına aldığını, neyin yanında olduğunu anlamaya başlamıştır. Tanrısı çok olan bir kentte, Tanrıyı birlemiş , beyazlara tapılan bir ülkede siyah olmuş, ibadet etmek yasakken o mabede girmiştir artık. Roma’ya karsı spartaküs, tabulara karşı bir jan dark’tır artık.

Hasılı Ünzile eli bos döner bu eğitim gönüllüsü ablalarının yanından üstelik bir ton azar işiterek. Rejim düşmanlığıyla suçlanıp androıt muamelesi gördükten sonra bir de haddi bildirilir Ünzile’ye. Ünzile aç kardelen aç şarkısını da büyü ve oku diye anlamıştı oysa. Neden sonra anlamıştır başörtüsü kastedildiğini. Ama Ünzile kararlıdır, bu ülkenin gerçek kardeleni kararlıdır, açmayacaktır, kardelenler asla onların istediği gibi açmayacaktır. Ünzile kararlıdır, gün gelecek ve milyonlarca kardelen açacaktır bu ülkede, kardelenin ve insan olmanın anlamını kavrayamayanların karşısında, onurlu ve müslümanca…

Ünzile tezek kokan yollarında köyünün ve koyunlarıyla her aksam ustu ahırının dibinde sadece okuma hayalı kuran küçük bir köylü kızı. Ünzile dinini yaşamak isteyen binlerce başörtülü genç kızdan bir tanesi. Onlar ise tutarsızlıklarıyla Ünzilelerin ve diğer tüm özgürlük mücadelesi veren kızların baş düşmanı. Onlar bu ülkede kendileri gibi olmayan herkesi tehdit olarak algılayan bir grup zavallı insan. Eğitim onların en son sevecekleri iş. Ünzile ise çağdaş bir kıza dönüştürebilme ihtimaliyle sevebildikleri küçük bir kız.
Ve bu da bizim mahallemizin şarkısı …

Ünzile’nin ne kokuşmuş düzeninize ne de düzeninizin çökmüş eğitim sistemine ihtiyacı var… Çekin çağdaş ellerinizi üzerinden kızlarımızın. Bırakın, onlar koyunlarıyla daha mutlular. Fildişi kulelerinizden Ünzile’nin köyü geri kalmış görünse de, alkol kokan caddelerinizde, barlarda eriyen genç eserlerinize uzatın o çağdaş ve laik ellerinizi.

Fatma Kurt
Eğitimci-Yazar – suffafatmakurt@hotmail.com

Posted via web from FaRuKS

Noel Baba – Arif Nihat Asya

// Aralık 30th, 2009 // 2 Comments » // İktibas

Arif Nihat Asya / Noel Baba

-Yılbaşı neyimiz olur? diye soruyorum. Fakat,
-29 Ekim’imiz midir, 30 Ağustos’umuz mudur, Şeker Bayramı’mız mı, Kandilimiz mi, Kurban Bayramı’mız mı? diye sual açmak da yersiz olmazdı.

Biz muharremlerle, martlarla başlayan yıllar da biliriz… ki, hiçbiri böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi efendi yıllardı.
Memleketimize, herhalde, Beyoğlu’ndan giren, Haliç’i atlayarak Fatih’lere, Aksaray’lara, sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak önce Kadıköy’lere, Moda’lara ve sonra Üsküdar’lara ve oradan Anadolu’ya geçen bu bunak neyimiz olur: Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı, yoksa Avrupalılıktan pirimiz mi?

İstanbul’un Tepebaşı’ndan Adana’nın Tepebağı’na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?
Bir resmine bakarsanız Havarilere, öteki resmine bakarsanız Rasputin’e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda nenin nesidir… bunu hiç merak ettiniz mi?

Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu: O Haçlı Seferlerinden kalma bir kılınç artığıdır. O zaman silahla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor.

O evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir Piyer Lermit’tir… Kardeşlerini Mukaddes savaşa hazırlamaktan geliyor.

O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki, şu memlekette ocağına incir dikildikten sonra, kılığını değiştirmiş… ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan; çocuklarımızdan başlamıştır.

Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedakârlığının sebebini düşünmediniz mi?

Bırakın onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz… sakalı elimde kaldı ve altından Lüsifer çıktı.
Bilirsiniz ki casuslar da kıyafetlerini ekseriya böyle değiştirirler.

Bu, mezar beğenmeyen hortlağa ya mezarını gösterin, yahut bırakın: Haç’ında çarmıha gereyim onu.
Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız: Muhakkak bir şeyimizi çalmıştır.

Posted via web from FaRuKS

Arif Nihat Asya / Noel Baba


Yılbaşı ve Noel Baba – Hasan Ali Yücel

// Aralık 30th, 2009 // No Comments » // İktibas

Hasan Ali Yücel / Yılbaşı ve Noel Baba

Hemen bütün dünyanın kullandığı milâdî tarih, bundan birkaç yıl önce, tamamıyla pratik hayat bakımından kabul edildikten sonra, kânunusaninin (Ocak ayının) biri, hafızalarımızda iz tutan bir gün olmaya başladı. Şehirlerimizde birçok aileler, yeni yılı kutlamak için evlerde, dışarıda güzel toplanmalar yapıyorlar. Yiyerek, içerek, gülerek, eğlenerek hayatlarının bir senesini bitirip yeni yıla giriyorlar.

Bu eğlencelerin ne Hazreti İsa ile, onun doğuşu ile, ne de Noel baba ile hiçbir alâka ve münasebeti yoktur. Bunlar, sadece yeni yıla neşeli girme arzusuyla ve eski yılın aynı şekilde geçirilmesi dolayısıyla yapılmış birer eğlenceden başka bir şey değildir. Yılbaşının Türkün layık ruhunda kendi geçirdiği bir yılın geçireceği bir yıla girişinden başka hiçbir manası olamaz.

Gazetelerde bazı müesseselerimizin yaptıkları çocuk müsamerelerinde Noel babayı, başında kürklü külahı, sırtında gocuğu, elinde değneğiyle temsil ettiklerini gördüm. Bizim an’anelerimizde Noel baba diye bir şahsiyet bilmiyorum. En eski bir tarihin sahibi olmakla beraber, Türk’ün her yılı, bir evvelkinden daha genç olarak Türk yavrusunun hayaline girmelidir. Kamburu çıkmış, soğuktan donmamak için deriden elbiseler giymiş, süpürge sakallı semboller bizde yoktur. Bizim Ay dedemiz ne kadar güler yüzlüdür; neşesinden yanakları elma gibi tortop olmuş, onun kadar taze ve canlıdır. Biz böyle tanıdık çehreler isteriz ve çocuklarımızın böyle güler yüzler görmeye alıştırılmasını bekleriz.

Esasen Avrupalılar, Hıristiyanların peygamberi olan Hazreti İsa’nın doğumunu, doğduğundan dört asır sonra kutlamaya başladıkları zaman, mahiyeti tamamıyla dinî olan bu törene kendi an’anelerini sokmaktan geri durmamışlardır. Noel babanın giyinişi, soğuk ülkelerin, karlı buzlu diyarların hatırasını taşır. Hıristiyanlığın çıktığı yerlerde kürke ihtiyaç olabilir miydi? Eğer dediğimiz gibi, putperest an’aneler bu işe karışmasaydı, Noel ağacı, zeytinden olmalı idi. Noel baba ve onun telli pullu ağacı, bir cenuplu (güneyli) hayalinin mahsulü değildir, ancak bir şimallinin (kuzeylinin) yarattığı sembol olabilir.

Halbuki Türk muhayyilesi (hayal gücü) böyle şeylere alışık değildir. Türk gerçekçidir. Hayallerinde bile hakikat gizlenir. Uydurma şeylere inanma alışkanlığı onda yoktur. Her şeyi olduğu gibi görür ve öyle görmek ister. Onun bu alışkanlığını bozacak her şey yanlıştır, fenadır. Türk çocuğuna şeker, oyuncak ve yemiş getiren, Noel baba değil, kendi öz babasıdır. Onun doğru bildiği şeyi yanlış öğretmeye kalkamayız.

Posted via web from FaRuKS