Archive for Edebiyat

ARUN ALEYKÜM!

// Haziran 1st, 2010 // No Comments » // Edebiyat, Kategoriler

Yabancı düşlere kurban gitti gençliğimiz.
Hiçler dünyasında var olduğumuzu sandık.
Yaşamak nefes almaktı ya; aldık!..
Mütemadi acılarımıza aldırmadan, münferit isteklere kurban ettik benliğimizi.
Daha fazlasını istedik hep.
Bilinçaltı hırsızı reklamlar, soluk ve soğuk gazete kupürleri, ayarı bozuk televizyon ekranları bu yönde salık veriyordu.

Şükretmekte neydi?
İsteyenin bir yüzü karaydı sadece, onunda önemi yoktu, hatta iyi bile oluyordu; bronzlaşmak sınıf atlama nedeniydi çünkü!

Şehadette getirmiştik -amenna ve saddakna!- daha ne olsundu?
Elhamdülillah Müslümandık.
Cennete girmeden önce azıcık ateş kimseye dokunmazdı.
Hem dünyada alışmıştık yanmaya, bize koymazdı!
Çok sıkışırsak “Şeytan’a uyduk” der kurtulurduk…

Velhasıl kendimizi kandırdık yıllarca.
Kabuğumuza çekilip olan biteni seyre daldık, film izler gibi…
Algılarımız donuk, hislerimiz eğretileşti.
Filistin’e, Irak’a hatta Lübnan’a destek verdik -oturduğumuz yerden-.
Elimizden daha fazlası da gelmiyordu.
“Onlar” “Biz”den güçlü(?) idi ne de olsa.
Hep sustuk, dost(?) meclislerinde egomuzun tatmini için attığımız nutukları saymazsak.

Biz sustukça;
Mavi susuşlarıyla bebekler öldürüldü; yaşasalardı kötülük göreceklerdi ne de olsa!
Beton yığınlarını toprağa kattılar; görüntü kirliliğine neden oluyorlardı!
İnsanlar hayvan yerine konulup işkence edildi “esfeli safilinler”ce; acının insanı olgunlaştırdığı gerekçesiyle!
Aileler dağıtılıp farklı coğrafyalara sürüldü; hasret had safhaya çıkıp birbirlerini daha çok sevsinler diye!

Yalnızca rutin kelimele muhteva eden rutin cümlelerimiz vardı rutin günlerimizde.
Bayatlamış sessizliğimizi kimse bozamadı…

ARUN ALEYKÜM!” dedi Filistinli bir melek, dönüp bakmadık bile.
FE EYNE TEZHEBUN?” diye sordu bir ses, “Cennete(!)” diye cevapladık kaygısızca…

FaRuKS – 2006

Gazzeli Çocuk – Zuhurberk Silikhayta

// Nisan 25th, 2009 // 3 Comments » // Şiir

gazzeli_cocuk

Ben Gazze’de köpürür, Gazze’de durulurum
Kimi zaman Muhammed kimi zaman Yasir’im
Bazen babamın gözü önünde vurulurum
Bazen baba evimde endişeye esirim
Ölümler çeşit çeşit, ben Gazzeli çocuğum
Ateş içinde kalmış bir taze tomurcuğum

Annem her sabah beni ölüm için hazırlar
Cebime sapan taşı koyar sırtıma kefen
Seyyar mezarlar için bana künye kazırlar
Kundağın kokusunu henüz unutmamışken
Kokular çeşit çeşit ben Gazzeli çocuğum
Annemin alnında ter suretinde boncuğum

Ama ben Gazzeli’yim yüzüm Rabbe dönüktür
Sokaklarımda özgür çığlıklar atmalıyım
Benim cebimdeki taş kainattan büyüktür
Ben ölüyorken bile tanklara çatmalıyım
Demir devler altında ben Gazzeli çocuğum
Öfkeden değil şevkten gırtlağım boğum boğum

Siz hiç ölüm geçmeyen cümleler kurdunuz mu
Sapan taşından başka nelerle oynarsınız
Bir ninninin en tatlı yerinde durdunuz mu
Benim gibi siz de mi kıpkızıl kanarsınız
Damarlarım titriyor ben Gazzeli çocuğum
Kanla çizilmiş yolda sürüyor yolculuğum

Üzerinde kanlı bir parmak izi olmayan
Kitaplarınız var mı, neler okuyorsunuz
Acaba siz her sabah açıp gece solmayan
Çiçekler gibi mi her daim kokuyorsunuz
Kan kokusuna doydum ben Gazzeli çocuğum
Haydi süzül ufkuma ey Gazze, nazlı kuğum

Ama ben Gazzeli’yim aşk için savaşırım
Melekler alkışlarlar beni siz de korkmayın
Ben içimde bazen ay bazen yıldız taşırım
Kalbim ateş topudur bakışlarımsa mayın
Onmaz kalbime basan ben Gazzeli çocuğum
Cennetinizi harab eder benim soluğum

Zuhurberk Silikhayta
www.izdiham.com

eğer onu anmıyorsan; O’nun, kalbinde yeri yoktur – Gül Şeyma SÜLEYMANOĞLU

// Şubat 19th, 2009 // No Comments » // Edebiyat

Düşünüyorum da…

İsmini anmaktan, yüceliğini tekrarlamaktan lezzet almıyor muyum?
Bu lezzet almamak mı? Yoksa korkudan korkmak mı?
Acziyetimin büyüklüğünü yenilemek zihnimde, nefsime zor geliyor herhalde.
Hâlbuki aciz olduğumu biliyorum. Acizliğimin her daim süreceğini de…
Ama bunun daima farkında olmak ağır geliyor gibi.
Yani; “Ben”likten kurtulmam gerekiyor.
Biliyorum ki “Ben”lik kaybetmenin fermanı.
Yokluğumun yazarı olmak istemiyorum.
Ne acı ki, yokluğumun varlığını var kılıyorum.
Yokluğumun mühendisi, mimarı, ustası, işçisi, hamalı oluyorum.
Öyle itinayla işliyorum ki; yokluğumu her mahlûkun gözünde, eserime hayranlığını görüyorum.
Ne yazık ki her iradesi olan mahlûk yokluğunun varlığını işlemeyi marifet sayıyor.
Tıpkı ben gibi!

Farklılık istiyor benliğim, benliğimin motifidir işlediğim.
Toprağın sertliği, yumuşaklığı, kirliliği, temizliği renklerin.
Bir elle bozarken diğer elle düzeltilen; eldeki bezin.
Bu bez ki, örtümdür üşürken toprakta.
Bu bez ki beni anlatacak mahşerde.
Bu örtü bedenimi saracak.
Toprağın; ıssızlığını, haşinliğini, hırçınlığını dahası buz tutmuş bakışlarını çözecek.
İşlediğim ne üzerine perdem?
Kapa, çepeçevre sar beni, koru zihnimi…
İşlediğim ne üzerine ey perdem?
Beni sarabilecek şeyler mi?
Ey elleri hünerli mahlûk, söyle ne işliyorsun perdene böyle!
Yardım perdem! Yardım!
İhtiyacım var her güzel ipine, motifine…
Sarmaşık gibi dolan bedenime.
Bir zakir vecdi doldur gönlüme Rabbim.
Zikrin renklerim olsun ömrümde.

adsız 4,2009 – Gül Şeyma SÜLEYMANOĞLU

Avluda Oturan Şizofrenler – Cahit Koytak

// Şubat 5th, 2009 // No Comments » // Şiir

I

Bir daha giymemek üzre
Devirip taçlarını
Şuuraltında,
Karanlıkta oturuyor küskün krallar

Bunların ruhlarına ne olmuş?
Kartallar delip göğüslerini
Yedi kat göğe mi çıkarmış?

Burada ayaklarına keçe
bağlamış Şimdiki Zaman
Ki uyuyan Geçmiş uyanmasın:
suyun başındaki dev,
bin başlı ejderha,
kapıyı tutan gardiyan.
Kiremitler birbirine nasıl
aktarırsa yağmur suyunu
Onlar da öyle aktarıyor
-kendilerinden bir şey katmadan-
Yüzlerine, içlerine yağan
ve artık onların olmayan hüznü:

Kimseyle konuşulmayacak kadar,
Tanrı’yla konuşulmayacak kadar dipte,
derinde kalan şeylerin hüznü.

Kaderin çöküp tortulandığı,
Meleklerin, şeytanların dolaşmadığı,
Işığın ve düşüncenin ulaşmadığı yerler…
Usun ve ruhun dibi
Serin ve tozlu bilinmezlik:

Bazen boğulmuş bir çığlık,
Çözülüp gitmiş bir maske,
Bazen bir hançer
(kötü huylu bir yarada paslanan
Ya da bir kemik
(vicdanın eritemediği
Salına salına iniyor aşağı,

Tozutarak
(dipte uyuyan Zaman’ı

Sonra herşeyi,
herşeyi yeniden örtüyor balçık.

II

Bu vadinin Mesihleri de yorgun
Uykuda geziniyor
çöl vurgunu yalvaçlar
Üryan haberciler

Tanrı’nın açtığı kuyuları
-susuz yolcuların önünde-
Taşla dolduruyor ifritler

Ve yutuyorlar sivri burunlarıyla
Sükuna ermek için aklın
katettiği mesafeleri.

Düşüncelerle dolu
kederle dolu başını
Kaldırıp yakarıyor
Hurcuna belalı ganimetler
devşiren yolcu:

Yarab, kanımda dolaşan iğne
Ruha dayandı!
Eti geçip,
Uluyan aklı geçip…

Tutku elimde kırık
(bir kılıç gibi işe yaramaz oldu
Ama fırlatıp atamıyorum onu:
Elime yapışık
kalbime yapışık!
Ve koynumda serin
(bir su kırbası gibi
Gezdirdiğim imanım
Delinmiş bir post şimdi;
Bir köşede, gelip solucanların
yuva kurmasını bekliyor.

III

Kimse fark etmedi
gıcırdayarak, birden
kapandığını büyük kapının.

Ve köprü de kaldırıldı. Her şey
hesaplı kitaplı
Kuş uçurulmuyor.

-Surların dışında
sıcacık evlerimizi
ve tüyden ve dumandan çocukluk günlerimizi
oyuncaklarımızı, bineklerimizi
bıraktığımız bahçe
yanıyor şimdi
yanıyor güzelim tarlalar ve asmalar
ve sularında, sevgilinin
beyaz topuklarını
yıkadığımız pınar.

Cahit Koytak

Ağızlarına Biber Sürülmüş Kuzuların Cumhuriyeti – Cahit Koytak

// Şubat 5th, 2009 // No Comments » // Şiir

kuzular taze ot kokusunu arıyor,
taze ot kokusunu özlüyorlar, ama
çayıra girmekten korkuyorlar,
çimenden, çiçekten korkuyorlar,
çünkü otlara ‘biber sürmüş’,
çimene, çiçeğe kül saçmış kurtlar,
kurum bulaştırmışlar…

kuzular suyun çağıltısını dinliyor,
suyun çağrısını işitiyorlar, ama
dereye inmekten korkuyorlar,
çünkü sulara ateş karıştırmış kurtlar,
suları tutuşturmuşlar…

kuzular buluttan korkuyor,
kuzular rüzgârdan korkuyor,
kuzular yağmurdan korkuyorlar,
çünkü bulutu buruşturmuş,
yağmuru çürütmüş kurtlar,
rüzgârı kokuşturmuşlar…

kuzular sudan korkuyor,
kuzular havadan korkuyor,
kuzular yerden korkuyor,
kuzular gökten korkuyorlar…
tanrıdan, tanrının merhametinden,
meleklerden, meleklerin kanatlarından,
kanatların hışırtısından
ve bunun verdiği coşkudan,
arınma fikrinden, yücelme hissinden
ürküyor, korkuyorlar.

o kadar korkuyorlar, o kadar
korkuyorlar ki,
giderek kendilerinden, kendi
seslerinden kendi nefeslerinden
korkmaya başlıyorlar;
kendi ayak seslerinden,
kendi yürek seslerinden,
kendi akıllarından,
kendi duygularından,
kendi rüyalarından korkuyorlar…

sevgiden korkuyorlar,
sevgi denen, inanç denen,
özgürlük denen
ve yüreğe var olma erinci veren
mucizelerden,
kabına sığmayan, sığmayınca da
yasalara da sığmayan düşüncelerden
korkuyor kuzucuklar.

onlar korkularıyla meydanları
kırmızıya boyaya dursun,
kurtlar, ağıl duvarının dibinde pusuya yatmış,
kuzucukların, “mee, meeee!” diye,
- tam da kurbanlık kuzu melemeleriyle -
korkularını yenmeye çalıştıkları yerden,
aklın ve yüreğin kurumuş vadilerinden
uslu uslu dönmelerini bekliyorlar,
hapur hupur yutmak için kuzucukları…
Cahit Koytak / 1 Mayıs 2007

‘YOKSULLAR İÇİN TEZLER’ Kitabından…